KIYÂMET ve ÂHIRET

MEHMET_1960

Çalışkan Üye
Silver
#1

KIYÂMET ve ÂHIRET
ÖNSÖZÜ
Allahü teâlâ, dünyâda bütün insanlara acıyarak, fâideli seyleri yaratıp
göndermekdedir. Bütün insanların, dünyâda ve âhıretde râhat ve
huzûr içinde yasamaları için, nasıl hareket etmeleri lâzım oldugunu
bildirmisdir. Âhıretde, Cehenneme gitmesi gereken mü’minlerden diledigine
ihsân ederek afv edecek, Cennete kavusduracakdır. Her canlıyı
yaratan, her vârı, her ân varlıkda durduran, hepsini korku ve dehsetden
koruyan yalnız Odur. Böyle bir Allahın serefli ismine sıgınarak
bu kitâbı yazmaga baslıyoruz.
Allahü teâlâya hamd olsun! Onun, verdigi ni’metlere, iyiliklere, sonsuz
sükrler olsun! Herhangi bir kimse, herhangi bir zemânda, herhangi
bir yerde, herhangi bir kimseye, herhangi birseyden dolayı, herhangi bir
sûretle hamd ederse, bu hamd ve sükrlerin hepsi, Allahü teâlâya yapılmıs
olur. Çünki, herseyi yaratan, terbiye eden, yetisdiren, her iyiligi yapdıran
hep Odur. Kuvvet, kudret sâhibi yalnız Odur. O hâtırlatmazsa,
hiçbir kimse, iyilik ve kötülük yapmayı irâde, arzû edemez. Kul irâde etdikden
sonra, O da istemedikçe, kuvvet ve fırsat vermedikçe, hiçbir
kimse hiçbir kimseye, zerre kadar iyilik veyâ kötülük yapamaz.
Onun Peygamberlerinin hepsine “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât”
ve önce, onların en üstünü olan Muhammed Mustafâya “aleyhi ve aleyhimüssalevâtü
vetteslîmât” selâmlar ve düâlar olsun! O yüce Peygamberin
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” Ehl-i beytine ve Onun rûhlara
sifâ olan güzel yüzünü görmekle, fâideli sözlerini isitmekle sereflenen,
böylece bütün insanların en kıymetlileri olan Eshâbının herbirine “radıyallahü
teâlâ anhüm ecma’în” bizden selâmlar ve düâlar olsun!
Müslimân olmak için, (Kelime-i tevhîd) denilen (Lâ ilâhe illallah,
Muhammedün resûlullah) sözünü söylemek ve bunun ma’nâsını kısaca
bilmek ve inanmak lâzımdır. Bunun ma’nâsını bilmek de, altı seyi
bilmek demekdir. Bu altı seye (Îmânın sartları) denir. Bu altı seyden
besincisi âhıret hayâtına inanmakdır. (450) hicrî yılında tevellüd ve
505 [m. 1111] de vefât etmis olan, büyük islâm âlimi imâm-ı Muhammed
Gazâlî “rahmetullahi aleyh” kıyâmet bilgilerini açıklamak için
(Dürre-tül Fâhire fî-kesf-i ulûm-il-âhıre) adında ayrıca bir kitâb yazmısdır.
Bu kitâbı, (Kesf-üz-zünûn)da da bildirilmekdedir. Kastamoni
Askerî Rüsdiyye, ya’nî ortamekteb arabî mu’allimi Ömer beg, bu kıymetli
kitâbı, arabîden türkçeye çevirerek, (Kur’ân-ı kerîmde kıyâmet
ve âhıret hâlleri) ismini vermis ve 13 Kasım 1911 ve 5 Zilka’de 1329
hicrî yılında Kastamonide basılmısdır. Simdi, bu kıymetli kitâbı yeniden
basdırmak, kitâbevimize nasîb oldu. Baska mu’teber kitâblardan
alarak sonradan yapılan açıklamalar, bir köseli parantez [ ] içine yazıl-
– 3 –
 

Benzer konular

MEHMET_1960

Çalışkan Üye
Silver
#2
dı. Din kardeslerimize bu hizmetde bulunmagı ihsân buyuran Allahü
teâlâya sonsuz sükrler olsun! Allahü teâlâ hepimize, Ehl-i sünnet
âlimlerinin bildirdigi dogru bilgileri ögrenmek ve bunlara inanmak ve
sevgili Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmın bildirdigi emrlere
ve yasaklara uyarak, iyi bir insan olmak nasîb eylesin! Iyi bir insan,
herkese iyilik eder. Kimsenin malına, canına, ırzına, nâmûsuna saldırmaz.
Devlete, kanûnlara karsı gelmez. Peygamberimiz “sallallahü
aleyhi ve sellem”
(Islâmiyyet, kılıncların gölgeleri altındadır) buyurdu.
Bunun ma’nâsı (Insanlar, devletin, kanûnların idâresi, himâyesi
altında, râhat yasarlar. Ibâdetlerini râhat yaparlar) demekdir. Devlet
ne kadar kuvvetli olursa, râhat ve huzûr da o kadar artar. Bunun için,
müslimânların devlete dâimâ yardım etmesi, vergilerini vaktinde vermesi,
tatlı dil ve güler yüz ile herkese nasîhat etmesi lâzımdır. Din
düsmanlarının yalanlarına, hîlelerine ve iftirâlarına aldanarak, dînine
ve devletine hiyânet etmekden muhâfaza buyursun! Âmîn.
Bugün, bütün dünyâdaki müslimânlar üç fırkaya ayrılmısdır. Birinci
fırka, Eshâb-ı kirâmın yolunda olan, hakîkî müslimânlardır. Bunlara
(Ehl-i sünnet)


ve (Sünnî) ve (Fırka-i nâciyye), Cehennemden kurtulan
fırka denir. Ikinci fırka, Eshâb-ı kirâma düsman olanlardır. Bunlara
(Sî’î)


veyâ (Fırka-i dâlle) sapık fırka denir. Üçüncüsü, sünnîlere ve
sî’îlere düsman olanlardır. Bunlara
(Vehhâbî) ve (Necdî) denir. Çünki
bunlar, ilk olarak Arabistânın Necd sehrinde meydâna çıkmısdır. Bunlara
(Fırka-i mel’ûne)


de denir. Çünki, bunların müslimânlara müsrik
dedikleri
(Kıyâmet ve Âhıret) ve (Se’âdet-i Ebediyye) kitâblarımızda
yazılıdır. Müslimânlara kâfir diyene Peygamberimiz la’net etmisdir.
Müslimânları bu üç fırkaya parçalayan, yehûdîlerle ingilizlerdir.
Hangi fırkadan olursa olsun, nefsine uyan ve kalbi bozuk olan, Cehenneme
gidecekdir. Her mü’min, nefsini tezkiye için, ya’nî nefsin yaratılısında
mevcûd olan küfrü ve günâhları temizlemek için, her zemân
çok
(Lâ ilâhe illallah) ve kalbini tasfiye için, ya’nî nefsden ve seytândan
ve kötü arkadaslardan ve zararlı, bozuk kitâblardan gelmis olan
küfrden ve günâhlardan kurtulmak için
(Estagfirullah) okumalıdır.
Ahkâm-ı islâmiyyeye uyanın düâsı muhakkak kabûl olur. Nemâz kılmıyanın,
açık kadınlara bakanın ve harâm yiyip içenin, ahkâm-ı islâmiyyeye
uymadıgı anlasılır. Bunların düâları kabûl olmaz.
Mîlâdî sene Hicrî semsî Hicrî kamerî
2001 1380 1422
TENBÎH


Misyonerler, hıristiyanlıgı yaymaga, yehûdîler, Talmûtu
yaymaga, Istanbuldaki Hakîkat Kitâbevi, islâmiyyeti yaymaga, masonlar
ise, dinleri yok etmege çalısıyorlar. Aklı, ilmi ve insâfı olan,
bunlardan dogrusunu iz’ân, idrâk eder, anlar. Bunun yayılmasına yardım
ederek, bütün insanların dünyâda ve âhıretde se’âdete kavusmalarına
sebeb olur. Insanlara bundan dahâ kıymetli ve dahâ fâideli bir
hizmet olamaz. Bugün hıristiyanların ve yehûdîlerin ellerindeki Tevrât
ve Incîl denilen din kitâblarının, insanlar tarafından yazılmıs olduklarını
kendi adamları da söyliyor. Kur’ân-ı kerîm ise, Allahü teâlâ
tarafından gönderildigi gibi tertemizdir. Bütün papazların ve hahamların,
Hakîkat Kitâbevinin nesr etdigi kitâbları dikkat ile ve insâf ile
okuyup anlamaga çalısmaları lâzımdır.
– 4 –
KIYÂMET ve ÂHIRET
Hamd, zâtının ebedî oldugunu bildiren Allahü teâlâya olsun.
Kendisinden baska bütün varlıkların yok olmalarını diledi. Kâfirleri
ve günâhkârları kabr azâbı ile cezâlandıracakdır. Kullarının
dünyâ ve âhıret se’âdetine kavusmaları için Peygamberleri vâsıtası
ile emrlerini ve yasaklarını bildirdi. Kullarının âhıretde azâb veyâ
mükâfât görmelerini dünyâdaki yapdıkları birkaç günlük amellerine
bagladı. Âhıret yoluna girip, rızâsına kavusmagı, seçdigi ve
sevdigi kullarına kolay eyledi.
Allahü teâlâ, sevgili peygamberi Muhammed aleyhisselâma,
Onun Âline ve Eshâbına salât ve selâm eylesin ki, onların ismlerini
müslimânlar arasında pek yüksek eyledi.
Bilmelisin ki, herseyi dirilten ve öldüren Allahü teâlâ, Âl-i Imrân
sûresinin yüzseksenbesinci ve El-Enbiyâ sûresinin otuzbesinci
ve El-Ankebût sûresinin elliyedinci âyetinin meâl-i serîfinde,
(Her
canlı ölümü tadacakdır)


buyurdu. Bununla âlemlerin üç ölümünü
bildirdi. Dünyâ âlemine gelen elbette ölür. Ceberût âlemine ve
melekût âlemine gelenler de elbette ölür. Bunlardan dünyâ âleminde
olanlar, Âdemogulları (insanlar) ile karada, denizde ve havada
olan hayvanlardır.
Melekûtî olan [ya’nî gözle görülemiyen] ikinci âlem, melekler
ile cin sınıflarının bulundugu âlemdir.
Ceberûtî olan üçüncü âlem ki, meleklerden seçilenlerin âlemidir.
Nitekim Kur’ân-ı kerîmde, Hac sûresinin yetmisbesinci âyetinde
meâlen,
(Allahü teâlâ, meleklerden ve insanlardan Peygamberler
seçdi)


buyuruldu.
Iste bu üçüncü sınıf Ceberût âleminin ehli, Kerûbiyân, Rûhâniyân,
Hamele-i Ars melekleri ve Surâdıkât-ı celâl ehli olanlardır.
Enbiyâ sûresinin ondokuz ve yirminci âyetlerinde meâlen,
(Allahü
teâlânın indinde olan öyle melekler vardır ki, kendisine ibâdetde,
kendilerini begenmezler ve hiç yorulmazlar. Gece gündüz hep
Allahü teâlâyı tesbîh ederler, usanmazlar)


buyurularak, bunları
bildirmekdedir. Allahü teâlâ onları bu âyet-i kerîme ile medh buyurmusdur.
Bunlar çok serefli olup, Cennet bagçelerinde bulunurlar.
Bunlar Kur’ân-ı kerîmde bildirilmis olup, sıfatları anlatılmıs-
– 5 –
dır. Bunlar cenâb-ı Hakka yakîn oldukları ve bulundukları mekânları
Cennet oldugu hâlde yine ölürler. Allahü teâlâya yakîn olmaları,
ölmelerine mâni’ olmaz.
Sana önce dünyâ ölümünü anlatacagım. Haber verecegim seyi
dinlemek için kulagını iyi ver ki, eger Allahü teâlâya ve Onun Resûlüne,
kıyâmet gününe ve âhırete inanıyorsan; sana insanların bir
hâlden diger bir hâle nasıl geçdiklerini nakl edip, onların hâllerini,
vasflarını haber verecegim. Çünki, bu haberler ancak delîl ve sâhid
iledir ki, anlatacaklarıma Allahü teâlâ ve Kur’ân-ı kerîm sâhiddir.
Kur’ân-ı kerîm ile Resûlullahdan “sallallahü aleyhi ve sellem” nakl
edilen sahîh hadîsler sözümü tasdîk eder. [Insân ölünce,
(Dünyâ
hayâtı)


biter. (Âhiret hayâtı) baslar. Âhiret hayâtı üç kısmdır: Tekrâr
dirilinciye kadar,
(Kabr hayâtı) dır. Sonra, (Kıyâmet hayâtı),
bundan sonra,
(Cennet ve Cehennem hayâtı) dır. Bu üçüncü hayât,
sonsuzdur.]
____________________
Dünyâda iyi, fâideli seyler, kötü, zararlı seylerle karısıkdır.
Se’âdete, râhat ve huzûra kavusmak için, hep iyi, fâideli seyleri
yapmak lâzımdır. Allahü teâlâ çok merhametli oldugu için, iyi
seyleri kötülerden ayıran bir kuvvet yaratdı. Bu kuvvete
(akl) denir.
Temiz ve saglam olan akl, bu isini, çok iyi yapar, hiç yanılmaz.
Günâh islemek, nefse uymak, aklı ve kalbi hasta yapar. Iyiyi kötüden
ayıramaz. Allahü teâlâ, merhamet ederek, bu isi kendi yapmakda,
iyi isleri Peygamberler vâsıtası ile bildirmekde ve bunları
yapmagı emr etmekdedir. Zararlı seyleri de bildirip, bunları yapmagı
yasak etmekdedir. Bu emr ve yasaklara
(Din) denir. Muhammed
aleyhisselâmın bildirdigi dîne
(Islâmiyyet) denir. Bugün,
yeryüzünde, degisdirilmemis, bozulmamıs tek din vardır. O da islâmiyyetdir.
Râhata kavusmak için, islâmiyyete uymak, ya’nî müslimân
olmak lâzımdır. Müslimân olmak için de, hiçbir formaliteye,
imâma, müftîye gitmege lüzûm yokdur. Önce kalb ile îmân etmeli,
sonra da, islâmiyyetin emr ve yasaklarını ögrenmeli ve yapmalıdır.
____________________
Süâl melekleri kabre geleler,
Nemâzını dogru kıldın mı diyeler.
Hemen kurtuldun mu sandın ölünce,
Senin için azâb hâzır diyeler.
– 6 –


- - - Updated - - -

dı. Din kardeslerimize bu hizmetde bulunmagı ihsân buyuran Allahü
teâlâya sonsuz sükrler olsun! Allahü teâlâ hepimize, Ehl-i sünnet
âlimlerinin bildirdigi dogru bilgileri ögrenmek ve bunlara inanmak ve
sevgili Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmın bildirdigi emrlere
ve yasaklara uyarak, iyi bir insan olmak nasîb eylesin! Iyi bir insan,
herkese iyilik eder. Kimsenin malına, canına, ırzına, nâmûsuna saldırmaz.
Devlete, kanûnlara karsı gelmez. Peygamberimiz “sallallahü
aleyhi ve sellem”
(Islâmiyyet, kılıncların gölgeleri altındadır) buyurdu.
Bunun ma’nâsı (Insanlar, devletin, kanûnların idâresi, himâyesi
altında, râhat yasarlar. Ibâdetlerini râhat yaparlar) demekdir. Devlet
ne kadar kuvvetli olursa, râhat ve huzûr da o kadar artar. Bunun için,
müslimânların devlete dâimâ yardım etmesi, vergilerini vaktinde vermesi,
tatlı dil ve güler yüz ile herkese nasîhat etmesi lâzımdır. Din
düsmanlarının yalanlarına, hîlelerine ve iftirâlarına aldanarak, dînine
ve devletine hiyânet etmekden muhâfaza buyursun! Âmîn.
Bugün, bütün dünyâdaki müslimânlar üç fırkaya ayrılmısdır. Birinci
fırka, Eshâb-ı kirâmın yolunda olan, hakîkî müslimânlardır. Bunlara
(Ehl-i sünnet)


ve (Sünnî) ve (Fırka-i nâciyye), Cehennemden kurtulan
fırka denir. Ikinci fırka, Eshâb-ı kirâma düsman olanlardır. Bunlara
(Sî’î)


veyâ (Fırka-i dâlle) sapık fırka denir. Üçüncüsü, sünnîlere ve
sî’îlere düsman olanlardır. Bunlara
(Vehhâbî) ve (Necdî) denir. Çünki
bunlar, ilk olarak Arabistânın Necd sehrinde meydâna çıkmısdır. Bunlara
(Fırka-i mel’ûne)


de denir. Çünki, bunların müslimânlara müsrik
dedikleri
(Kıyâmet ve Âhıret) ve (Se’âdet-i Ebediyye) kitâblarımızda
yazılıdır. Müslimânlara kâfir diyene Peygamberimiz la’net etmisdir.
Müslimânları bu üç fırkaya parçalayan, yehûdîlerle ingilizlerdir.
Hangi fırkadan olursa olsun, nefsine uyan ve kalbi bozuk olan, Cehenneme
gidecekdir. Her mü’min, nefsini tezkiye için, ya’nî nefsin yaratılısında
mevcûd olan küfrü ve günâhları temizlemek için, her zemân
çok
(Lâ ilâhe illallah) ve kalbini tasfiye için, ya’nî nefsden ve seytândan
ve kötü arkadaslardan ve zararlı, bozuk kitâblardan gelmis olan
küfrden ve günâhlardan kurtulmak için
(Estagfirullah) okumalıdır.
Ahkâm-ı islâmiyyeye uyanın düâsı muhakkak kabûl olur. Nemâz kılmıyanın,
açık kadınlara bakanın ve harâm yiyip içenin, ahkâm-ı islâmiyyeye
uymadıgı anlasılır. Bunların düâları kabûl olmaz.
Mîlâdî sene Hicrî semsî Hicrî kamerî
2001 1380 1422
TENBÎH


