Mal, mevkı’ hırsı

MEHMET_1960

Çalışkan Üye
Silver
#1
MAL, MEVKI’ HIRSI​
3 - Kalb hastalıklarının, ya’nî kötü huyların üçüncüsü, mal ve mevkı’ hırsıdır. Aşağıdaki hadîs-i şerîfler (Hubbürriyâset) denilen, bu hastalığın teşhîs ve tedâvîsine ışık tutmakdadır:
1) (İki aç kurd, bir koyun sürüsüne girdiği zemân, yapdıkları zarardan, mal ve şöhret hırsının yapacağı zarar dahâ çokdur.)
2 ) (İnsana zarar olarak, din ve dünyâ işlerinde parmakla gösterilmesi yetişir.) Ya’nî, insanın din veyâ dünyâ işlerinde şöhret sâhibi olması, dînine de, dünyâsına da çok zarar verir.
3 ) (Medh olunmağı sevmek, insanı kör eder ve sağır eder. Kabâhatlerini, kusûrlarını görmez olur. Doğru sözleri, kendisine yapılan nasîhatları işitmez olur.)
Mevkı’ ve şöhret sâhibi olmak arzûsu, insanlarda üç şeyden hâsıl olur: Birinci sebeb, nefsin arzûlarına kavuşmakdır. Nefs, arzûlarının, harâm yollardan elde edilmesini ister. İkincisi, kendinin ve başkalarının haklarını zâlimlerden kurtarmak ve müstehab olan meselâ, sadaka vermek için ve hayrât, hasenât yapmak için yâhud mubâh olan işler yapmak için, meselâ, iyi yimek, iyi giyinmek, iyi evlerde oturmak ve çoluk çocuk sâhibi olup, râhat ve mes’ûd yaşamak için veyâ ibâdetlerine mâni’ olacak şeylerden kurtulmak için ve islâm dînine ve müslimânlara hizmet için mevkı’ sâhibi olmak istenir. Bu niyyet ile mevkı’a kavuşurken, riyâ gibi ve hakkı bâtıl ile karışdırmak gibi, islâmiyyetin yasak etdiği şeyleri yapmazsa ve vâcibleri, sünnetleri terk etmezse, bunun mevkı’ sâhibi olması câizdir, hattâ müstehabdır. Çünki, câiz ve lâzım olan şeylere kavuşdurucu sebebleri, vâsıtaları yapmak da, câiz ve lâzım olur. Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde, iyi insanların nasıl olacağını bildirirken, bunların (Müslimânlara imâm olmak istediklerini) de bildirmekdedir. Süleymân aleyhisselâm, (Yâ Rabbî! Benden sonra kimseye nasîb etmiyeceğin bir mülkü bana ihsân eyle!) diyerek melik ve emîr olmak istemişdir. Önceki dinlerden bildirilen ve red edilmiyen haberler bizim dînimizde de mu’teberdir. Hadîs-i şerîfde, (Hak ve adâlet üzere bir gün hâkimlik yapmağı, bir sene devâmlı gâzâ etmekden dahâ çok severim) buyuruldu. Bir hadîs-i şerîfde, (Bir sâat adâlet ile idârecilik yapmak, altmış sene nâfile ibâdet yapmakdan dahâ iyidir) buyuruldu. Riyâ ile ve hakkı bâtıl ile karışdırarak mevkı’ sâhibi olmak câiz değildir. İyi niyyet ile olsa da, câiz değildir. Çünki, harâmları ve mekrûhları, iyi niyyet ile de yapmak câiz değildir. Hattâ, ba’zı harâmların iyi niyyet ile yapılması, dahâ büyük günâh olur. Niyyetin iyi olması, tâ’atlarda, ibâdetlerde fâideli olur. Mubâh, hattâ farz olan bir amel, niyyete göre günâh olabilir. Günâh işliyenin, (Sen kalbime bak! Kalbim temizdir. Allah kalbe bakar) sözünün yanlış, hattâ zararlı olduğu buradan da anlaşılmakdadır.
