Emine Şenlikoğlu'nun kitaplarının hikayesi

Elt_

Acemi Üye
Silver
#1


Maria’nın yazılış hikayesiyle bir kitap olur aslında.

1992 yılında Almanya’da tanıştım romanın kahramanıyla. Çok yaşlıydı ve orta derecede Türkçe biliyordu. Bana Mustafa Kemal’in beraber yaşadığı Fikriye’nin arkadaşı olduğunu, verem olduğu için Mustafa Kemal tarafından Almanya’ya gönderildiğini, Fikri’ye tedavi görürken Mustafa Kemal’in evlendiğini, Fikriye’nin Almanya’da gazetede okuyunca dayanamayıp Türkiye’ye geldiğini ve sonrasını anlattı. Babasının ve Mısırlı sevdiğiyle arasındaki dizi dizi olayları da.

İnanamadım. Notlarımı almayı da ihmal etmedim. Uzun zaman geçti aradan. Ben bu olayı unutmuştum. Bir gün eski eserler müzesinde bir konuda araştırma yapıyordum, birde baktım 1930’ların 40’ların gazetelerinde Fikriye. İnanılır gibi değildi. Türkiye’de hiç yazılmamış, televizyona çıkarılmamış bir olay. Ve Maria’nın anlattıkları tamamen doğru. Hemen romanı yazdım. Benden yıllar sonra Can Dündar Fikriye’nin belgeselini yaptı. Reklamında Türkiye’de ilk kez medyada yayınlandığını daha önce bu konuyu hiç kimsenin yazmadığını söylüyordu. Tabi yıllar önce Maria’yı okuyanlar bu ifadeye şaşırmışlardır. 2006’da da bir başka medya organı aynı şeyi yaptı. Fakat hâlâ kimse farkında değil Fikriye olayını detaylarıyla romanlaştıran ilk kalem benim kalemimdir. Maria’da çok ilginç olaylarda var. Böylece romanlaştı. Dönemin Fatih Cumhuriyet savcısı ifademi aldı. Fakat benim hiç bir şey uydurmadığımı, delillerimi devlet kütüphanesinden elde ettiğimi ispat ettim. O yıllar, bizim, Mustafa Kemal’e hakaret ettiğimiz iddia ediliyordu.

Bu roman çok tutuldu. Hâlâ baskıya devam ediliyor. Maria’nın şahsiyeti okuyucuyu çok etkiledi. Önce beni etkilemişti, yazarken çok zevkle ve heyecan duyarak yazdım. Yalnız bir hata yapmışım, Maria’nın anlattıklarına sadık kalmak adına hep kötü Hıristiyanlar yer aldı Maria’da. Yıllar sonra bu hatamı farkedip aynı kitabın girişinde Müslümanlara düşmanlık yapmayan Hırıstiyanlardan özür diledim. Ötekilerden ise ölümüne özür dilemem.

Velhasılı Maria’nın yazılış hikayesi Maria ile tanışmamızla başladı. Bana bu olayı anlatırken, ikide bir vayy demek yıllar sonra bir Türkle karşılaşmak ve hayatımı, anlatmak varmış kaderimde.” derdi.

Bir Türk gencine âşık olan Maria’nın Türkiye’ye gelip Türk genci arayışıyla renklenen romanı özellikle gençler çok sevdi ve Müslümanlar üzerine kurulan tuzaklardan azda olsa haberdar oldu.





İşte hikâyesini nasıl anlatacağımı düşündüğüm en önemli romanlarımdan biri.

Yazılış hikayesi öyle ilginç ki, neresinden başlayacağımı cidden şaşırıyorum.

İmamın manken kızı Avustural’yada doğdu.

Çin İşkencesi’nin hikayesini okuyacaksınız. Onun hikayesi Melberun’dan binlerce kilometre ötede doğmuştu. Bir gurup Melbourn’a gece yarısı döndük, kaldığımız eve geldiğimizde onlarca kadının-kızın beni beklediğini gördüm. Çok yorgundum. Yatsı namazını kılıp yatmayı düşünüyordum, fakat misafirleri görünce plan değişti. Uçakla gitmiş, minibüsle dönmüştük. Çok zor geçen bir yolculuğumuz oldu. Kardeşlerim de benim bir şeyler anlatmamı istiyordu. Ben de, “Kızlar, size beklediğiniz konuşmayı yapamam. Ama ilginç bir olay yaşadım, Çin İşkencesi isimli bir roman doğdu. Konu öyle geliştiki, hayatımın en unutulmaz günlerinden birini yaşadım.” deyip sırası geldiğinde size de anlatacağım, Çin İşkencesi’nin doğuş hikayesini anlattım. Dinleyenlerden biri bir genç kızı gösterip, “Bu genç kızın hayatı da çok güzel roman olur.” dediler. “O halde sizce mahsuru yoksa siz anlatın ben dinleyeyim” dedim. Özetle dinledim hayatını.

Bir zamanlar Türkiye’de meşhur bir mankenmiş. İslâm’a dönüş yapmış. fakat dönüşü çok ilginç. Daha sonraki günlerde detaylarıyla saatlerce ve de günlerce konuştuk. Notlarımı aldım.

İslâm’a şöyle dönmüş.

Bir Hıristiyanla evlenmiş. Evlendikten sonra “Eyvah! Çocuğumuz olunca adını Hıristiyan adı mı koyacağız!” Eşimin mutlaka Müslüman olması gerekir, demiş. Dînî kitaplar almış. (Detayları imamın manken kızında) eşine okuyormuş. Bu arada kendisi bir çok ülkeye gitmiş eşine İslâm’ı anlatmaya çalışırken kendisi mankenliğe devam etmekteymiş. Haftalarca kitap okumuş eşine. Okuduğu kitap da ingilizceymiş. Çince’ye çeviri yaparak anlatıyormuş. Eşine okudukça, bir de bakmış ki, kendisi meğer Müslüman değilmiş ama kendisini Müslüman sanıyormuş.

Feci çarpılmış genç kız.

Birden bire kendine doğru yürümeye başlamış. Hani “Allah’ı arayan kendine doğru gitsin.” tavsiyesi var ya... Ve genç kız dindarlaşmış. Sonra neler olmuş neler. Özlem Süsler’in hayatında. Tamamen romanı onun hayatıyla ilgili yazacaktım. Gazete resimlerini ve çeşitli dökümanları aldım. Annesinin hayatı da bir kitaplıktı onu da dinledim.

Derken Türkiye’ye döndük.

Avusttural’ya bana hayırlı gelmiş görünüyor. Üç kitabım orda doğdu. Uzaktaki Çığlıklar, İmamın Manken Kızı ve Çin İşkencesi.

İstanbul’a döndükten sonra bir genç kızla tanıştım. İmamın manken kızı Fatma’ydı bu.

Fatma’nın hayatını dinleyince, değiştirdik romanın kurgusunu. Müsadenizle o bölüme girmeyeyim, Romanı okuyacaklar için gizemi kaçmasın.

Şimdi size anlatacağım konu daha şaşırtıcı olsa gerek.

Gençlik yıllarımda, İslâmî ilimlere başladığım dönemde, İstanbul’un Draman semtine doğru iniyordum. Bir baktım bir gazetede tam bir sayfa boyunda bir manken. O mankene baktım... Baktım... O kadar duygulandım ki, benim kardeşimi sırf, gazetenin satışı fazla olsun diye boydan boya ve mayoyla neşrediyorlardı. Kendime hakim olamadım. Oldum olası kadının böyle kullanılmasına dayanamıyorum. Ayrıca malum evlerde paraya çevrilmesine dayanamayan ruh dünyam sarsılmıştı.O zamanlar, çıplaklık rezaleti bugünkü kadar rezillik boyutunda her yerde görünmüyordu. O genç kıza hem ağladım hem çok dua ettim. Çünkü duruşunda bile dejenere olmamışlığın belgesi vardı. Zaten “Utangaç manken.” diye dalga geçenlerde vardı bu mankenle. Aradan aşağı yukarı onüç ondört yıl geçtikten sonra o gazete Özlem Süsler tarafından Avusturalya’da elime verilince çok ama çok duygulandım. Ben onun için göz yaşı dökmüştüm ve o şuurlu bir genç kadın olarak (26-27 yaş olabilir) karşımdaydı. Hep merak ederdim acaba benim duamın rolü olmuş olabilir mi diye. Yıllarca mutlaka öyledir dedim. Fakat çok dua ettiğim yakınlarımın bazılarının namaz bile kılmadığını görünce ister istemez kelin ilacını hatırladım ama yine de bir acaba bilinç altımda yer etmiş durumda.



İmamın Manken Kızı çok satan kitaplar arasında. Öteki deyimle Bessellerde. Benim ağladığım yerde, okuyucumun çoğunun (ulaştıklarımın içinde çoğu) aynı yerde ağladığını öğreniyorum.

İmam, müezzin, hacı-hoca, yazar vb. şahısların çocuklarının çektikleri... Gençlerin çektikleri... Hatta dindar ana veya babanın çocuklarının herkesce bilinmeyen yönleri ve o imam... Ahh bir bilse onun acısını nasıl hissederek yazdım... Hep imamın yanındaydım roman bitene kadar ve zaman zaman hüzünlenip yine uğruyorum yanına.

İmamın manken Kızı’nın yazılış hikâyesini yazmaktı kastım. Ancak bu kadar yazabildim



Çingenenin yazılış hikayesi taa çocukluğumda başlar. Romanda yazdım ama burada da değineyim.

Çocukluğumda ailece gece yarısı yolda kaldık. Kar diz boyunu aşıyordu. Köyümüzün yolunu bulmamız mümkün değildi. Bize en yakın köye “Çingene köyü.” derlerdi. Bu köyde Çingene olmayan asil romanlar vardı. O köye gidilmeye karar verildi. İsterse verilmesin, donmamıza az kalmıştı.

Yanımızdaki kadınlardan biri, “Ayy onların evinde nasıl yatarız, pistirler, yorganları bitlidir... Ya bizim paralarımızı çalarlarsa... Hem zaten bizi içeri almazlar ki gibi sözlerin ardı arkası gelmedi.

Bir ahşap evin kapısını çaldık... Bize kapıyı açan kadının candan ilgisiyle karşılaştık. İçeri bir girdik ki ev mis gibi temizlik kokuyor. Bize bir hizmet bir ilgi... Yemek... Tertemiz yorganlar... Romanların aleyhinde konuşan o gece nasıl yer üstünde kaldı bilmem. Gözlerim kadını yazdım zaten.

Yıllar sonra İstanbul’a geldik. Önce Çağlayan’da yaşadık, yıllar sonra Kasımpaşa’ya taşındık. Kasımpaşa’da “Çingene” denilen Hazreti Adem’in öteki torunlarından komşularımız vardı. Gerçekten Romanların bazıları Çingeneleşmiş. Ama öyle Romanlar da var ki, asilliği, dürüstlüğü bizden farklı değil. Ne de olsa, aynı Adem’in torunlarıyız.

Benim anlayışıma göre, çingenelik sıfattır ırk değildir. Ben istersem çingene olabilirim fakat Roman olamam. Çünkü ırkımı değiştiremem, ama karakter yapımı değiştirebilirim. Çünkü karakter külterel birikimle oluşur. Fakat öyle asil öyle dürüst, öyle güzel ahlaklı Romanlar tanıdım ki, içlerinde çoğumuzun hayran kaldığı kendi ırkımızın bazılarından çok daha üstünler dahi vardı. İçlerinde bizden çok daha asillerine rasladım. İçlerindeki hırsız, yüzsüz, kaptı kaştıcılar var diye her ırkın bütün insanlarının bu kadar hakaret görmesi benim canımı çok sıkıyordu. Üzülüyordum... Mutlaka bir şeyler yapmalıydım.

Karar verdim, Kasımpaşa’da oturan Roman çarşafla kapanan ve kapandıktan sonra çok hakaretler gören, kapanmadan önce dansözlük yapan hanımın hayatını roman yapacaktım. Dansöz olduğu dönemlerde, “Sen çingenesin.” diyen olmamış ona. Fakat kapandıktan sonra kendi ailesi bile “Çingenelere döndün.” demeye başlamış.

İslâm’a dönüş yapan herkes, ilk dönemlerinde dik duruşlu vakur olur ama asla burnu dik olmaz. Ne varki, o izzetin habercisi dik duruşu herkes başaramaz. Bırakın duruşu, yırtmaçlı etek bile giyerde, yinede kendisini tavizsiz görür. Bahsettiğim hanım ilk yıllar çok iyiydi. Hayatını da dinledim. Araştırmalarımı da yaptım. Anlattığı her şey doğruydu. Fakat birgün şöyle birşey söyledi. “Yaşasın be, demek İslâm’ı yolda da şöhret olmak varmış. Romanım yazılınca şöhret olurum.” işte bu sözle film koptu.

Şöhret hastalarından... Şöhret uğruna İslâm’ı kullananlardan nefret ederim. Anında onun romanını yazmaktan vazgeçtim.

Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyorum Serpil Özkasap’la tanıştım. Mücahid ruhluydu. İhlaslı bir dönüşü olmuştu. Onun hayatına Kasımpaşa’da tanıdığım arkadaşın hayatını monte ederek, Romanların çilesini dile getirdim. “Çingenesin diye sınıftan koğulan çocuklardan, çingene gelini diye horlanan gencecik masum kızlara, kadınlara kadar çok önemli konuları işledim. Ve de çingene ırkı konusunda araştırma yaptım. Bu kitabı kim okursa okusun beyninde beyaz devrim olacaktır.

Çingene romanımın yazılış hikayesi insanlık hikâyemle bağlantılı efendim.



Ahh Çin İşkencesi ah! Bana beni gösteren Türk devletlerindeki kardeşlerimi ihmal ettiğimi yüzüme haykıran Çin İşkencesi. Öyle bir kitap ki, okuyucusundan önce yazarının gözünü açtı... Sorguya çektirdi, yazara kendi kendisini gösterdi.

Yıllardır Çin’deki komünist devriminden sonra Türkistan, Doğu Türkistan (Neden batı Türkistan’ı düşünmediğmi düşüneceğim)ı, oradaki kardeşlerimizin çektiklerini düşünür fakat hiçbir şey yapamazdım. (Gerçi yine de yapamadım ya, en azından adım attım.) Sadece orası değil tabiî, Azarbeycan’dan Kazakistan’a kadar, burunlarından kan fışkırtılan kardeşlerimizle ilgilenemedik. “İslâmî kesimde” yadırganacak bir durum var. Hâlâ orta çizgide yürüyemiyoruz. Türklerin çilesini dile getirenler, Kürtlerin çilesiyle ilgilenmedi. Kürtlerin çilesiyle ilgilenenler de Türklerin çileleriyle ilgilenmedi. Bu bir gerçek. Düşünür olan hiç kimsenin inkar etmesi mümkün değil.

Bu girişten sonra Çin İşkencesi’nin yazılış hikâyesine gelelim.

Avustturalya’nın Melbourn şehrinden çok uzakta bir şehire konferansa gittim. Benim yanıma bir hanım verdiler, onunla biz uçakla gittik. Bizden önce yola çıkan ekibimiz, içlerinde eşimde vardı, aynı günde konferans vereceğimiz yere gelmişler. Hava alanından bizi aldılar. Bizi bekleyen kardeşler bize kırda yemek hazırlamışlar. Yemek hazırlığı yapılan yere gittik. Hârika bir yer. Her taraf ağaçlarla donatılmış. Beni bekleyen onlarca kadın ve genç kızda yemeğe davetliler. Bir ağacın altında hazırlanmış sofra. Sofra dikkatimi pek çekmez ama öyle farklı ortamda hazırlanmış ki insan âdeta dinlenmiş hissediyor kendisini.

Kızlar geldiler, onlarla sarıldık, hoşbeş ettik, tam sofraya oturacağım ki, bizden sanıyorum 30-40 metre ötede, bir ağacın altında beyaz şapkalı kadınların hepsi aynı anda bana baktılar. Ben de onlara el salladım. Öğrendiğim Helloyu da söylemeyi ihmal etmedim.

(Dikkat. Çin İşkencesi romanının yazılış hikayesini okuduğumuzu unutmayalım. Burada detaylar önemli.)

Beyaz şapkalı kadınlar- kızlar bana el işaretiyle “Buraya gel.” dediler. Gittim konuştukları dil yabancı ama arada bir Türkçe sözler var cümlelerin arasında.

Beyaz şapkalı kadınlar da bizimkiler gibi uzun bir masa hazırlamışlar. Şuraya otur dediler oturdum. Bir taraftan da düşünüyorum, “Bunlar Hırıstiyandır ve yemeklerinde domuz eti vardır. Şimdi ye derlerse ne yapacağım. Yemiyeceğim kesinde, onları kırmadan bunu nasıl ifade edeceğim! Derken, “Biz” dedi biri “Doğutürkistan Türklerindeniz.”

Bir taraftan bizimkiler, (henüz tanışmadık bile) ısrarla “Yeter artık gel.” diyorlar.

Sağımda bulunan yaşlı kadın, yüzüme baktı baktı (tercumanımızda var) “Sen, dün akşam Avustural’ya devlet televizyonu 2. kanalda konuşan kadına ne kadar benziyorsun, yoksa o musun?”

“Evet” deyince kadın boynuma sarılıp hüngür hüngür ağladı. “Oy balaam! Oy balaaam.” Dün gece, Allah’a seni bana göstersin, diye yalvardım, bu gün karşımdasın.” diye ağlamasını ağıtla sürdürdü.

O zamanlar Teslime Nesrin orda da modaymış. İngiliz komşusu haber vermiş bu teyzeye “Televizyonu açın, bakın Türkiye’den gelen bir Müslüman yazar Teslime Nesrin’in dinini bilmediğini söylüyor.” şeklinde bildirmiş. Boynumuz bükülüyordu onun dinimize hakaretlerinden. İngiliz kadın bile ‘Meğer Teslime Nesrin İslâm’ı bilmiyormuş.’ dedi.

Duygularını uzun uzun anlattı.

Bu arada bizim sofradakiler bir genç kız gönderdiler. Genç kız bana “Hadi abla gel artık.” deyince, Türküstanlı bir hanım “Neden bu kadar ısrar ediyorsunuz, bırakın bizimle yemek yesin.” Beni çağıran genç kız, birazda onur duyarak, “Onu seviyoruz, o bizim mücahide ablamızdır, tam 2,5 yıl cezaevinde yattı.” diye cevap verdi. Solumda oturan genç kız “Benim ablamda on yıl cezaevinde yattı.” deyiverdi. İşte o anda, bizim kız için iftihar ve mücahid vasıtası olan 2,5 yıl hapis cezası balon gibi patladı. Ellerde ne ablalar varmış meğer, anlamında şaşkın şaşkın baktı gösterilen hanıma.

Hemen sordum:

— Hayırdır, neden o kadar büyük ceza aldınız?

— Domuz eti yemediğim için.

— Nasıl yani? Domuz eti yemeyen cezamı alıyor!

— Evet aldım. Çin’e komünizm’in geldiği ilk dönemlerdi. Tıpta okuyordum, ikinci sınıftaydım. Baktım, yemeklerimizdeki et, beyaz beyaz. “Bu nasıl et, neden beyaz? dedim. ‘Domuz eti.’ dediler. Arkadaşlarla beraber çok sarsıldık. ‘Biz domuz eti yemeyiz.’ dedik. Bir kaç gün sonra tüm okuldaki öğrenciler meydana davet edildik. Mikrofonda konuşan adam, aranızda casus biri var. Düşmanlarla bir olup vatanımızı düşmanlara peşkeş çekmek için çalışıyor vb. deyince, ben de içimden ‘Vay hain vay elime geçse o kişi de ona bunun hesabını ellerimle sorsam,’ dedim.

Mikrofondaki adam, ‘Şimdi aranızda bulunan casuzun ismini okuyorum.’ dedi. Okudu. Benim kanım dondu çünkü okunan benim ismim ve numaramdı. Ortaya çıkmam istendi, çıktım. O milletin gözü önünde kamçıladılar, kamçıladılar ne halk mahkemesi vardı, ne hukuk... kendimden geçmişim.”

Gömleği kamçıyla yırtılmış. O gömlek (şu satırları yazdığım sırada) bende bulunmakta.

Dedim ben sizin hayatınızı roman yapabilir miyim? “Tabi olur” dedi. Çevrede soruşturdum hanımefendiliğiyle tanınan bir hanım. Anlaştık, yemekten sonra onun evine gideceğiz. Tercümanda bulunacak. Ben soru soracağım o cevap verecek. Benim soramadıklarımı da anlatacak. Sormak, bilmenin yarısıdır. Herkes bildiği kadar sorar. Onun her şeyini sormam mümkün değil.

Her şey güzel gidiyor. Ben bizim masaya döndüm. Yemeğimizi yedik. Biraz sohbet ettik. Hanımlara konuyu anlattım. Onlarda çok ilgilendiler. Akşama da konferans var ama yerimde duramıyorum, on yıllık cezaevi hikayesini öğrenmek istiyorum. Kadıncağızın yüz hatlarına milim milim hüzün işletmiş. On yılın hikayesini dinleyeceğim. Bir kardeşimle eşime not gönderdim. Durumu anlattım, yanımda bizim kızlar olacak üç saat sonra gelirim.

Eşime de haber gönderdim ya, bende bir rahatlama oldu tabiî şimdi daha rahat sohbet edeceğiz.

Sevimgül’ün evindeyiz.

Konuşmaya başladık. Onu dinledikçe halden hale geçtim.

Ruhum komaya girdi.

Saatler sonra vedalaştık. Yanımdaki dostlarla beraber eşimle buluşacağımız yere geldik, orda yoktu biraz aradık, sonunda onu (sanıyorum kahve gibi bir yerin önünde) buldum. Eşim beni görür görmez, gözleri dönmüş halde üzerime yürüdü. Sen nerde kaldın?” dedi ve kaşlagöz arası vurmaya başladı.

Hiç bir şey sanıldığı gibi kolay değildir. O kadar utandım o kadar utandım ki, bunu kelimelerle anlatamam. Saatlerdir seni arıyorum başına bir iş geldi sandım sen nerdesin?” Anında kararımı verdim, konferansı verip, beni böyle bir ortamda utandıran adamla beraber geri dönemem ondan gizli uçağa binip döneceğim. İyi ya diyorum içimden, madem saatlerdir beni arıyorsun korktun bulunca sevinmen sarılman lâzım değil mi? İçimden düşünüyorum. Hâlâ bağırıyor “Ne bağırıyorsun? Sana not gönderdim ya! Madem kızacaktın neden “Gitme.” demedin. İçimden “Sen görürsün, seni burda bırakıp döneyim de, kadın dövmek neymiş gör.” diyorum. “Ne haberi, kimse bana birşey söylemedi. Söylese neden çılgına döneyim ki.” dedi. Zaten depresyondaydı. Çok büyük dolandırılmıştık. On altı sene durmadan borç ödedik. Bundan dolayı zaten ikimiz de depresyondaydık. Ya da daha beter bir şeydik. Baktım eşim resmen anlık çıldırma geçiriyor. Biraz zaman geçtikten sonra, not göndermiş olmam sebebiyle yumuşadı. Bu defa çok üzüldü. “Afedersin muhterem. Vallahi kendimi kaybettim özür dilerim.” dedi. Ama sormayı da ihmal etmedi.

— Peki nereye gittiniz?

— On yıl hapiste yatmış bir kadının hayatını dinlemeye gittim. Hemde Çin’de yatmış, deyince, minibüs kullanan şahıs hemen dikkatini bize çevirdi ve bana sordu:

— Hangi cezaevinde yatmış? Çin’de ben de cezaevinde yattım da. Allah Allah! Allah’ın hikmeti değil mi bu?! Bir kadın bir erkek. İkisi de Çin’de ve aynı dönemde cezaevinde yatıyorlar. Onların birbirinden haberi yok, yediğim tokatlar sonucu mahkûm arkadaşını benden duyuyor hem de Avusturalya’da. Olay nerde yaşanmış Çin’de. Ben nerden gelmişim? Türkiye’den.

Aman Allah’ım öyle iç içe bir olay örgüsü ki, romanını yazmak istesem bir değil iki üç roman çıkar bu üç kişinin hayatından...

Bu erkek, yazar Ahmet İgamberdiy’miş. Onun hapsedilişi de çok ilginç. Ama başlı başına onun hayatı roman olmalıydı. Ama ben yetiştiremedim.

Recep Bey hâlâ üzgün. Bu gün vurduğunu hatırlamıyor. Ama o gün, al bir sandalyede sen bana vur ödeşelim. Yeter ki affet, yemin ediyorum aklım başımdan gitmişti. Israrla bunu söyledi. “Sende bana vur” sözü beni yumuşattı. İnandım ki aklı başından gitmiş. Yoksa neden bu kadar mahcup olsun.

Bunu yazma sebebim her çilede böyle şeylerin olabileceğini ama insanların hatalarını telafi ederek, evliliklerini sürdürdüklerini anlamaktır. Eğer insan insanı en kötü durumunda anlamıyorsa, o dostluktan o hayat arkadaşlığından ne hayır gelir. Bu sözü, sakın kızdığında hanımını dövenlere de götürmeyin, o konu ayrı bu konu ayrıdır.

Daha sonra Ahmet Beyin evine eşimle beraber gittik ve onu dinledik.

Her şey burda bitmedi.

Türkiye’ye geldikten sonra, Mektup Dergisi’nde biraz da olsa Çin işkencesi konusundan bahsettim. Bir gün bir telefon gelmez mi? Bu kim? Bu da aynı yıllarda aynı cezaevlerinde yatmış Kaan. Hayatı özetle bir anlattı, ruhumun sarsıldığını hissettim.

Karar verdim, Kaan’ın hayatını roman yapacak Sevimgülle Ahmet İgamber Beyi de romandan koparmıyacağım.

Kararımdan sonra Çin’e komünizme ve Doğu Türkistan’a döndü gözlerim. 1992 yılında yazmaya karar verdiğim romanı, 1997’de Mısır’da yazdım. Roman demek dertli insanların hayatını yazmak demek değildir. Romanın bir ruhu vardır. Çekilen çile okuyucuyu boğmadan verilmeli... Kurgusu güzel olmalı. Psikolojik mesajı ince ince işlenmeli satır aralarında. Alt yapısını oluşturmadan roman yazınca, o roman macera romanı olur bence. Çin komünizmi hakkında kitaplar okudum. Ölüm tarlalarından kurtulmuş insanlar dinledim. Yani uzun soluklu bir koşudur roman, yazarkende, kimi bir yılda, kimi bir ayda yazar. Artık yazarın beyninin seriliğine bağlıdır ordan ötesi.

Ya... işte böyle dostlar, çok azını anlatabildiğim Çin İşkencesi’nin yazılış hikayesi bu. Kendisi nasıl bir roman mı? Ona da siz karar vereceksiniz.
 
Konu başlatan Benzer konular Forum Cevap Tarih
Y Tavsiye Kitaplar 7

Benzer konular

Elt_

Acemi Üye
Silver
#2


Yazılış hikayesini anlatsam da bir anlamı kalmayacak, çünkü bu kitabım da 28 Şubat postmodern darbesinden sonra toplatıldı. Bence asıl toplatılış hikayesi yazılmalı ama, o kitap toplatılsın diyen kişi belasını bulduğu için yazmama gerek kalmadı. Tevbe ederse belki o çağdaş gerici kendisi yazar.

Zelillikten başını kaldırıpta, düşünebilirse. Anladınız siz onu.



On yıl cezaevinde yatan Hülya Tekel’in üzerinden, başkalarının da yaşadığı olayları monte ettiğim, Dul ve Sabıkalı bir kadının çilesini dile getirmeye çalıştım. Gerçi sabıkalı erkekler de çekiyor ama kadın iki misli çektiği inkar edilemez. Hele de kadın dulsa.

Bu romanın yazılış hikâyesi, tanıdığım bir kadın vardı. Cezaevinde yatmış diye hizmetçiliğe bile almadılar onu. Bir gün bana şöyle bir soru sordu: “Beni hizmetçiliğe bile almıyorlar. Bu durumda, ya hırsızlık yapacağım, ya da dilenci olacağım. Sabıkam var diye bana kimse güvenmiyor. Hangisini yapayım?” dedi. Ben de ona, “sen ev işi bul ben sana kefil olacağım,” dedim, dedim çünkü tanıyordum onu. O asla ve asla çalmazdı. İzzet ve şerefli bir insandı. Aç kalınca dostlarına açım der ama şerefini ayaklar altına alacak işler yapmazdı.

Sonra fark ettim ki, cezaevinden çıkan mahkumlar asıl cezayı cezaevinden çıkınca çekiyorlar.

Karar verdim onun romanını yazacaktım. Fakat engeller çıktı yazamadım. Hülya Tekel’in Ben Kimin Kurbanıyım isimli romanında hayatından bazı kesitleri yazamamıştım. Onunla başladım romana, bahsettiğim hanımın hayatıyla bütünleştirdim ve yazmak istediklerimi yazdım. Biraz karışık mı anlattım. İdare edin




Ölüm ânı gelene kadar her pişmanlık gerçekten fayda eder. İnsan hiç bir şey yapamasa bile, başkasına pişmanlığını anlatır.

Son Pişmanlık Fayda Eder -Binbaşının Kızı- ismiyle çıktı. Çünkü en sevdiğim, adeta ruhumun kitabı, malesef umduğum kadar gitmedi. Okuyanların öve öve bitiremedikleri kitap neden gitmedi, gençlere, her ırkın gençlerine, alevilere sünnilere neden ulaşmadı?!

İmza günlerinde takip ettim, birincisi kapaktan kaybediyor. Kapağın ilgi çeken hiç bir yönü yok. İsmine bazı insanlar son pişmanlığı okuyunca devamını da kendi uydurup “etmez.” diyor. Son Pişmanlık Fayda Eder isimli kitap, Son Pişmanlık Fayda Etmez oluyor. Evet son pişmanlık fayda etmez de var ama o konu ölüm anını kast ediyor, halbuki benim kastım başka... Yansıtılan başka... Kapakta değişti. Bundan sonra ne olur durumu bilmem. Binbaşının Kızı ve ya göbek adı Son Pişmanlık Fayda Eder benim en sevdiğim romanlarımdan biri. Ben kitaplarını kutsar gibi her kitabının harika olduğunu söyleyenlere şaşarım. Bir yazarın her kitabı harika olmaz.

Fakat kişi bazan yazarken harika bir kitap yazmayı ister ama isteklerle sonuçlar bazen aynı olmayabiliyor. Şimdi gelelim Son Pişmanlık Fayda Eder yada yeni ismiyle Bin Başının Kızı Kürdo’nun yazılış hikayesine...

1988’de Halepçe katliamında Türkiye’ye sığınanlar arasında Binbaşının kızı da vardı. Onun hayat hikayesini dinlediğimde “Ben bu konuyu roman yapmazsam ölürüm.” dedim. O tarihe kadar, duyduğum gördüğüm, izlediğim filmlerde dahil, bu en ilginç bir hayat hikayesiydi. Gerçekten ucunda ölüm olacağını bilsem inanın caiz ise ölümüne yazardım.

İşte hikayesi bu.

Biraz ipucu ver diyorsanız. Ölümüne yazılan kitapları ipuçları boğar. Tek kelime ile şunu söyleyeyim, bu kitabı yazmayı bana nasib ettiği için Rabbime binlerce kez şükürler olsun, derim sık sık.

Unutmadan bir şey daha söyleyeyim. Her romanım için yüzlerce tebrik gelmiştir, şu işe bakınki, göz bebeğim Binbaşının Kızı Kürdo veya Son Pişmanlık Fayda Eder’den sadece çok az mektup aldım. Mektupun birinde şu ibare vardı. “Ömrümde bu kadar güzel kitap okumadım. Ayrıca Saddam’ın sonunu yıllar öncesinden görmüşsünüz sizi tebrik ediyorum.”.

Ben göremezdim, Saddam’ın yaptıkları fiilleri gösterdi. Sonra Türk genci diye sevdiğine verilmeyen kürt kızın acısı... Yalnız kadının dramı ve çok ilginç olaylar örgüsü...



Harcandık’ın yazılış hikâyesini çok özetle ifade etmek zorundayım.

Bir gün, beni telefonla arayan genç mutlaka konuşmamız gerektiğini söyledi. Bu gençle iki üç ayda bir telefonda konuşuyorduk. Bu defa sesi çok ürkütücüydü. Ağlamaktan da yer yer konuşamıyordu. “Bilmiyorsunuz, hocam neler oldu bilmiyorsunuz. Ben artık yaşayamam. Ne yapacağımı bilemiyorum.” Dakikalarca ağladı. Onunla konuşmak istediğimi söyledim. