Tekrar konular

#1
Yine seni özledim.Yine aklım karıştı baba..Özlem aklı karıştırır mı? Bunu öğretmemiştin bana.

Bugün benim doğum günüm.Şimdi sekiz yaşımdayım.büyüdüm erkek oldum ama hala anlamıyorum sen neden yoksun baba.Önlük bana çok yakıştı. Senin hep görmek istediğin gibi pırıl pırıl bir öğrenci oldum ama sen göremedin üzgünüm çok üzgünüm baba...Karlı bir kış günüydü.seni bir tabutun içine koymuşlardı.Yine çok yakışıklıydın. Derin bir uykuya dalmıştın.Çağırdım defalarca seslendim sana,cevap vermedin küstüm sonra.Hani söz vermiştin. Kartopu oynayacaktık ilk kar yağdığında. Hava çok soğuktu ama babannem ağlarken oooyyy ciğerim yanıyor diyordu.

İnsanın ciğeri nasıl yanar baba?

Çok büyük bir kalabalık vardı.Herkes ama herkes ağlıyordu.Hep bir ağızdan ŞEHİTLER ÖLMEZ VATAN BÖLÜNMEZ diyorlardı.Sen şehitsen ölmüş olamazsın.

Ölmediysen nerdesin baba?

Kocaman bir Türk bayrağına sarmışlardı tabutunu.Sen onu hep göklerde görmek isterdin. Kutsal sevdam bayrağım derdin ya hani. Nedense biraz da kıskandım o zaman seni. Affet baba.Peki neden anlamıyorum hala.

Şimdi sen öldün mü? O zaman vatan bölündü mü?

Çok karıştı aklım baba.Vatanı kim bölmek ister ki.Bu büyük günah değil mi? Dedem anlatırdı ya hep benim dedem Çanakkalede şehit oldu vatanı kurtarmak için derdi ya...O zaman büyük büyük dedem yok yere mi öldü? neden tekrar vatanı bölmek istiyorlar baba? Hani okula gidince her şeyi öğrenecektim.Bunları neden öğretmiyorlar baba? Bildiğim tek şey var.

O da sen yoksun yanımda.

Annem çok özlüyor seni biliyorum. Babanla gurur duyuyorum diyor. İnsan gurur duyunca ağlar mı? Özleme alışır mı baba?

Peki gurur senin yerine kardeşimi koklar mı? Beni maça g**ürür mü acaba?

Biliyor musun baba,benim ciğerim yanmıyor elledim sıcak değildi fazla. Hem duman da çıkmıyor. Ama içimde bir yer var. Seni her düşündüğümde orası çok acıyor,sızlıyor,sanki kopacakmış gibi oluyor.Sanki birileri devamlı kalbimi sıkıyor.Galiba sen yokken hep hasta oluyorum baba.

Bu acı nasıl diner? Ellerin ellerimi nerde bekler? Koşabilmek için seninle yollar bizi nasıl özler? Vatanı hangi canavar böler? Onlara senden başka kim dur der?

Gel de anlat bana.Anlat, öğret ki bende şehit olayım baba..
:frown::frown::frown:
 
#2
Gel de anlat bana. Anlat öğret ki bende şehit olayım baba…

Yine seni özledim.Yine aklım karıştı baba..Özlem aklı karıştırır mı? Bunu öğretmemiştin bana.

Bugün benim doğum günüm.Şimdi sekiz yaşımdayım.büyüdüm erkek oldum ama hala anlamıyorum sen neden yoksun baba.Önlük bana çok yakıştı. Senin hep görmek istediğin gibi pırıl pırıl bir öğrenci oldum ama sen göremedin üzgünüm çok üzgünüm baba...Karlı bir kış günüydü.seni bir tabutun içine koymuşlardı.Yine çok yakışıklıydın. Derin bir uykuya dalmıştın.Çağırdım defalarca seslendim sana cevap vermedin küstüm sonra.Hani söz vermiştin. Kartopu oynayacaktık ilk kar yağdığında. Hava çok soğuktu ama babannem ağlarken ''oooyyy ciğerim yanıyor'' diyordu.

İnsanın ciğeri nasıl yanar baba?

Çok büyük bir kalabalık vardı.Herkes ama herkes ağlıyordu.Hep bir ağızdan ''ŞEHİTLER ÖLMEZ VATAN BÖLÜNMEZ'' diyorlardı.Sen şehitsen ölmüş olamazsın.

Ölmediysen nerdesin baba?

Kocaman bir Türk bayrağına sarmışlardı tabutunu.Sen onu hep göklerde görmek isterdin.''Kutsal sevdam bayrağım'' derdin ya hani. Nedense biraz da kıskandım o zaman seni. Affet baba.Peki neden anlamıyorum hala.

Şimdi sen öldün mü? O zaman vatan bölündü mü?