Mevkı’ sâhibi olmağı istemenin sebeblerinden üçüncüsü, nefsini eğlendirmekdir. Nefsi, maldan olduğu gibi, mevkı’den de lezzet almakdadır. Arada islâmiyyete uymayan işler bulunmazsa, nefsi lezzet aldığı şeye kavuşdurmak harâm olmaz ise de, takvânın, himmetin az olduğunu gösterir. Mevkı’ elde etdikden sonra, insanların gönüllerini kazanmak için, riyâ ve müdâhane ve gösteriş yapmasından korkulur. Hattâ, münâfıklık ve hakkı bâtıl ile karışdırmak ve hattâ hiyle ve yalan gibi tehlükeli hâller de olabilir. Halâl ile harâm karışık olan şeyi yapmamak lâzımdır. Mevkı’ sâhibi olmanın bu üçüncü sebebi, harâm değil ise de, iyi olmadığı için, ilâcını bilmek ve yapmak lâzımdır. Önce mevkı’in geçici olduğunu ve zararlarını, tehlükelerini düşünmelidir. Şöhretden ve hurmet toplıyarak kibrli olmakdan kurtulmak için, islâmiyyetde mubâh olup, câiz olup, halkın beğenmediği işleri yapmalıdır. Bir zemân, bir emîr, bir zâhidi ziyârete gitmiş. Zâhid, emîrin ve etrâfındakilerin kendisine yaklaşmak istediklerini anlayınca, ziyâfet vermiş. Kendisi, iri lokmaları hırs ile çabuk çabuk, yimeğe başlamış. Emîr, bu hâli görünce, zâhidi beğenmiyerek, oradan ayrılmış. Zâhid, arkasından, Elhamdü lillah! Rabbim beni kurtardı demiş. Mevkı’ sâhibi olmak arzûsunu gideren en kuvvetli ilâc, insanlardan uzlet etmekdir. Din ve dünyâ için zarûrî vazîfelerden başka, insanlar arasına karışmamalıdır. Hadîs-i şerîfde, bu ilâc tavsiye edilmekdedir.
AYBLANMAK KORKUSU
4 - Kalb hastalıklarının dördüncüsü, insanların kötülemelerine, çekişdirmelerine, ayblamalarına üzülmekdir. Küfr-i cühûdîye sebeb olan şeylerin üçüncüsü, insanlardan utanmak ve başkalarının kötülemelerinden, ayblamalarından korkmakdır. Ebû Tâlibin kâfir olmasının sebebi budur. Ebû Tâlib, hazret-i Alînin “radıyallahü teâlâ anh” babasıdır. Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” amcasıdır. Resûlullahın Peygamber olduğunu biliyordu. İnsanların kötüliyeceklerinden korkarak ve ayblıyacaklarını düşünerek, îmân etmedi. Ebû Tâlib ölüm döşeğinde iken, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” onun yanına gelerek, (Ey amcam! Sana şefâ’at edebilmekliğim için, lâ ilâhe illallah söyle!) buyurdu. Cevâbında, (Ey kardeşimin oğlu, doğru söylediğini biliyorum. Lâkin ölüm korkusu ile îmâna geldi denilmesini istemem) dedi. Beydâvî tefsîrinde, Kasas sûresinin (Sevdiklerini hidâyete getirmek senin elinde değildir) meâlindeki, ellialtıncı âyet-i kerîmesinin bu zemân indiği bildirilmişdir. Bir rivâyete göre, Kureyş kâfirlerinin ileri gelenleri, Ebû Tâlibin yanına geldiler. Sen, bizim emîrimizsin, sözlerin başımızın üzerindedir. Fekat, senden sonra, Muhammed ile “aleyhissalâtü vesselâm” aramızda düşmanlığın devâm edeceğinden korkuyoruz. Ona söyle! Dînimizi kötülemesin, dediler. Ebû Tâlib, Resûlullahı “sallallahü aleyhi ve sellem” yanına çağırdı. İşitdiklerini söyledi. Resûlullahın, onlar ile sulh yapmıyacağını anlayınca, müslimân olacağı anlaşılacak ba’zı şeyler söyledi. Bunları işitince, amcasının îmân etmesini istedi. (İşitenler bana dil uzatacaklarından korkmasaydım, îmân ederdim. Seni sevindirirdim) dedi. Öleceği zemân, bir şeyler söyledi. Bunları işitebilmek için, Abdüllah ibni Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ” yanına yaklaşdı. Îmân etdiğini bildiriyor dedi. Ebû Tâlibin îmân etdiği şübhelidir. Ehl-i sünnet âlimlerine göre, îmân etmedi. İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe “rahime-hullahü teâlâ”, Ebû Tâlib kâfir olarak öldü demişdir. Hazret-i Alî “radıyallahü anh”, Resûlullaha gelerek “sallallahü aleyhi ve sellem”, dalâletde olan amcan öldü dedikde, (Yıka, kefen içine sar ve defn et! Men’ olununcaya kadar onun için düâ ederiz) buyurdu. Birkaç gün evinden çıkmıyarak, onun için çok düâ etdi. Eshâb-ı kirâmdan ba’zıları bunu işitince, onlar da, kâfir olarak ölmüş olan akrabâları için düâ etmeğe başladılar. Bunun üzerine, Tevbe sûresinin, (Peygamber ve îmân edenler, akrabâları olsalar da, müşrikler için istigfâr etmemelidirler) meâlindeki yüzondördüncü âyet-i kerîmesi nâzil oldu. Bir hadîs-i şerîfde, (Kıyâmet günü, kâfirlerden azâbı en hafif olanı, Ebû Tâlibdir. Ayaklarında ateşden na’lın olacak, bunların sıcaklığından dimâğı kaynayacakdır) buyuruldu.
İnsanların kötülemelerinden ve ayblamalarından korkmağa karşı ilâc olarak şöyle düşünmelidir: Kötülemeleri doğru ise, ayblarımı bana bildirmiş oluyorlar. Bunları yapmamağa karâr verdim demeli, böyle kötülemelerden ferahlık duymalıdır. Onlara teşekkür etmelidir. Hasen-i Basrîye “rahime-hullahü teâlâ”, birisinin kendisini gîbet etdiğini haber verdiler. Ona bir tabak helva gönderip, (Sevâblarını bana hediyye etdiğini işitdim. Karşılık olarak bu tatlıyı gönderiyorum) dedi. İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfeye “rahime-hullahü teâlâ”, birisinin kendisini gîbet etdiğini söylediler. Ona bir kese altın gönderip, (Bize verdiği sevâbları artdırırsa, biz de karşılığını artdırırız) dedi. Yapılan kötüleme yalan ise, iftirâ ise, zararı söyliyene olur. Onun sevâbları bana verilir. Benim günâhlarım, ona yüklenir demelidir. İftirâ etmek, nemmâmlık yapmak, gîbet etmekden dahâ fenâdırlar. Nemîme, müslimânlar arasında söz taşımakdır. [(Mektûbât-ı Ma’sûmiyye) ikinci cild, 123. cü mektûbuna bakınız!]
ÖVÜLMEYİ SEVMEK
5 - Kalb hastalıklarının beşincisi, (Medh ve Senâ) olunmağı sevmekdir. Bunun sebebi, insanın kendini beğenmesi, yüksek, iyi sanmasıdır. Medh olunmak, böyle kimseye tatlı gelir. Bunun üstünlük, iyilik olmadığını, olsa da, geçici olduğunu düşünmelidir. Kibr hastalığı anlatılırken, bu konuda bilgi verilecekdir.