Misyonerler, hıristiyanlıgı yaymaga, yehûdîler, Talmûtu
yaymaga, Istanbuldaki Hakîkat Kitâbevi, islâmiyyeti yaymaga, masonlar
ise, dinleri yok etmege çalısıyorlar. Aklı, ilmi ve insâfı olan,
bunlardan dogrusunu iz’ân, idrâk eder, anlar. Bunun yayılmasına yardım
ederek, bütün insanların dünyâda ve âhıretde se’âdete kavusmalarına
sebeb olur. Insanlara bundan dahâ kıymetli ve dahâ fâideli bir
hizmet olamaz. Bugün hıristiyanların ve yehûdîlerin ellerindeki Tevrât
ve Incîl denilen din kitâblarının, insanlar tarafından yazılmıs olduklarını
kendi adamları da söyliyor. Kur’ân-ı kerîm ise, Allahü teâlâ
tarafından gönderildigi gibi tertemizdir. Bütün papazların ve hahamların,
Hakîkat Kitâbevinin nesr etdigi kitâbları dikkat ile ve insâf ile
okuyup anlamaga çalısmaları lâzımdır.
– 4 –
KIYÂMET ve ÂHIRET
Hamd, zâtının ebedî oldugunu bildiren Allahü teâlâya olsun.
Kendisinden baska bütün varlıkların yok olmalarını diledi. Kâfirleri
ve günâhkârları kabr azâbı ile cezâlandıracakdır. Kullarının
dünyâ ve âhıret se’âdetine kavusmaları için Peygamberleri vâsıtası
ile emrlerini ve yasaklarını bildirdi. Kullarının âhıretde azâb veyâ
mükâfât görmelerini dünyâdaki yapdıkları birkaç günlük amellerine
bagladı. Âhıret yoluna girip, rızâsına kavusmagı, seçdigi ve
sevdigi kullarına kolay eyledi.
Allahü teâlâ, sevgili peygamberi Muhammed aleyhisselâma,
Onun Âline ve Eshâbına salât ve selâm eylesin ki, onların ismlerini
müslimânlar arasında pek yüksek eyledi.
Bilmelisin ki, herseyi dirilten ve öldüren Allahü teâlâ, Âl-i Imrân
sûresinin yüzseksenbesinci ve El-Enbiyâ sûresinin otuzbesinci
ve El-Ankebût sûresinin elliyedinci âyetinin meâl-i serîfinde,
(Her
canlı ölümü tadacakdır)


buyurdu. Bununla âlemlerin üç ölümünü
bildirdi. Dünyâ âlemine gelen elbette ölür. Ceberût âlemine ve
melekût âlemine gelenler de elbette ölür. Bunlardan dünyâ âleminde
olanlar, Âdemogulları (insanlar) ile karada, denizde ve havada
olan hayvanlardır.
Melekûtî olan [ya’nî gözle görülemiyen] ikinci âlem, melekler
ile cin sınıflarının bulundugu âlemdir.
Ceberûtî olan üçüncü âlem ki, meleklerden seçilenlerin âlemidir.
Nitekim Kur’ân-ı kerîmde, Hac sûresinin yetmisbesinci âyetinde
meâlen,
(Allahü teâlâ, meleklerden ve insanlardan Peygamberler
seçdi)


buyuruldu.
Iste bu üçüncü sınıf Ceberût âleminin ehli, Kerûbiyân, Rûhâniyân,
Hamele-i Ars melekleri ve Surâdıkât-ı celâl ehli olanlardır.
Enbiyâ sûresinin ondokuz ve yirminci âyetlerinde meâlen,
(Allahü
teâlânın indinde olan öyle melekler vardır ki, kendisine ibâdetde,
kendilerini begenmezler ve hiç yorulmazlar. Gece gündüz hep
Allahü teâlâyı tesbîh ederler, usanmazlar)


buyurularak, bunları
bildirmekdedir. Allahü teâlâ onları bu âyet-i kerîme ile medh buyurmusdur.
Bunlar çok serefli olup, Cennet bagçelerinde bulunurlar.
Bunlar Kur’ân-ı kerîmde bildirilmis olup, sıfatları anlatılmıs-
– 5 –
dır. Bunlar cenâb-ı Hakka yakîn oldukları ve bulundukları mekânları
Cennet oldugu hâlde yine ölürler. Allahü teâlâya yakîn olmaları,
ölmelerine mâni’ olmaz.
Sana önce dünyâ ölümünü anlatacagım. Haber verecegim seyi
dinlemek için kulagını iyi ver ki, eger Allahü teâlâya ve Onun Resûlüne,
kıyâmet gününe ve âhırete inanıyorsan; sana insanların bir
hâlden diger bir hâle nasıl geçdiklerini nakl edip, onların hâllerini,
vasflarını haber verecegim. Çünki, bu haberler ancak delîl ve sâhid
iledir ki, anlatacaklarıma Allahü teâlâ ve Kur’ân-ı kerîm sâhiddir.
Kur’ân-ı kerîm ile Resûlullahdan “sallallahü aleyhi ve sellem” nakl
edilen sahîh hadîsler sözümü tasdîk eder. [Insân ölünce,
(Dünyâ
hayâtı)


biter. (Âhiret hayâtı) baslar. Âhiret hayâtı üç kısmdır: Tekrâr
dirilinciye kadar,
(Kabr hayâtı) dır. Sonra, (Kıyâmet hayâtı),
bundan sonra,
(Cennet ve Cehennem hayâtı) dır. Bu üçüncü hayât,
sonsuzdur.]
____________________
Dünyâda iyi, fâideli seyler, kötü, zararlı seylerle karısıkdır.
Se’âdete, râhat ve huzûra kavusmak için, hep iyi, fâideli seyleri
yapmak lâzımdır. Allahü teâlâ çok merhametli oldugu için, iyi
seyleri kötülerden ayıran bir kuvvet yaratdı. Bu kuvvete
(akl) denir.
Temiz ve saglam olan akl, bu isini, çok iyi yapar, hiç yanılmaz.
Günâh islemek, nefse uymak, aklı ve kalbi hasta yapar. Iyiyi kötüden
ayıramaz. Allahü teâlâ, merhamet ederek, bu isi kendi yapmakda,
iyi isleri Peygamberler vâsıtası ile bildirmekde ve bunları
yapmagı emr etmekdedir. Zararlı seyleri de bildirip, bunları yapmagı
yasak etmekdedir. Bu emr ve yasaklara
(Din) denir. Muhammed
aleyhisselâmın bildirdigi dîne
(Islâmiyyet) denir. Bugün,
yeryüzünde, degisdirilmemis, bozulmamıs tek din vardır. O da islâmiyyetdir.
Râhata kavusmak için, islâmiyyete uymak, ya’nî müslimân
olmak lâzımdır. Müslimân olmak için de, hiçbir formaliteye,
imâma, müftîye gitmege lüzûm yokdur. Önce kalb ile îmân etmeli,
sonra da, islâmiyyetin emr ve yasaklarını ögrenmeli ve yapmalıdır.
____________________
Süâl melekleri kabre geleler,
Nemâzını dogru kıldın mı diyeler.
Hemen kurtuldun mu sandın ölünce,
Senin için azâb hâzır diyeler.
– 6 –
 