Çok karıştı aklım baba.Vatanı kim bölmek ister ki.Bu büyük günah değil mi? Dedem anlatırdı ya hep ''benim dedem Çanakkale’de şehit oldu vatanı kurtarmak için'' derdi ya...O zaman büyük büyük dedem yok yere mi öldü? neden tekrar vatanı bölmek istiyorlar baba? Hani okula gidince her şeyi öğrenecektim.Bunları neden öğretmiyorlar baba? Bildiğim tek şey var.

O da sen yoksun yanımda.

Annem çok özlüyor seni biliyorum. Babanla gurur duyuyorum diyor. İnsan gurur duyunca ağlar mı? Özleme alışır mı baba?

Peki gurur senin yerine kardeşimi koklar mı? Beni maça götürür mü acaba?

Biliyor musun bababenim ciğerim yanmıyor ellerim sıcak değildi fazla. Hem duman da çıkmıyor. Ama içimde bir yer var. Seni her düşündüğümde orası çok acıyorsızlıyorsanki kopacakmış gibi oluyor.Sanki birileri devamlı kalbimi sıkıyor.Galiba sen yokken hep hasta oluyorum baba.

Bu acı nasıl diner? Ellerin ellerimi nerde bekler? Koşabilmek için seninle yollar bizi nasıl özler? Vatanı hangi canavar böler? Onlara senden başka kim dur der?

Gel de anlat bana. Anlatöğret ki bende şehit olayım baba..
 

Tunaboylu

Acemi Üye
Silver
#3
Kendi halinde bir tüccardı. Bir gün kumaşları gemiye yükledi. Endonezya ya gitti, oraya yerleşti. İşini orada devam ettirdi. Kumaşları kaliteliydi. Tam da halkın aradığı cinstendi. Kendisi de kanaat sahibi bir insandı. Kazancı az olsun, temiz olsun düşüncesindeydi. Bir gün geç geldi iş yerine. Eleman iyi bir kâr elde etmişti sattığı mallardan. Merak etti, sordu:
- Hangi kumaştan sattın?
-Şu kumaştan efendim.
-Metresini kaça verdin?
-On akçeye.
-Nasıl olur?" diye hayret etti,
-Beş akçelik kumaşı on akçeye nasıl satarsın? Bize hakkı geçmiş adamcağızın. Görsen tanır mısın onu?

Eleman gitti, müşteriyi buldu, getirdi. Dükkan sahibi müşteriyi karşısında görür görmez, helâllik istedi ve fazla parayı müşteriye uzattı. Müşteri şaşırmıştı. Böyle bir durumla ilk defa karşılaşıyordu.
-Ne demekti hakkını helâl et?
Olay kısa sürede dilden dile dolaştı. Çok geçmeden kralın kulağına kadar vardı. Sonunda kral kumaş tüccarını saraya çağırdı. Kral sordu:
-Sizin yaptığınız bu davranışı daha önce biz ne duyduk, ne de gördük. Bunun aslı nedir?
-Ben, dedi tüccar, bir Müslüman ım. İslâm dini böyle emreder. Müşterinin bana hakkı geçmişti. Dolayısıyla kazancıma haram girmişti. Ben sadece bir yanlışı düzelttim.
Kral,
-İslâm nedir, Müslümanlık nedir? gibi peş peşe sorular sordu. Birer birer sorularını cevapladı. Kral ilk defa duyuyordu böyle bir dinin varlığını. Fazla zaman geçirmeden İslâm ı kabul etti. Daha sonra kısa süre içinde de halk Müslüman oldu.

250 milyonluk nüfusa sahip olan bugünkü Endonezya nın Müslümanlığı kabul etmesindeki sır sadece beş akçelik kumaştı. Yapılan tek şey vardı sadece: İnandığı gibi yaşamak, sahip olduğu güzellikleri çevresiyle paylaşmaktı. Efendimizin müjdesi herkese açık: "Doğru ve güvenilir tüccar, kıyamet gününde peygamberler, sıddıklar (doğrular) ve şehitlerle beraberdir." Yani, asıl etkili olan söz dili değil, hal diliydi. Konuşmaktan çok yaşamaktı. Anlatmaktan ziyade davranış dilinin devreye girmesiydi.
 

Mete_

Acemi Üye
Silver
#4
Allah'ım !

Allah'ım!

Beni Allah ile aldatanlardan etme!

Allah ile aldatanlara aldananlardan etme!

şeytanın eylemlerimizi süslemesine izin verme!

şeytanın süslediği eylemlerimize izin verme!

Bana Hz.Adem'in tevbesini,Hz.Nuh'un direncini ver!

Hz.ibrahim'in imanını,Hz.ismail'in teslimiyetini ver!

Hz.Yakub'un dirayetini,Hz.Yusuf'un iffetini ver!

Hz.Musa'nın celaledini,Hz.Harun'un sadakatini ver!

Hz.Davud'un sadasını,Hz.Süleyman'ın gayretini ver!

Hz.Eyyub'un sabrını,Hz.Lokman'ın hikmetini ver!

Hz.Zekeriya'nın hizmetini,Hz.Yahya'nın şehadetini ver!

Hz.Meryem'in adanmışlığını,Hz.isa'nın safiyetini ver!

Ve Hz.Muhammed(s.a.v) in muhabbetini ver Ya Rab!

