METİN KARABAŞOĞLU ile başörtüsü üzerine..

beyoğlu

Acemi Üye
Silver
#1
SIZCE başörtüsünün mesele edilmesinin altında yatan saikler nelerdir? Neden başörtüsü yasağı 20 şu kadar yıldır, fasılalarla ve farklı şekillerde de olsa, uygulanıyor?


Aslında başörtüsü yasağının 20 yıldır uygulandığını söyleyemeyiz diye düşünüyorum. Bana göre başörtüsü yasağı çok eski zamanlardan beri uygulanıyor, neredeyse cumhuriyetin kuruluş yıllarından beri. Böyle bakmak gerekir diye düşünüyorum.


Her ne kadar yasal olarak Türkiye’de başörtüsünü yasaklayan bir kanun, ne tek-parti döneminde, Mustafa Kemal’in en güçlü olduğu dönemde veya sonrasında İnönü zamanında, ne de daha sonraki dönemde çıkarılmış olmasa da vakıa bu. Üniversitelerde kılık-kıyafet serbesttir diyen bir kanun maddesine rağmen hala daha üniversiteye başörtülü şekilde gidemiyor öğrenciler.


Kanun düzleminde baktığımızda başörtüsünü yasaklayan bir madde hiçbir zaman olmamış. Hatta meşhur kıyafet kanunu denilen kanun -ki kıyafet kanunu diye bir şey yok Türkiye’de- Türkiye’de zihinlerin ne kadar da tahkikten uzak ve insanların ve özellikle toplumun kendisini en uyanık zanneden kesiminin, öğretildiği şekilde veya kulaklarına üflenildiği şekilde meseleleri algılamaya ne kadar da yatkın olduklarına dair bir işarettir.


Bir kıyafet kanunu yok Türkiye’de. Özellikle de kadınların kıyafetine yönelik bir kanun yok. Kıyafete ilişkin kanunlar var. Bu kanunların tamamı, anayasada değiştirilmesi dahi teklif edilemez diye koruma altına alınan devrim kanunları içerisinde yer alır ki burada kıyafete ilişkin 3 kanun vardır ve üçünün de başlığı kıyafet kanunu değildir.




Şapka kanunu vesaire gibi…


Evet. Bazı kisvelerin giyilemeyeceğine dair kanun gibi… Üç kanun da erkek kıyafetini düzenler. Kadın kıyafetini düzenleyen bir kanun yoktur Türkiye’de. Bir kanun maddesi de yoktur. Bir kere bunun altını çizmemiz gerekiyor.


Bernard Lewis “Modern Türkiye’nin Doğuşu”nda -ki Bernard Lewis; algısının, Türkiye’ye bakışının, modern dönemlere bakışının ne olduğu, Müslümanlara bakışının ne olduğu rahatlıkla bilinebilen biridir. Oryantalizmin son dönemindeki en büyük çığırtkanlarından biridir diyebiliriz, bir akademisyenden ziyade.


Neo-oryantalist denebilir herhalde…


Böyle bir insan dahi “Modern Türkiye’nin Doğuşu”nda şunu ifade eder: “Mustafa Kemal” der, “kadın kıyafetini düzenleyen bir kanun çıkarmaya asla cesaret etmedi, edemedi” diye ifade eder. Burada bir toplumsal hassasiyetten söz eder.


Özetle -biraz dağınık şekilde ifade ediyorum kusuruma bakmayın lütfen- şunu söyleyebiliriz. Kanun düzleminde baktığımızda, Türkiye’de T.C. tarihinin hiçbir zamanında başörtüsü üzerine herhangi bir şekilde, üniversitede veya devlet dairesinde olsun fark etmez, kadınların kıyafetini düzenleyen, başörtüsünü yasaklayan, bir kanun yok.


Kanuni anlamda baktığımızda Türkiye’de tesettür yasağı diye bir problemin hiçbir zaman olmaması gerekir ama beri taraftan bir yasak söz konusudur, fay hattı haline gelmiş derecede kemikleşmiş bir yasak söz konusudur. Ama bunu da yirmi yıllık bir yasak olarak algılamanın yeterli olmadığını, olmayacağını düşünürüm.


Bu yasak zihinlerde, aslında ifade edilmeyen ama uygulanması kesin gerekli diye belki bazı zihinlere, muktedir zihinlere yer etmiş şekilde yaşıyor. Bence 80 senelik, neredeyse 100 senelik bir yasak söz konusudur.