MEHMET_1960

Çalışkan Üye
Silver
#3
BIRINCI FASL
Allahü teâlâ, Âdem aleyhisselâmı yaratınca, belini kudretiyle
mesh buyurdugu zemân, ondan iki avuç aldı. Birisini sag tarafından,
digerini ise sol tarafından aldı. Her insanın zerresini birbirinden
ayırdı. Âdem aleyhisselâm onlara bakdı ki, onların zerreler gibi
oldugunu gördü. El-Vâkı’a sûresindeki bir âyet-i kerîmede meâlen,
(Iste bu sagdakiler Cennet ehlinin amelini yapacaklarından,
Cennetlik olanlardır. Bana bunların amellerinden bir fâide ve zarar
yokdur. Bu soldakiler Cehennem ehlinin amelini yapacaklarından,
Cehennemlik olanlardır. Bana bunlardan da bir fâide ve bir

zarar yokdur)
buyuruldu.
Âdem “aleyhisselâm” Allahü teâlâya,
(Yâ Rabbî! Cehennem

ehlinin ameli nedir?)
diye sordu. Allahü teâlâ da, (Bana sirk kosmak
ve gönderdigim Peygamberlere inanmamak ve ilâhî kitâblarımda
(Peygamberlere verilen kitâblar)
olan emr ve nehyimi tutmayıp,

bana isyân etmekdir)
buyurdu.
Bunun üzerine Âdem aleyhisselâm, Allahü teâlâya düâ ederek,
(Yâ Rabbî! Bunları kendilerine sâhid kıl. Umulur ki, Cehennem
ehli ameli islemezler) dedi. Allahü teâlâ da, nefslerini sâhid yapıp

(Ben sizin Rabbiniz degil miyim?)
buyurdu. Hepsi, (Rabbimizsin.
Biz sehâdet eyledik) dediler. Allahü teâlâ, melekleri ve Âdemi
“aleyhisselâm” de sâhid tutdu ki, onlar Allahü teâlânın rubûbiyyetini
ikrâr etdiler. Bu sözlesmeden sonra, onları tekrar eski mekânlarına
gönderdi. Çünki bunların hayâtları yalnız rûhânî bir hayât
idi. Cismânî bir hayât degildi. Allahü teâlâ bunları Âdem aleyhisselâmın
sulbüne yerlesdirdi. Rûhlarını kabz edip, arsın hazînelerinden
birinde muhâfaza kıldı.
Bir babanın nutfesi ananın rahminde karar edip, çocugun cismânî
sûreti temâm oldugu zemân, henüz ölüdür. Melekûtî bir cevheri
oldugundan, cesedin fenâlasması men edildi. Allahü teâlâ
rahmde ölü olan bu çocuga rûh vermeyi murâd buyurdugunda, arsın
hazînelerinde bir müddet gizleyip muhâfaza buyurdugu rûhu, o
cesede iâde eder. Çocuk o zemân hareket etmeye baslar. Çok çocuk
vardır ki, anne karnında hareket eder. Vâlidesi ba’zan isitir.
Ba’zan isitmez. Allahü teâlânın rûhlara,
(Ben sizin rabbiniz degil

miyim)
diye sordugu mîsâkdan (sözlesmeden) sonraki ölüm ya’nî,
rûhunu arsın hazînelerine göndermesi birinci ölüm ve simdiki ana
karnındaki hayât, ikinci hayâtdır.
– 7 –
IKINCI FASL
Bundan sonra, Allahü teâlâ, insanı hayâtı boyunca, dünyâda
durdurur. Belli olan eceli gelinceye kadar ve rızkı tükeninceye kadar
ve ezelde takdîr edilmis olan amelleri bitinceye kadar, dünyâda
durur. Dünyâdaki ölümü yaklasdıgı vakt, dört melek gelir. Bunların
biri, rûhunu sag ayagından ve biri sol ayagından ve biri sag elinden
ve biri sol elinden çekerler. Çok def’a, rûhu gargara hâline gelmezden
evvel
(Âlem-i melekûtî)yi görmege baslar. Melekleri, yapdıkları
islerin hakîkatini, âlemlerinde durdukları hâl üzere görür.
Eger dili söyler ise, onların vücûdünü haber verir. Çok def’a da,
gördügü seyleri, seytânın bir isi zan eder. Lisânı tutuluncaya kadar
hareketsiz kalır. Bu hâlde, yine melâike rûhunu parmak uçlarından
çekerler. Solugu ise, sanki saka kırbasından su bosalır gibi, gırıl gırıl
öter. Fâcirin rûhu da yas keçeye takılmıs olan diken çekilir gibi
çıkarılır ki, bunu insanların en üstünü olan Peygamberimiz “sallallahü
aleyhi ve sellem” haber verdi. Bu hâlde ölü karnını diken ile
dolu zân eder. Rûhunu da, sanki bir igne deliginden çıkıyor ve gök
yere bitisiyor ve kendisi arasında kalıyor zan eder.
Hazret-i Kâ’bdan “radıyallahü anh”, ölüm nasıl oluyor diye süâl
olundu. Buyurdu ki: (Bir diken dalını bir kisinin içerisine koymuslar.
Ve kuvvetli bir kimse onu çekiyor. Kesdigini kesiyor. Kalan
kalıyor gibi buldum).
Peygamberlerin efendisi “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu
ki,
(Elbette ölüm acılarından birinin siddeti, üçyüz kerre kılınç
vurmakdan dahâ siddetlidir).
Iste bu zemânda insanın cesedi terler. Gözleri sür’at ile iki tarafa
gider. Burnunun iki tarafı çekilir. Gögüs kemikleri kalkar, solugu
kabarır, benzi sararır. Âise-i sıddîka “radıyallahü anhâ” vâlidemiz,
Resûlullah kucagında iken, bu hâli görünce, gözünden yas
dökerek su meâlde si’r söyledi:
(Nefsimi sana fedâ ederim yâ Resûlallah ki, seni fenâ hareketlerden
birsey kederlendirmedi, incitmedi. Bu zemâna kadar seni
cin de çarpmadı. Birseyden dahî korkmadın. Simdi ne oldu ki, güzel
yüzün inci gibi terle örtülmüs görüyorum. Her ölünün rengi soldugu
hâlde, senin mubârek yüzünün nûrları hakîkaten her tarafı
aydınlatıyor.)
Rûhu kalbe gelince dili tutulur. Hiç kimse rûhu gögsüne gelmis
iken konusamaz. Bunun iki sebebi vardır. Biri, is gâyet büyük oldugundan,
gögüs nefeslerle sıkısıp, daralmısdır.
Görmezmisiniz, insanın gögsüne vurulsa bayılır. Ancak az sonra
söze kâdir olur. Çok kerre de söyliyemez. Insanın neresine vu-
– 8 –
rulsa seslenir. Gögsüne vurulsa, hemen sessiz ölü gibi düser.
Ikinci sebebi de, ses akcigerlerinden dısarı çıkan havanın hareketinden
hâsıl oluyor idi. Bu soluk ise kalmadı. Nefes alıp veremedigi
için, bedenin harâreti kalmaz, sogur. Bu zemânda mevtâların
hâlleri muhtelif olur.
Ba’zıları vardır ki, melek zehr ile su verilmis kızgın demir ile
vurur. Hemen rûh kaçar, hârice çıkar. Melek onu eline alır, civa gibi
titremeye baslar. Çekirge kadar insan seklinde olur. Sonra melek
onu zebânîye (azâb yapıcı melege) teslîm eder.
Ba’zı mevtâ vardır ki, rûhu azar azar çekilir. Tâ ki, bogazında
tutulur. Bogazında da kalmaz. Ancak kalbe baglı olarak kalır. Bu
zemânda, melek zehrli kızgın demir ile vurur. Zîrâ, o demirle vurmayınca,
rûh kalbden ayrılmaz. Bu demirle vurmanın sebebi, demir
ölüm denizine daldırılmısdır. Kalb üzerine konulunca, diger
yerlerine de sirâyet eden zehr gibi olur. Zîrâ, hayâtın sırrı ancak
kalbdedir. Onun sırrı ancak dünyâ hayâtında te’sîr eder. Bunun
için, ba’zı kelâm âlimleri (hayât rûhun gayrıdır) ve (hayâtın ma’nâsı,
rûhun beden ile karısmasıdır) dediler.
Rûh çekilip, son bagı kopacagı zemân, kendisine birçok fitneler
ârız olur. Bu, ol fitnelerdir ki, iblîs a’vânını (yardımcılarını) hâssaten
o kimseye musallat eder. O hâlde iken o insana gelirler ve
onun anası ve babası ve kardesi ve kızkardesi ve sevdigi kimselerden
vefât etmis olanlar sûretinde görünürler ve ona derler ki:
(Ey filân! Sen ölüyorsun. Biz, bu hâlde seni geçdik. Sen yehûdî
dîninde olarak öl. Bu din, Allah indinde, makbûl olan hak dindir).
Eger bunların sözlerine aldanmaz, dinlemez ise, yanından giderler.
Baskaları gelip, derler ki, (Sen nasrânî (hıristiyan) olarak öl! Zîrâ
o din Mesîhin, ya’nî Îsâ aleyhisselâmın dînidir ki, Mûsâ aleyhisselâmın
dînini, nesh etmisdir.) Böylece, her milletin dinlerini ona
söylerler. O zemânda, Cenâb-ı Hakkın sasırmasını diledigi kimse sasırır.
Iste bu;
(Ey bizim Rabbimiz! Dünyâda iken bize îmân verdigin

gibi, ölürken de kalblerimizi sasırtma)
meâlindeki Âl-i Imrân sûresinin
sekizinci âyet-i kerîmesinin haber verdigi hâldir.
Cenâb-ı Hak bir kuluna hidâyet ve îmânda sebâtını dilerse, o
kimseye rahmet-i ilâhiyye gelir. Ba’zıları, bu rahmetden maksad
Cebrâîl aleyhisselâmdır, dediler.
Rahmet-i ilâhiyye, seytânı uzaklasdırıp, hastanın yüzünden o
yorgunlugu giderir. O zemân insan ferahlar, güler. Çok kimselerin
bu hâlde güldügü görülür ki, Allahü teâlâ tarafından rahmet gelmesi
ile onu müjdeleyip, (Beni bilir misin, ben Cebrâîlim. Bunlar ise,
senin düsmanların olan seytânlardır. Sen Millet-i Hanîfiyye ve dîn-i
– 9 –
Muhammediyye üzre vefât et!) der. Insana iste bu melekden dahâ
çok sevgili ve ferahlandırıcı bir sey yokdur.
(Yâ Rabbî, bize rahmetini

ihsân eyle. Ihsân sâhibi ancak sensin)
meâl-i serîfindeki, Âl-i
Imrân sûresi sekizinci âyet-i kerîmesi, bu hâli haber vermekdedir.
Ba’zı kimseler vardır ki, ayakda nemâz kılarken vefât eder.
Ba’zısı uykuda iken, ba’zısı, bir seyle mesgûl iken, ba’zısı da, çalgı
ve oyunlara dalmıs iken, kimisi de, serhos iken, ansızın vefât eder.
Ba’zı kimselere, rûhu çıkarken kendinden evvel geçen tanıdıkları
gösterilir. Bunun için, etrâfında olan kimselere bakar. Bu zemânda,
o kimse için horuldamak olur ki, insandan baska hersey onu isitir.
Insan isitmis olsa, elbette helâk olur, korkudan ölürdü.
Ölünün his duygularından en son gayb edecegi sey isitmesidir.
Zîrâ rûh kalbden ayrıldıgı vakt yalnız görmesi bozulur. Fekat isitmek,
rûh kabz oluncaya kadar gayb olmaz. Bunun için Fahr-i âlem
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” efendimiz,
(Ölüm hastalıgında
olanlara sehâdeteyn-i kelimeteyn ki, “Lâ ilâhe illallah Muhammedün

Resûlullah”dır. Bu kelimeyi telkin ediniz!)
buyurmusdur.
Ölüm hâlinde olanın yanında çok söz söylemekden de nehy buyurmusdur.
Çünki o zemân, insan siddetli sıkıntı içindedir.
Eger ölünün agzından tükrügü akmıs, dudagı sarkmıs, yüzü kararmıs,
gözü dönmüs ise, bilmis ol ki, o sakîdir. Âhıretdeki sekâvetini
görmüsdür.
Eger görür isen ki, agzı açık, sanki gülüyor, yüzü gülümsiyor,
gözü dahî kırpık gibidir. Bilmis ol ki, o kimse âhıretde kavusacagı
sürûr ile tebsir (müjde) olunmusdur.
Melekler, bu rûhu Cennet ipeklerinden bir ipege sararlar. O
sa’îd olan kimsenin rûhu, bal arısı kadar insan seklindedir. Aklından
ve ilminden hiçbirsey gayb etmemisdir. Dünyâda ne yapmıs ise,
hepsini bilir. O melekler, bu rûhla berâber semâya dogru uçarak
yükselirler. Bu yükselmeyi ba’zı ölü bilir, ba’zı ölü ise bilmez. Böylece,
önceki geçmis Peygamberlerin “aleyhimüsselâm” ümmetlerini
ve yeni ölmüs olanları, bir yere yayılmıs olan çekirgeler gibi görerek
geçerler ve birinci kat semâ olan dünyâ semâsına varırlar.
Bu meleklerin basında olan Cebrâîl “aleyhisselâm”, dünyâ semâsına
çıkar. Kimsin diye sorulur. Ben Cebrâîlim, yanımdaki de filândır,
diyerek o kimsenin güzel ve sevdigi ismleri ile haber verir.
Dünyâ semâsının bekçileri olan melekler, (Bu ne iyi bir kimsedir
ki, i’tikâdı, inancı güzel idi. Ve hiç sübhesi yokdu) derler.
Bundan sonra ikinci kat semâya çıkarlar. Kimsin denir. Cebrâîl
“aleyhisselâm” birinci kat semâdaki meleklere söyledigi sözünü
tekrâr eder. Ikinci kat semâdaki melekler, o sâlih rûha, (Hos safâ
– 10 –
 

MEHMET_1960

Çalışkan Üye
Silver
#4
geldi. Dünyâda iken nemâzlarını bütün farzlarına riâyet ederek
edâ ederdi) derler.
Sonra geçer, üçüncü kat semâya ulasırlar. Kimsin denir. Cebrâîl
“aleyhisselâm” dahâ önce söylediklerini tekrâr eder. Bunun üzerine
(Malının hakkını muhâfaza edip zekâtını, tarladan aldıgı mahsûlün
usrunu emr olunan kimselere seve seve verip, hiç esirgemeyen
bu zât hos ve safâ geldi) denir. Oradan da geçerler.
Dördüncü kat semâya varırlar. Kimsin denir. Dahâ önce söyledigi
gibi cevâb verir. (Dünyâda, Ramezân orucunu tutup da, orucu
bozan seylerden ve yabancı kadınlarla görüsmekden ve harâm
yimekden kendini muhâfaza eden kimse, hos ve safâ geldi) denir.
Sonra geçerler. Besinci kat semâya varırlar. Kimsin denir. Dahâ
önce söyledigi gibi cevâb verir. (Farz oldugu zemân haccını riyâsız
ve Allahü teâlâ için edâ eden kimse hos ve safâ geldi) denir.
Sonra geçerler. Altıncı kat semâya varırlar. Kimsin denir. Evvelce
vermis oldugu cevâbı verir. (Seher vaktlerinde çok istigfâr
eden, gizli çok sadaka veren ve yetimlere yardım eden zât, hos, safâ
geldi) denir.
Oradan da geçerek (Surâdikât-i celâl) denilen, celâl perdelerinin
bulundugu bir makâma varırlar. Kimsin diye sorulunca, öncekiler
gibi cevâb verir. Yine (Hos ve safâ geldi. Çok istigfâr edip,
[çoluk çocuguna ve sözü geçenlere] emr-i ma’rûf yapan, Allahü teâlânın
dînini, Onun kullarına ögreten, miskinlere [ve darda kalanlara]
yardım eden, sâlih kula ve güzel rûha merhabâlar olsun) denir.
Sonra meleklerden bir cemâ’ate ugrarlar ki, hepsi onu Cennet
ile müjdeleyip, onunla müsâfeha ederler.
Sonra (sidret-ül-müntehâya) kadar giderler. Yine kimdir diye
sorulunca, öncekiler gibi cevâb verir. (Hos safâ geldi. Her iyiligini
Allahü teâlânın rızâsı için yapan zâta merhabâ) denir.
Bundan sonra ates tabakasından geçer. Sonra nûr, zulmet, su
ve kar tabakalarından geçer. Sonra soguk denizine ugrar ve geçerler.
Her tabakanın birbirine uzaklıgı bin senelik yoldur.
Sonra Ars-ur-Rahmân üzerine örtülmüs olan perdeler açılır ki,
seksen bin perdedir. Her perdede seksen bin serefe vardır. Her serefede
bin kamer ya’nî ay vardır ki, Allahü teâlâyı tehlîl ve tesbîh
ederler. Onlardan bir kamer dünyâda görünse, nûru âlemi yakar
ve herkes Allahü teâlâdan baska olarak ona ibâdet ederdi. Bu zemânda,
perde arkasından bir münâdî nidâ eder ki, bu getirdiginiz
rûh kimdir? Cebrâîl “aleyhisselâm” filân oglu filândır, der.
Allahü teâlâ, (Bunu yakınlasdırın. Ve sen ne güzel kulumsun
buyurur.) Allahü teâlânın huzûr-i ma’neviye-i ilâhiyyesinde dur-
– 11 –
dugu vakt, ba’zı levm-ü itâb (azarlamak) ile Hak teâlâ onu utandırır.
Hattâ o kul, zan eder ki, hakîkaten helâk oldu. Sonra, Cenâb-ı
Hak onu afv eder.
Nitekim Kâdî Yahyâ bin Eksem hazretlerinden rivâyet olundu.
Vefâtından sonra rüyâda görülüp de süâl olundu ki, Hak teâlâ sana
ne mu’âmele eyledi. Yahyâ bin Eksem, (Allahü teâlâ beni manevî
huzûrunda durdurdu. Ey Seyh-i Sû [ya’nî fenâ ihtiyâr]! Sen
sunu ve bunu islemedin mi? buyurdu. Allahü teâlânın yapdıklarımı
bildigini anladıgım zemân, beni korku kapladı ve yâ Rabbî,
böyle süâl soracagını bana dünyâda bildirmediler, dedim. (Sana
nasıl bildirildi) buyurdu. Ben de, bana Mu’ammer, Imâm-ı Zührîden,
o da Urveden, o da Âise-i Sıddîka “radıyallahü anhâ”dan, O
da hazret-i Peygamberden “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, O da
hazret-i Cibrîlden, O da Zât-i teâlâdan haber verdiler. Raûf ve rahîm
olan Allahü teâlâ, (Ben azîmüssan, islâmda agaran saç ve sakala
azâb etmekden hayâ ederim) buyurdu; dedim. O zemân Allahü
teâlâ buyurdu ki, (Sen ve Mu’ammer ve Imâm-ı Zührî ve Urve
ve Âise ve Muhammed aleyhisselâm ve Cibrîl sâdıksınız. Ben de
seni magfiret etdim.)
[Kâdî Yahyâ bin Eksem “rahmetullahi aleyh” Bagdâdda kâdî
iken 242 [m. 856] de Medînede vefât etdi. Sâfi’î fıkh âlimi idi. (Tenbîh)
adındaki kitâbı meshûrdur.
Mu’ammer bin Müsennâ, Ebû Ubeyd-i Nahvi adı ile meshûrdur.
Edib idi. 110 da Basrada tevellüd, 210 [m. 825] da vefât etdi.
Hâricî idi. Çok kitâb yazdı. Hadîs ve târîh âlimi idi.
Muhammed bin Müslim Zührî tâbiîndendir. Kitâblarını dıvar
gibi dizip, içine kapanarak okumakla vakt geçirirdi. Zevcesi bir
gün (Bu kitâblar bana üç ortakdan dahâ siddetlidir) demisdi. 124
[m. 741] de vefât etdi “rahime-hullahü teâlâ”.
Urve bin Zübeyr, Zübeyr bin Avvâmın ikinci ogludur. Esmâ
bint-i Ebî Bekrin ogludur. Fukahâ-i seb’adan biridir. Âiseden “radıyallahü
anhâ” çok hadîs-i serîf bildirdi. 22 de tevellüd, 93 de Medînede
vefât etdi “rahime-hullahü teâlâ”.]
Yine, Abdül’azîz ibni Nübâte rü’yâda görülüp, Allahü teâlâ
hazretleri sana nasıl mu’âmele buyurdu diye sorulunca, Allahü teâlâ
bana buyurdu ki, (Sen su kimse degilmisin ki, sözünü kısaltır.
Ve sana bu ne güzel fesâhatli söz söyler denilsin diye konusurdun.)
Ben de, (yâ Rabbî! Yüce zâtını noksan sıfatlardan tenzîh ve
takdîs ederim ki, ben hakîr kulun, dünyâda zât-i rubûbiyyetini
vasf ve medh ve senâ ederdim.) (Öyle ise, dünyâda dedigin gibi
vasf eyle) buyurdu. Ben dahî, (Önce yokdan yaratan, onların yine
– 12 –
rûhlarını kabz ederek öldürür. Onlara nutk (konusma hassası) veren,
yine nutklarını yok eder. Yok etdigi gibi, sonra yine yokdan
îcâd eder. Insan öldükden sonra, uzvlarını birbirinden ayırdıgı gibi,
onları yine kıyâmet günü cem’ eder) dedim. Günâhları afv edici
olan Allahü teâlâ, (Dogru söyledin. Git ben de seni magfiret etdim)
buyurdu dedi. [Ibni Nübâte sâir olup, divânı vardır. 405 [m.
1014] de Bagdâdda vefât etdi.]
Mensûr bin Ammâr da “rahmetullahi aleyh”, rü’yâda görülüp,
Allahü teâlâ sana ne mu’âmele buyurdu diye sorulunca, söyle cevâb
verdi. Cenâb-ı Hak, beni ma’nevî huzûrunda durdurup, (Bana
ne ile geldin ey Mensûr) buyurdu. Ben de, yâ Rabbî, otuzaltı hac
ile geldim. (Onlardan hiçbirini kabûl etmedim. Ne ile geldin?) buyurdu
Ben de; yâ Rabbî, senin rızân için, okudugum üçyüzaltmıs
hatm-i serîf ile geldim. (Onlardan hiçbirini kabûl etmedim. Ne ile
geldin, ey Mensûr?) buyurdu. Ben de yâ Rabbî, rahmetin ile geldim,
dedim. Bunun üzerine, Allahü teâlâ da, (Iste simdi bana geldin,
git ben de seni magfiret etdim) buyurdu dedi.
Bu hikâyelerin çogu ölümün korkulu hâllerini haber verir. Ben
sana, Allahü teâlânın yardımı ile, söz dinleyecek kimselerin uyabilecekleri
seyleri haber verdim. Ba’zı insanlar vardır ki, kürsîye
ulasdıkları zemân bir nidâ isitir. Ve orada, onu geri çevirirler.
Ba’zıları da, perdelerden geri çevrilir. Allahü teâlânın huzûruna
ulasanlar, Ârif-i billâh olanlardır, ya’nî Evliyâ-i kirâmdır. Vilâyetin
dördüncü derecesi ve dahâ üst makâmlarında olan kimselerin dısındakiler,
Allahü teâlânın huzûruna ulasamazlar.
____________________
Beterdir günbegün hâlim, begâyet, yâ Resûlallah!
Düzelsin artık ef’âlim, inâyet yâ Resûlallah!
Azıtdı bu denî nefsim, beni seytâna uydurdu.
Ne mümkin bunca isyânla, dehâlet yâ Resûlallah!
Aceb kâbil mi kurtulmak, hevây-i nefs-ü seytândan?
Erismezse, eger senden, hidâyet yâ Resûlallah!
Gelince feyz-ü ihsânın, günâhkâr kimseye bir ân,
Onun râhı, dü-âlemde, selâmet yâ Resûlallah!
Emri, nehyi ta’zîm etdim, harâma demedim halâl.
Her günâhın sonu oldu, nedâmet yâ Resûlallah!
Ey ins-ü cinnin Resûlü, insanların en üstünü,
Ihlâsıma bagısla kıl, sefâ’at yâ Resûlallah!
– 13 –
 

Ziyaretçilerden Sorular

G
  • Cevaplanmamış Konu
SORU Hello
Cevaplar
0
Görüntüleme
113
K
Cevaplar
0
Görüntüleme
38
J
Cevaplar
0
Görüntüleme
35
Jacobwooda