BiZi BIRAKMA ALLAH'IM...TUT ELiMiZi








::::
 

zehirli ball

Acemi Üye
Silver
#5
bir milletin müslüman olma hikayesi

bir milletin müslüman olma hikayesi

Kendi halinde bir tüccardı. Bir gün kumaşları gemiye yükledi. Endonezya'ya gitti, oraya yerleşti. İşini orada devam ettirdi.

Kumaşları kaliteliydi. Tam da halkın aradığı cinstendi. Kendisi de kanaat sahibi bir insandı. Kazancı az olsun, temiz olsun düşüncesindeydi.

Bir gün geç geldi iş yerine. Eleman iyi bir kâr elde etmişti sattığı mallardan.
Merak etti, sordu:
- Hangi kumaştan sattın?
-Şu kumaştan efendim.
-Metresini kaça verdin?
-On akçeye.
-Nasıl olur?" diye hayret etti,
-Beş akçelik kumaşı on akçeye nasıl satarsın? Bize hakkı geçmiş adamcağızın. Görsen tanır mısın onu?

Eleman gitti, müşteriyi buldu, getirdi. Dükkan sahibi müşteriyi karşısında görür görmez, helâllik istedi ve fazla parayı müşteriye uzattı. Müşteri şaşırmıştı. Böyle bir durumla ilk defa karşılaşıyordu.

-Ne demekti hakkını helâl et?

Olay kısa sürede dilden dile dolaştı. Çok geçmeden kralın kulağına kadar vardı. Sonunda kral kumaş tüccarını saraya çağırdı.
Kral sordu:
-Sizin yaptığınız bu davranışı daha önce biz ne duyduk, ne de gördük. Bunun aslı nedir?
-Ben, dedi tüccar, bir Müslüman'ım. İslâm dini böyle emreder. Müşterinin bana hakkı geçmişti. Dolayısıyla kazancıma haram girmişti. Ben sadece bir yanlışı düzelttim.
Kral,
-İslâm nedir, Müslümanlık nedir? gibi peş peşe sorular sordu. Birer birer sorularını cevapladı.

Kral ilk defa duyuyordu böyle bir dinin varlığını. Fazla zaman geçirmeden İslâm'ı kabul etti. Daha sonra kısa süre içinde de halk Müslüman oldu.

250 milyonluk nüfusa sahip olan bugünkü Endonezya'nın Müslümanlığı kabul etmesindeki sır sadece beş akçelik kumaştı. Yapılan tek şey vardı sadece: İnandığı gibi yaşamak, sahip olduğu güzellikleri çevresiyle paylaşmaktı.

Efendimizin müjdesi herkese açık: "Doğru ve güvenilir tüccar, kıyamet gününde peygamberler, sıddıklar (doğrular) ve şehitlerle beraberdir."

Yani, asıl etkili olan söz dili değil, hal diliydi. Konuşmaktan çok yaşamaktı. Anlatmaktan ziyade davranış dilinin devreye girmesiydi.

''ARTIK KULAKLAR DOYDU GÖZLER AÇ ''sözde değil uygulamada yaşamalıyız müslümanlığımızı...


kısa bir bilgi; Endonezya, Güneydoğu Asya'da yer alan dünyanın en kalabalık Müslüman (245 Milyon)(2005 yılı sayımı) ülkesidir. Hollanda'nın geçmiş sömürgelerinden biridir. 17 Ağustos 1945 tarihinde bağımsızlığını kazanmıştır
 

Hurrem_Sultan

Acemi Üye
Silver
#6
Endonezya nasıl Müslüman oldu?

Kendi halinde bir tüccardı. Bir gün kumaşları gemiye yükledi. Endonezya'ya gitti, oraya yerleşti. İşini orada devam ettirdi. Kumaşları kaliteliydi. Tam da halkın aradığı cinstendi. Kendisi de kanaat sahibi bir insandı. Kazancı az olsun, temiz olsun düşüncesindeydi. Bir gün geç geldi iş yerine. Eleman iyi bir kâr elde etmişti sattığı mallardan. Merak etti, sordu:

- Hangi kumaştan sattın?

-Şu kumaştan efendim.

-Metresini kaça verdin?

-On akçeye.

-Nasıl olur?" diye hayret etti,

-Beş akçelik kumaşı on akçeye nasıl satarsın? Bize hakkı geçmiş adamcağızın. Görsen tanır mısın onu?

Eleman gitti, müşteriyi buldu, getirdi. Dükkan sahibi müşteriyi karşısında görür görmez, helâllik istedi ve fazla parayı müşteriye uzattı. Müşteri şaşırmıştı. Böyle bir durumla ilk defa karşılaşıyordu.

-Ne demekti hakkını helâl et?

Olay kısa sürede dilden dile dolaştı. Çok geçmeden kralın kulağına kadar vardı. Sonunda kral kumaş tüccarını saraya çağırdı. Kral sordu:

-Sizin yaptığınız bu davranışı daha önce biz ne duyduk, ne de gördük. Bunun aslı nedir?