Burada bana şu anlamlı gelir, Mustafa Kemal’in yanılmıyorsam 1915 veya 16’da, TTK tarafından yayınlanan bir kitabında, yine hemen hemen aynı tarihlerde, 1915 veya 16’da günlüğüne düştüğü notlardan biridir: “Tesettür kaldırılacaktır”.


Bence iş o kadar gerilere dek uzanıyor ama bu, kanun olarak yapılmış değil, fiili bir şekilde gerçekleştirilmiş bir şey. Aynen Ayasofya’nın cami olmaktan çıkarılmasını öngören bir kanun olmadığı halde Ayasofya’nın müze haline gelmiş olması gibi.


Belki burada şunu irdelemek gerekiyor, niye bu yasak var, 20 yıllık değil 100 senelik olarak, bu yasak niye var? Bunu, hatta belki açmak gerekiyor, bu yasak sadece Türkiye’de mi var? Bir buraya bakmak gerekiyor. Türkiye’de bu yasak fiili olarak, gayr-ı kanuni bir şekilde uygulanıyor.


Burada Bediüzzaman’ın “cebr-i keyfi” ifadesini hatırlamak isterim. Devamında iki ifade daha vardır: -onu söylemenin hukuki anlamda bir müşkil getirip getirmeyeceği konusunda emin değilim ama- biri iman karşıtlığını ifade eder, devamındaki ifadelerden biri, diğeri de cebr-i keyfi dâhilinde, asla kanuna dayanmadan, kanuna yaslanmadan bir zora, silahın zoruna dayanmayı ifade eder.


Yasak bu ülkede niye var? Niye sadece bu ülkede değil, İslam coğrafyasının tamamında nerdeyse böyle bir şeyle karşılaşıyoruz? Hatta burada meseleyi biraz daha açmak gerekiyor. Neden İslam topraklarındaki seküler unsurlar, kendisini modernleşmenin, batılılaşmanın öncü kolu olarak görmüş seküler elitler, tesettüre takmışlar, tesettürü bir sorun olarak göregelmişler?


İslam coğrafyasının diğer bölgelerinde de var dediniz, nerelerde ne şekilde tezahür ediyor bu yasak?


Yakın dönem olarak aldığımızda bir Tunus, Türkiye’den de sert bir uygulama örneğini ifade ediyor. Diğer taraftan 20’li yıllarda İran benzer bir şey yaşamıştır. Katherine Bullock kitabında anlatır. İran’da yaşamış bazı üst-düzey devlet görevlisi olmuş insanların çocuklarının hatıralarından parçalar verir. Tesettür karşıtlığı devlet görevlileri tarafından, Rıza Şah Pehlevi’nin direktifiyle nasıl gündelik hayata taşındı? Nasıl seçkinci elitlerin hanımları, bir kısmı ağlayarak, istemeye istemeye başlarını açmak zorunda bırakıldılar ve nasıl sokaktaki kadınların örtüsüne müdahale edildi?


Mısır’da hep bu gerilim olagelmiştir, seçkinci elitler hep tesettürü bir sorun olarak algılayagelmişlerdir. Tesettür düşmanlığının simgeleşmiş isimlerinden biri olarak Neval Sadadi’nin Mısırlı olması rastlantı değildir.


Fas’a gittiğinizde Fatıma Mernissi gibi isimlerle karşılaşırsınız, benzer şekilde.


Baktığımızda İslam coğrafyasının her tarafında esasen, seçkinci seküler elitler tarafından -elit olabilir bir insan ama elitist olmayabilir, bunlar seçkincidirler düpedüz- tesettürün bir sorun ve bir gerilim unsuru olarak algılandığını ve ortadan kaldırılmasına çalışıldığını görürüz.


“Türkiye’deki ve diğer coğrafyalardaki seküler elitler tarafından tesettür niye böyle algılanmıştır ve niye bunu ref’ etmek yolunda güç kullanımını, zor kullanımını gerekli, makul ve meşru görebilmişlerdir?” bunu sorduğumuzda Türkiye için vereceğimiz cevapla İslam coğrafyasının diğer kısımları için vereceğimiz cevabın, nüanslar içermekle birlikte, özünde aynı olduğuna inanırım ben.


Burada bir İslami kavramı gündeme sokmamız gerekiyor diye düşünürüm öncelikle, nedir bu kavram? Şeair. İslam’ı hatırlatan İslam’ı şuura getiren şeyler.