BİD’AT İ’TİKÂDI
6 - (Bid’at i’tikâdı), yanlış, sapık inanmakdır. Îmânın bozuk ve sapık olmasıdır. Müslimânların çoğu, bu kötü hastalığa yakalanmışlardır. His organları ile anlaşılamıyan, hesâb ile ulaşılamıyan şeylerde akl yürütmek ve aklın yanıldığı şeylere inanmak, insanı bu hastalığa sürükler. Her müslimânın (i’tikâdda mezheb)in iki imâmından birine, ya’nî (Mâtürîdî) veyâ (Eş’arî) mezhebine tâbi’ olması lâzımdır. Bu iki imâmdan birini taklîd etmek, insanı bu hastalıkdan kurtarır. Çünki, (Ehl-i sünnet) âlimleri “rahime-hümullahü teâlâ”, aklın ermediği bilgilerde, yalnız Kur’ân-ı kerîme ve hadîs-i şerîflere uymuşlar, akllarını yalnız bu ikisinin ma’nâlarını arayıp bulmakda ve anlamakda kullanmışlardır. Bu ma’nâları, Eshâb-ı kirâmdan, Onlar da, Resûlullahdan öğrenmişler ve öğrendiklerini kitâblarına yazmışlardır.
[Kur’ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde açıkca bildirilmiş olan birşeye inanmıyan veyâ şübhe eden (Kâfir) [Allahın düşmanı] olur. Açık olarak bildirilmemiş, şübheli olan emrlere yanlış ma’nâ vermek (Bid’at) olur. Kur’ândan, hadîsden yanlış ma’nâ çıkarana (Bid’at sâhibi) denir. Kendi anladıklarına, düşüncelerine Kur’ân, hadîs diyene (Zındık) denir. Bu yanlış anladığına inanan, bid’at sâhibi olur. Böyle şey olmaz, aklım kabûl etmez derse, kâfir olur. Bir harâma mubâh diyen kimse, bir âyete veyâ hadîs-i şerîfe dayanarak söyliyorsa, kâfir olmaz, bid’at sâhibi olur. Ebû Bekr ile Ömerin hilâfete seçilmeleri haklı değildi demek bid’atdir. Hilâfete hakları yok idi demek küfrdür. Muhammed Şihristânî “rahime-hullahü teâlâ”, (Milel ve Nihal)da diyor ki, Hanefî mezhebinin âlimleri, i’tikâdda, Ebû Mansûr Mâtürîdî “rahime-hullahü teâlâ” hazretlerine tâbi’ olmuşlardır. Çünki, Ebû Mansûr hazretleri, üsûl ve fürû’da, imâm-ı a’zam Ebû Hanîfenin mezhebindedir. (Üsûl), i’tikâd demekdir. (Fürû’), ahkâm-ı islâmiyye demekdir. Mâlikî, şâfi’î ve hanbelî mezheblerinin âlimleri, i’tikâdda, Ebül-Hasen Eş’arî “rahime-hullahü teâlâ” hazretlerine tâbi’ olmuşlardır. Ebül-Hasen Eş’arî hazretleri, şâfi’î mezhebinde idi. Şâfi’î âlimlerinden Ebül-Hasen Alî Sübkînin oğlu Abdülvehhâb Tâc-üddîn-i Sübkî “rahime-hullahü teâlâ” diyor ki, hanefî âlimlerinin kitâblarını inceledim, onüç mes’elede, şâfi’î i’tikâdından ayrıldıklarını gördüm. Fekat bu ayrılıkları, kendilerini doğru yoldan çıkarmamakdadır. Esâsda ayrılıkları yokdur. Her ikisi de, hak yoldadır. Muhammed Hâdimî “rahime-hullahü teâlâ” (Berîka) kitâbının üçyüzonyedinci sahîfesinde, Mâtürîdî ve Eş’arî mezhebleri arasındaki en küçük farkları da hesâba katarak, hepsinin yetmişüç aded olduğunu bildirmişdir. Bid’at sâhiblerinin muhakkak Cehenneme gidecekleri (Hadîka) ve (Berîka) kitâblarında uzun yazılıdır.]