-Ben, dedi tüccar, bir Müslüman'ım. İslâm dini böyle emreder. Müşterinin bana hakkı geçmişti. Dolayısıyla kazancıma haram girmişti. Ben sadece bir yanlışı düzelttim.

Kral,

-İslâm nedir, Müslümanlık nedir? gibi peş peşe sorular sordu. Birer birer sorularını cevapladı. Kral ilk defa duyuyordu böyle bir dinin varlığını. Fazla zaman geçirmeden İslâm'ı kabul etti. Daha sonra kısa süre içinde de halk Müslüman oldu.

250 milyonluk nüfusa sahip olan bugünkü Endonezya'nın Müslümanlığı kabul etmesindeki sır sadece beş akçelik kumaştı. Yapılan tek şey vardı sadece: İnandığı gibi yaşamak, sahip olduğu güzellikleri çevresiyle paylaşmaktı. Efendimizin müjdesi herkese açık: "Doğru ve güvenilir tüccar, kıyamet gününde peygamberler, sıddıklar (doğrular) ve şehitlerle beraberdir." Yani, asıl etkili olan söz dili değil, hal diliydi. Konuşmaktan çok yaşamaktı. Anlatmaktan ziyade davranış dilinin devreye girmesiydi.

Kaynak : Mehmet Paksu, İman Hayata Geçince
 

yadeller_

(( Müslümanlar Kardeştir ))
Administrator
#7
Endonezya Nasıl Müslüman Oldu ?


Endonezya Nasıl Müslüman Oldu?
Kendi halinde bir tüccardı. Bir gün kumaşları gemiye yükledi. Endonezya ya gitti, oraya yerleşti. İşini orada devam ettirdi. Kumaşları kaliteliydi. Tam da halkın aradığı cinstendi. Kendisi de kanaat sahibi bir insandı. Kazancı az olsun, temiz olsun düşüncesindeydi. Bir gün geç geldi iş yerine. Eleman iyi bir kâr elde etmişti sattığı mallardan. Merak etti, sordu:
- Hangi kumaştan sattın?
-Şu kumaştan efendim.
-Metresini kaça verdin?
-On akçeye.
-Nasıl olur?" diye hayret etti,
-Beş akçelik kumaşı on akçeye nasıl satarsın? Bize hakkı geçmiş adamcağızın. Görsen tanır mısın onu?

Eleman gitti, müşteriyi buldu, getirdi. Dükkan sahibi müşteriyi karşısında görür görmez, helâllik istedi ve fazla parayı müşteriye uzattı. Müşteri şaşırmıştı. Böyle bir durumla ilk defa karşılaşıyordu.
-Ne demekti hakkını helâl et?
Olay kısa sürede dilden dile dolaştı. Çok geçmeden kralın kulağına kadar vardı. Sonunda kral kumaş tüccarını saraya çağırdı. Kral sordu:
-Sizin yaptığınız bu davranışı daha önce biz ne duyduk, ne de gördük. Bunun aslı nedir?
-Ben, dedi tüccar, bir Müslüman ım. İslâm dini böyle emreder. Müşterinin bana hakkı geçmişti. Dolayısıyla kazancıma haram girmişti. Ben sadece bir yanlışı düzelttim.
Kral,
-İslâm nedir, Müslümanlık nedir? gibi peş peşe sorular sordu. Birer birer sorularını cevapladı. Kral ilk defa duyuyordu böyle bir dinin varlığını. Fazla zaman geçirmeden İslâm ı kabul etti. Daha sonra kısa süre içinde de halk Müslüman oldu.

250 milyonluk nüfusa sahip olan bugünkü Endonezya nın Müslümanlığı kabul etmesindeki sır sadece beş akçelik kumaştı. Yapılan tek şey vardı sadece: İnandığı gibi yaşamak, sahip olduğu güzellikleri çevresiyle paylaşmaktı. Efendimizin müjdesi herkese açık: "Doğru ve güvenilir tüccar, kıyamet gününde peygamberler, sıddıklar (doğrular) ve şehitlerle beraberdir." Yani, asıl etkili olan söz dili değil, hal diliydi. Konuşmaktan çok yaşamaktı. Anlatmaktan ziyade davranış dilinin devreye girmesiydi.
 

yareen86

Acemi Üye
Silver
#8
Anlat ki Bende Şehit Olayım Baba..