Tesettür, hala da denir ya Türkiye’de bir semboldür diye, evet doğrudur. Tesettür bir semboldür. Tesettürün sembol oluşu zaten ayetle tespit edilmiş bir şeydir. İlgili ayet “…tanınıp eziyete uğramamaları için…” der. Burada tesettürün bir simge olarak Cenab-ı Hak tarafından, Şari-i Teala tarafından murad edildiği, ayetle de düzenleşmiş bir şekilde anlaşılıyor.


Tesettürün simge olduğu kadar geçerli bir durum da -eğer tesettürü bir simge olarak algılıyorsak- modernleşmeci ajanlar, seküler elitler açısından da tesettürsüzleşme de bir simgedir.





Counter-simge.



Evet. Burada psikolojideki yansıtma mekanizması söz konusudur. Tesettürsüzlüğü bir simge olarak algılayanlar tarafından, tesettür, bu bir simgedir denilerek ortadan kaldırılmak istenmektedir. Hâlbuki tesettürün bir simge olmasında hiç bir sorun yoktur. Tesettürsüzlüğün de bir simge olmasında bir sorun yoktur. Peki, ne şartla bir problem yoktur? Bu simgelerden birinin veya diğerinin bir zora, bir güce yaslanmaması kaydıyla ancak, bir problem yoktur.


Ki bu noktada son derecede zora dayanan bir zulüm görünüyor ortada. İran İslam devriminin sonrasının İran’ıyla, Türkiye; baksak birbirine tamamen zıt bir görüntüye sahiptir birçok açıdan. Fakat ikisi aynı zihniyetin zıt ikizleri durumundadır diğer taraftan. Bir tarafta devlet zoruyla tesettür istenirken, öteki tarafta devlet zoruyla tesettürsüzlük istenmektedir.


Bütün bu kavgalar zaten gösteriyor ki burada bir şey var, bir simgeler savaşı söz konusu. Ki, Türkiye açısından bakarsak, Türkiye zaten bir semboller ülkesi. Türkiye’de neredeyse sembol olarak algılanmayan, dolayısıyla da bir kavganın konusu olmayan şey yok gibi.


Ben en temelde tesettüre muhalefetin bundan dolayı oluştuğunu düşünüyorum. Tesettür, açık söylemek gerekirse bu anlamda, modernleşmeci elitler açısından, hükmetmenin, toplumu baskı altında tutmanın, kendi keyfi iktidarını sürdürmenin bir bahanesi.


Tesettürsüzlükle kendinizi otomatikman bir yere konuşlandırıyorsunuz. Siz geri kalmış, modernleşme, batılılaşma serüvenini tamamlayamamış toplumun bir adım ilerisindeki öncü aydınlar oluyorsunuz. Ve o geri kalmış tesettürlü halk kesimini kurtarmak için, onların zoruna da olsa bir mücadele veren insan konumuna geçiyorsunuz.


Halka rağmen, halk için…



Evet. Bir takım siyasal, psikolojik, sosyal, ekonomik süreçlerin iç içe girdiği girift bir yapı dâhilinde bu iş işliyor. Ama son tahlilde şunu söyleyebiliriz, eğer batı toplumları iddia ettikleri şekilde demokrasiyi, çoğulculuğu gerçekten içselleştirmiş olsalardı; zihinlerinde, yüreklerinde bir çifte standart beslemiyor olsalardı, İslam toplumlarında tesettürle ilgili bir toplumsal sorun vücuda gelmezdi diye düşünüyorum.


Özetle, bu topraklarda tesettürün bir sorun gibi algılanmasına ve bir yasak konusu olmasına yol açan süreçte, özünde yerli aktörler asıl rol sahibi gözükmekle birlikte, batının çifte standartlarının ve genelde açıkça ifade edilmese de alttan alta ve çok usturuplu şekilde kamufle edilen bir İslam düşmanlığının -bu bağlamda özellikle, şeair-i islamiye ve tesettür düşmanlığının- getirdiği bir çifte standardın, İslam toplumlarındaki modernleşmeci elitleri zor kullanma noktasında cesaretlendirdiğini düşünüyorum.


Sorun içerden kaynaklanan bir sorun gibi gözükmekle birlikte, bu sorunun küresel bir sorun olduğunu düşünüyorum. Tesettür meselesinin, Türkiye’deki modernleşmeci elitlerin, demokrasiyi içselleştirme, düşünce özgürlüğünü içselleştirme, ifade özgürlüğünü, laikliği içselleştirme…


....
devamı karakalem sitesinde