HEVÂY-İ NEFS
7 - Kalb hastalıklarının, ya’nî kötü huyların yedincisi, (nefsin hevâsı)na, şehvetlerine, isteklerine, lezzetlerine tâbi’ olmakdır. Bunun kötü olduğu, âyet-i kerîmelerde açıkca bildirilmişdir. Nefsin arzûlarının, insanı Allah yolundan sapdırıcı oldukları, Kur’ân-ı kerîmde haber verilmişdir. Çünki nefs, dâimâ Allahü teâlâyı inkâr, Ona inâd, isyân etmek ister. Her işde, nefsin arzûlarına uymak, nefse tapınmak olur. Nefsine uyan, küfre veyâ bid’at sâhibi olmağa yâhud fıska ya’nî harâm işlemeğe başlar. Ebû Bekr Tamistânî “rahime-hullahü teâlâ” diyor ki, (Nefse uymakdan kurtulmak, dünyâ ni’metlerinin en büyüğüdür. Çünki nefs, Allahü teâlâ ile kul arasındaki perdelerin en büyüğüdür). Sehl bin Abdüllah Tüsterî [283 h. Basrada] diyor ki, (İbâdetlerin en kıymetlisi, nefse uymamakdır). İslâm bin Yûsüf Belhî, Hâtem-ül-esam’a [237 h.] bir şey hediyye etdi. Hâtem bunu kabûl edince, bunu kabûl etmek nefsin arzûsuna uymak olmaz mı dediler. Kabûl etmekle kendimi zelîl, onu azîz eyledim. Red etseydim, kendim azîz, o zelîl olurdu. Nefsimin hoşuna giderdi dedi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, uzun bir hadîs-i şerîfin sonunda buyurdu ki, (İnsanı felâkete sürükleyen şeyler üçdür: Hasîslik, nefse uymak, kendini beğenmek.) İmâm-ı Gazâlî “rahime-hullahü teâlâ” buyurdu ki, Allahü teâlânın insana yardımına mâni’ olan perdelerin en kötüsü, (Ucb)dur. Ya’nî ayblarını görmeyip, ibâdetlerini beğenmekdir. Îsâ aleyhisselâm buyurdu ki, (Ey havârîler! Rüzgâr, çok ışıkları söndürmüşdür. Ucb da, çok ibâdetleri söndürmüş, sevâblarını yok etmişdir.)
Hadîs-i şerîfde, (Ümmetimin iki kötü huya yakalanmalarından çok korkuyorum. Bunlar, nefse uymak ve ölümü unutup, dünyâ arkasında koşmakdır) buyuruldu. Nefse uymak, islâmiyyete uymağa mâni’ olur. Ölümü unutmak, nefse uymağa sebeb olur.
Hadîs-i şerîfde, (Aklın alâmeti, nefse gâlib ve hâkim olmak ve öldükden sonra lâzım olanları hâzırlamakdır. Ahmaklık alâmeti, nefse uyup, Allahdan afv,merhamet beklemekdir) buyuruldu. Nefse uyup da, tevbe ve istigfâr etmeden, afv ve Cennet beklemek ahmaklık olmakdadır. Sebebine yapışmadan birşey beklemeğe (Temennî) denir. Sebebine yapışdıkdan sonra, beklemeğe (Recâ) denir. Temennî, insanı tembelliğe götürür. Recâ ise, çalışmağa sebeb olur. Nefsin sevdiği, istediği şeylere (Hevâ) denir. Nefs, yaratılışında kötülükleri, zararlı şeyleri sevici ve isteyicidir. (Nefsinden sakın dâim. Ona güvenme aslâ. Yetmiş şeytândan dahâ, fazla düşmandır sana) beyti, tâm yerinde söylenmişdir. Nefsin, insanı harâmlara ve mekrûhlara sürüklemesinin zararları meydândadır. İstekleri hep hayvânî arzûlardır. Hayvânî arzûlar ise, hep dünyâdaki ihtiyâclardır. İnsan bu arzûları peşinde olduğu kadar, âhıret ihtiyâclarını hâzırlamakda geri kalır. Çok mühim olan bir şey de, nefs mubâhlarla doymaz. Mubâhları kullanmağı artdırdıkca, isteklerini artdırır. Yine de, doymaz. İnsanı harâmlara sürükler. Bundan başka, mubâhları aşırı kullanmak, elemlere, dertlere, hastalıklara sebeb olur. Böyle insan, hep mi’desini, zevkini düşünür. Hasîs ve rezîl olur.