Yine seni özledim.Yine aklim karisti baba..Özlem akli karistirir mi? Bunu ögretmemistin bana.
Bugün benim dogum günüm.simdi sekiz yasimdayim.büyüdüm erkek oldum ama hala anlamiyorum sen neden yoksun baba.Önlük bana çok yakisti. Senin hep görmek istedigin gibi piril piril bir ögrenci oldum ama sen göremedin üzgünüm çok üzgünüm baba...Karli bir kis günüydü.seni bir tabutun içine koymuslardi.Yine çok yakisikliydin. Derin bir uykuya dalmistin.Çagirdim defalarca seslendim sana,cevap vermedin küstüm sonra.Hani söz vermistin. Kartopu oynayacaktik ilk kar yagdiginda. Hava çok soguktu ama babannem aglarken ''oooyyy cigerim yaniyor'' diyordu.
insanin cigeri nasil yanar baba?
Çok büyük bir kalabalik vardi.Herkes ama herkes agliyordu.Hep bir agizdan ''SEHITLER ÖLMEZ VATAN BÖLÜNMEZ'' diyorlardi.Sen sehitsen ölmüs olamazsin.
Ölmediysen nerdesin baba?
Kocaman bir Türk bayrag1na sarmislardi tabutunu.Sen onu hep göklerde görmek isterdin.''Kutsal sevdam bayragim'' derdin ya hani. Nedense biraz da kiskandim o zaman seni. Affet baba.Peki neden anlamiyorum hala.
simdi sen öldün mü? O zaman vatan bölündü mü?
Çok karisti aklim baba.Vatani kim bölmek ister ki.Bu büyük günah degil mi? Dedem anlatirdi ya hep ''benim dedem Çanakkale’de sehit oldu vatani kurtarmak için'' derdi ya...O zaman büyük büyük dedem yok yere mi öldü? neden tekrar vatani bölmek istiyorlar baba? Hani okula gidince her seyi ögrenecektim.Bunlari neden ögretmiyorlar baba? Bildigim tek sey var.
O da sen yoksun yanimda.
Annem çok özlüyor seni biliyorum. Babanla gurur duyuyorum diyor. Insan gurur duyunca aglar mi? Özleme alisir mi baba?
Peki gurur senin yerine kardesimi koklar mi? Beni maça götürür mü acaba?
Biliyor musun baba,benim cigerim yanmiyor elledim sicak degildi fazla. Hem duman da çikmiyor. Ama içimde bir yer var. Seni her düsündügümde orasi çok aciyor,sizliyor,sanki kopacakmis gibi oluyor.Sanki birileri devamli kalbimi s1k1yor.Galiba sen yokken hep hasta oluyorum baba.
Bu aci nasil diner? Ellerin ellerimi nerde bekler? Kosabilmek için seninle yollar bizi nasil özler? Vatani hangi canavar böler? Onlara senden baska kim dur der?
Gelde anlat bana baba.Anlat ögret ki bende sehit olayim baba...
 

urfalımatematikçi

Tecrübeli Üye
Silver
#9
tek soruluk anket

Dünya çapinda bir anket yapilmis. Sadece bir soru sorulmus: "Lütfen dünyanin geri kalan kismindaki ...yiyecek eksikligine bir çözüm ile ilgili kisisel görüsünüzü dürüstçe belirtiniz." Anket büyük bir basarisizlikla sonuclanmis.

Çünkü;

Afrika'da insanlar "yiyecek" kelimesinin ne anlama geldigini bilmiyorlar

Bati Avrupa'da insanlar "eksiklik" kelimesinin ne anlama geldi?ini bilmiyorlar

Dogu Avrupa'daki insanlar "kisisel görüs"ün ne anlama geldigini bilmiyorlar.

Orta Dogu'da insanlar "çözüm"ün ne anlama geldigini bilmiyorlar.

Güney Amerika'daki insanlar "lütfen" kelimesinin ne anlama geldigini bilmiyorlar.

Israil'deki insanlar "dürüstlük" kelimesinin ne anlama geldigini bilmiyorlar.

Ve Amerikada'ki insanlar "dünyanin geri kalan kismi"nin ne anlama geldigini bilmiyorlar.
 

MücTeHiD

Tecrübeli Üye
Süper Moeratör
#10
Aklım Savaş Meydanı Gibi...

Namaz kılıyorlardı. Yanındaki genç yer yer tiksinir gibi oluyor ve
kafasını seri olarak birkaç kez sağa sola sallıyordu. Namazdan sonra
dışarı çıktılar. Yanına yaklaştı ve "Afedersiniz," dedi, "Bir
rahatsızlığınız mı var?"
"Hayır" dedi genç, "Ne bileyim, ben de hoşnut değilim bu halden."
"Hangi halden? diye sordu adam:
"Önce bir tanışalım" dedi genç ve kendisini tanıttı:
"Ben Bilge Lisesi'ne Felsefe öğretmeni olarak tayin oldum. İsmim Erol.
Ankaralıyım.
"Benim ismim de Hayatî. Edebiyat Fakültesi mezunuyum. Yayınevi
işletiyorum. Mesleğimiz yakın sayılır. İkimiz de kitap ve bilgi
üzerini odaklanmışız."
Sonra, eliyle caminin hemen yanındaki çay bahçesini işaret ederek:
"İsterseniz birkaç dakika birlikte olalım" dedi.
"Memnun kalırım" diye cevap verdi Erol.
Hayati bey, "Oyun yine aynı oyun, düşman yine aynı düşman" diye
geçirdi içinden. Daha önce birkaç gençte de aynı hali görmüş ve
kendileriyle konuşmuştu. Bunun da derdi aynı olsa gerekti.
Yanlarına gelen garsona, "Bize iki çay" dedi ve genç öğretmene sordu:
"Namaza başlayalı ne kadar oldu?"
"Altı ay" dedi, Erol.
"Bu altı ay içerisinde kendinde ne gibi değişiklikler hissettin ve ediyorsun?"
"Her şeyden önce başıboş bir varlık olmadığımı unutmuyorum. Ezanlar
bana bunu haykırıyorlar. Rabbime karşı görevimi yerine getirdikten
sonra, işlerimi daha bir zevkle yapıyorum. Önüm artık kapalı değil.
Yolculuğumun kabirle son bulmadığını biliyorum. Bu da benim için ayrı
bir mutluluk kaynağı."
"Çok güzel!" dedi Hayati bey, "Seni tebrik ederim." "O zaman sana
şöyle bir soru sorsam: Çevrendeki bütün insanların iyi ve hayırlı
kimseler olduğunu söylemek her halde çok zor. Her meslekte olduğu gibi
öğretmenlikte de iyilerin yanında kötüler de var. Bunların sana karşı
tepkileri nasıl oldu?"
Çaylar gelmişti.
Erol, derince bir nefes aldı. Çay bardağını eline alarak, serinlemiş
havanın üşütmeye başladığı o zayıf parmaklarını ısıtmak niyetiyle,
bardağı sıkmaya başladı. Sonra çayından bir yudum alarak:
"Benim derdim çevre değil" dedi. "Çevre şu serin havaya benzer. Sizi
üşütmeye başladı mı, sıcak bir mekâna gider ve ondan kurtulursunuz.
Yahut şu anda yaptığım gibi sıcak bir çayla serinliğe karşı
koyabilirsiziniz. Ama sıtma olmuşsanız, titremeniz içten geliyorsa
bunun çaresi sıcak hava değildir. Ciddi bir tedavi görmeniz gerekir."
Hayati beyin gözlerinde hayretle tebrik duyguları iç içeydi. Bu genç
öncekilere hiç mi hiç benzemiyordu. Rahatsızlık aynı olsa bile bundaki
fikir derinliği ve engin şuur, düşmanını Allah'ın izniyle alt edecek
boyutlara varmıştı.
"Güzel konuşuyor ve meramınızı çok net ortaya koyabiliyorsunuz" dedi."
Edebiyata özel bir ilginiz olsa gerek."
"İyi tahmin ettiniz" diye karşılık verdi Erol. "Boş vakitlerimde
eskiden beri hep kitap okurum. Arkadaş gibi kitabın da hem iyisi
vardır, hem de fenası. Ama çok şükür bir yıla yaklaştı ki hep
iyileriyle arkadaş oldum."
Bakışları bir süre Hayati beyin gözlerine çakıldı, sonra başını önüne eğerek:
"Onlar beni iyilerin yanına getirdi" dedi.
Hayat bey:
"İçinizde bir kavganın olduğu anlaşılıyor. Sizin bu mücadeleden
zaferle çıkacağınıza şüphem yok. Ama yine de bazı iç problemlerinizi
açığa vurmanızı isterim. Belki size faydam dokunabilir."
Genç içini çekti. Biraz durdu. Bakışlarını karşıdaki çınar ağacında dondurarak:
"Kötü arkadaşlar, yanlarında kaldığınız süre size bazı yanlış şeyler
söyleyebilir, sizi doğrudan saptırmaya çalışabilirler. Yahut, kendi
yapamadıklarını sizin başarmanızı hazmedemeyerek, ruh dünyalarındaki
açığı sizi hafife almakla kapatmak isteyebilirler. Siz bunun farkında
iseniz onların sözlerine değer vermez, kendilerini de kırmayarak
durumu idare edersiniz. Ama siz kendi öz varlığınızdan bir an olsun
ayrı değilsiniz ki. Sizi yanıltmak isteyen ve doğrudan uzaklaşmaya
çalışan düşman içinizde ise, kavganız sürekli demektir; işiniz de bir
o kadar zordur."
"Bilmem farkında mısınız?" diye araya girdi Hayati bey: "Siz bu
sözlerinizle Allah Resulünün (asm.) bir dersini tefsir etmiş oldunuz.