[İmâm-ı Rabbânî “rahime-hullahü teâlâ” buyuruyor ki, (Bütün varlıkların aslı, (Adem)dir, yoklukdur. Herşey yok iken, Allahü teâlâ, bunları yoklukda biliyordu. İlmindeki bu ademlere, kendi sıfatlarından aks etdirdi, yansıtdı. Varlıkların aslları hâsıl oldu. İlmdeki bu aslları, hârice çıkardı. Varlıklar hâsıl oldu. Elma çekirdeğinin, elma ağacına asl olması gibi. İnsanın yapısını anlamak için, birşeyin aynadaki hayâlini düşünelim. Aynadaki bu görüntü, o şeyden gelen ışınların, aynadaki yansımalarıdır. Ayna adem gibidir. İnsanın kalbi ve rûhu bu ışınlara benzer. Ayna, insanın bedenine, camın parlaklığı ise, nefse benzer. Ya’nî, nefsin aslı, ademdir. Kalb ile rûh ile ilgisi yokdur). Nefse uyan kimse, hep islâmiyyetin dışına çıkar. Hayvânlarda akl ve nefs olmadığı için, ihtiyâclarını bulunca kullanırlar. Yalnız bedenlerine zarar veren, kendilerini inciten şeylerden kaçarlar. İslâm dîni, râhat ve huzûr içinde yaşamak için lâzım olan şeylerden ve dünyâ lezzetlerinden fâideli olanları yasak etmiyor. Bunların elde edilmesinde ve kullanılmasında, akla ve dîne uymağı emr ediyor. İslâm dîni insanların dünyâda da, âhıretde de râhat ve huzûr içinde yaşamasını istiyor. Bunun için, akla uymağı emr ediyor. Nefse uymağı yasak ediyor. Akl yaratılmasaydı, insan hep nefsine uyar, felâketlere sürüklenirdi. Nefs olmasaydı, insan, yaşaması ve üremesi için ve medenî hayât için lâzım olan şeyleri kazanmak için çalışmasında kusûr ederdi ve Nefs ile cihâd sevâbından mahrûm kalırdı. Meleklerden dahâ üstün olmak yolu kapalı kalırdı. Hadîs-i şerîfde buyuruldu ki, (Âhıretde olacaklardan, sizin bildiklerinizi hayvânlar bilselerdi, yimek için et bulamazdınız!) Ya’nî, hayvânlar âhıretdeki azâbların korkusundan dolayı, yimekden, içmekden kesilirlerdi. Bir deri, bir kemik kalırlardı. İnsanlarda nefs olmasaydı, hayvânlar gibi, korkudan, yiyemez, içemez, yaşıyamazlardı. İnsanların yaşıyabilmeleri, nefslerinin gafleti ve dünyâ lezzetlerine düşkün olması iledir. Nefs, iki tarafı keskin bıçak gibidir. Hem de, zehrli ilâc gibidir. Tabîbin tavsiyesine göre kullanan, bundan fâide kazanır. Aşırı kullanan helâk olur. İslâmiyyet, nefsin helâk edilmesini, yok edilmesini değil, terbiye edilmesini, ondan istifâde edilmesini emr etmekdedir.]
 

Ziyaretçilerden Sorular

2
  • Cevaplanmamış Konu
Cevaplar
1
Görüntüleme
129
Ayşe Hatun
Cevaplar
0
Görüntüleme
2,224