Erol soran gözlerle baktı:
"Bir seferden dönüşlerinde Allah Resulü (asm.), ashabına "Küçük
cihattan büyük cihada döndük" buyurmuşlar ve nefisle cihadın düşmanla
çarpışmaktan çok daha zor ve önemli olduğunu veciz bir şekilde ders
vermişlerdi."
O sırada garson geldi. Boş bardakları topladı. Hava biraz daha
serinlemişti. Hayati bey, bu dolu gençle daha rahat bir ortamda
konuşmak ve kendisine faydalı olmak istiyordu. Onu nice gençlere
rehber olabilecek büyük bir kabiliyet olarak görmüştü. Açık
yürekliliğini, mantıklı konuşmalarını ve ifade gücünü takdir etmiş ve
onu candan sevmişti.
"Konuya henüz girmiş sayılmazsınız" dedi. "İsterseniz devamını benim
yazıhanede yapalım. Yayınevim buraya çok yakın."
Erol, "Size zahmet vermeyeyim" dediyse de Hayati bey pek oralı olmadı
ve teklifini ısrarla yeniledi ve ayağa kalktı.
Zaten Erol da bu teklife "evet" demeye hazırdı. Hayati beyde aradığını
bulacağı ümidi doğmuştu içinde. Kalktılar ve birlikte yola koyuldular.
Yolda giderlerken, Erol içini dökmeye başladı:
"Ben namaza başlayalı ruhumda büyük bir huzur hissetmekle birlikte,
aklımda hiç de hoş olmayan bir hayli düşünce kaynaşmaya başladı.
Birisini uzaklaştırayım derken bir başkası hücum ediyor ve onun yerini
fazlasıyla dolduruyor. Bundan çok rahatsızım."
Hayati Bey tahmininde yanılmamıştı. Bu genç öğretmen de namaza başlar
başlamaz şeytanın hücumuna maruz kalmıştı. Âdemoğlunun o amansız
düşmanı, vesvese denilen oklarını bu gencin de aklına ve kalbine
aralıksız atmaya başlamıştı. Ona cevap vermekte acele etmedi. İçini
iyice bir boşaltmasını bekleyecekti. Nasıl olsa biraz sonra yazıhanede
uygun bir ortam oluşacaktı. Personeline içeriye kimseyi alamamalarını
söyler, onunla baş başa her şeyi rahatça konuşabilirlerdi.
Devam etti Erol:
"Namaza durduğumda mukaddes mânâlara taban tabana zıt pis hayaller
aklıma hücum ediyorlar. Onları uzaklaştırmak için aklımı farklı
sahalara kaydırmaya çalışıyorum. Dolayısıyla ne okuduğumu, namazın
neresinde olduğumu adeta unutuyorum. Kötü düşünceler, birbiri ardınca
ruhumu kanatıyor ve ben onları kaçırmaya yarayacakmış gibi farkında
olmadan kafamı sağa sola çeviriyorum. Siz de buna şahit oldunuz ve
beni rahatsızlanmış sandınız. Rahatsız olduğum doğru ama, bu
bedenimden gelen bir acı sebebiyle değil. İçim kan ağlıyor, aklım
paramparça oluyor, kalbimin bozulduğu zannına kapılıyorum."
Yayınevinin kapısına varmışlardı. Biraz durakladılar. Erol sözlerini
şöyle tamamladı:
"Bunların şeytandan olduğunu biliyorum. Benim asıl çaresizliğim ona
karşı bir şeyler yapamamak. Onu kahredememek, benden uzaklara
gitmesini sağlayamamak. Bilmem ki ne yapayım?"
Hayati bey, elini Erol'un omuzuna şefkatle dokundurdu.
"Durum sandığın kadar vahim değil" dedi. "İçeri girelim. Sana
yayınevini şöyle bir gezdireyim, sonra oturur bunları konuşuruz."
İçeriye girdiler. Erol, yayınevinin zenginliğine hayran kalmıştı.
"Bunların ne kadarını inceleme fırsatı buldunuz." diye sordu.
Hayati bey, gülümsedi.
"Kendi saham dışında kalan meslekî kitapların hiçbirini okumuş
değilim. Ama fikrî eserlerin büyük çoğunluğuna en azından göz
gezdirdim. Benim yazıhane bir sohbet meclisi, bir tartışma zeminidir.
Çok gençlerle farklı konularda uzun tartışmalarımız olmuştur. Bu
sohbetlerin bana çok faydası dokundu. Beni bu asrın ihtiyaçlarına göre
okumaya yönlendirdi. Artık, hoşuma gidenden çok, faydalı olanı okuma
alışkanlığı kazandım. Tartıştığımız konular içinde sizin sözünü
ettiğiniz vesvese konusu da var. Bu konuda da bana sorulan sorulara
rahat cevap verebilmek için yoğun bir çalışma yaptım. Ve çok şükür
birçok gence faydalı oldum."
Son cümle Erol'u çok rahatlatmıştı.
Tanıtım faslı tamamlanınca yazıhaneye geçtiler.
Hayati bey misafirine yeniden "Hoş geldiniz" dedikten sonra şöyle
sürdürdü konuşmasını:
"Müslüman, İslâm'ı yaşamakla mükelleftir. Ben 'kitapçıyım' desem de
kitabevi açmasam, yahut siz, 'öğretmenim' deseniz de hiç okula
gitmeseniz ve öğrenciye muhatap olmasanız nasıl olur? İman esaslarına
inanan bir insan da İslâm'ı yaşamaya aday olmuş demektir. Şu var ki,
Rabbimiz kullarına o sonsuz rahmetiyle muamele ediyor ve amel etmeyen
kullarını da imanlılar defterinden silmiyor. Onların günahlarına ceza
tahakkuk ediyor, ama kendileri küfre girmiyorlar. Bununla birlikte
büyük bir zarara uğradıkları da muhakkak."
Derince bir nefes aldı.
"Her zarar eden iflasa gitmez"dedi. "Ama iflasın yolu da zarardan
geçer. Nitekim Allah Resulü (asm.) bir hadis-i şeriflerinde, işlenen
her günahın kalpte bir kara leke meydana getirdiğini haber verir. Bu
lekeler arttıkça kalbin gitgide daha da kararması ve imanın tehlikeye
girmesi söz konusu olabilir.
Sizi tebrik ediyorum. Kalbinizdeki lekeler büyümeden, İslâm'ı yaşamaya
yönelmişsiniz. Geçmiş günahlarınıza tövbe etmiş ve sanırım geçmiş
namazlarınızı da kaza etme yoluna girmişsiniz."
Erol, "Teşekkür ederim" dedi. "Allah'ın izniyle elimden geldiğince bir
şeyler yapmaya çalışıyorum."
Devam etti Hayati bey:
"Siz istikamet yoluna girince iki grup varlığı da rahatsız etmeye
başlamış oldunuz. Bunlardan birisi insan türünden, diğeri ise cin
türünden. Siz ibadet edince, bu iki tür dışındaki bütün varlıkları
memnun ediyorsunuz. Görevlerini aksatmadan yerine getiren atomlardan,
moleküllerden, hücrelere, bir milyonu aşkın canlı türüne, yıldızlara,
meleklere varıncaya kadar sonsuz varlıklar sizden mânen memnun
oluyorlar. İnsanların, inanan ve salih amel işleyen kısmı da sizi
candan severler. İnanmayanlar ise sizden rahatsız olur ve size
ilişirler. Bu ilişmeleri, sataşma, münakaşa etme, sizi hafife alma,
sizdeki beşeri bir noksanlığı hemen İslâm'la ilişkilendirip dine karşı
çıkma şeklinde kendini gösterir."
Bir süre sustu. Erol'dan bir tepki yahut bir soru bekler gibiydi.
Erol, sabit bir noktaya bakışlarını kilitlemiş, derin düşüncelere
dalmıştı.
Hayati bey, şöyle sürdürdü konuşmasını:
"Bu varlık âleminde insanlar ve cinler imtihana tâbi tutulurlar,
bunlar cennete yahut cehenneme adaydırlar. İnsanların inanmayan kısmı
size tepkilerini açıkça gösterirlerken, cinlerin de inanmayan kısmı,
size vesvese vermeye, sizi şüpheye düşürmeye çalışırlar. Onlar da
sizinle konuşmakta, size bir şeyler söylemekte, inancınıza ve
amelinize karşı çıkmaktadırlar. Şu var ki onların cesetleri olmadığı,
ağızları dilleri, nefes boruları bulunmadığı için konuşmaları
insanlarınkine benzemez. Onlar kelimesiz konuşurlar."
Erol, irkilir gibi âniden bakışlarını Hayati beye çevirdi: "Müsaade
eder misiniz?" dedi. "Bu son cümleniz benim için çok önemli. Biraz
açıklama rica edeceğim. Ancak, şu âna kadar söylediğiniz her söz benim
için çok faydalı oldu. Ruhuma yeni ufuklar açtınız, çok teşekkür
ederim."
Hayati bey:
"Bu konuyu biraz ileri bırakıp size bu konuşmalarıma ilham kaynağı
olan harika bir tespiti okumak isterim" dedi ve kalkarak yayınevinin
dinî eserler bölümüne geçti. Bulduğu bir kitabı karıştırmaya başladı.
Bir yandan kitabı karıştırıyor, bir yandan da yazıhaneye doğru
ilerliyordu. Kapının önünde biraz durakladı. Aradığını bulmuştu. İçeri
girdi ve kitabı masaya koyarak şu cümleyi okudu:
"İnsanlardan şeytan vazifesini gören cesetli ervah-ı habise
bilmüşahede bulunduğu gibi cinnîden ervah-ı habise dahi bulunduğu, o
kat'iyyettedir."
Sonra,
"Lem'alar, seksen ikinci sayfa" diyerek kitabı kapadı.

Prof. Dr. Alaaddin BAŞAR
-----------------------------
Ey nefsim! Deme, "Zaman değişmiş, asır başkalaşmış; herkes dünyaya
dalmış, hayata perestiş eder, derd-i maîşetle sarhoştur." Çünkü, ölüm
değişmiyor; firâk bekâya kalbolup, başkalaşmıyor. Acz-i beşerî, fakr-ı
insanî değişmiyor; ziyâdeleşiyor. Beşer yolculuğu kesilmiyor, sürat
peydâ ediyor.
Hem deme, "Ben de herkes gibiyim." Çünkü, herkes sana kabir kapısına
kadar arkadaşlık eder. Herkesle musîbette beraber olmak demek olan
teselli ise, kabrin öbür tarafında pek esassızdır.
Sözler
 

Ziyaretçilerden Sorular

Cevaplar
0
Görüntüleme
64
2
  • Cevaplanmamış Konu
Cevaplar
1
Görüntüleme
251
Ayşe Hatun
Cevaplar
0
Görüntüleme
2,323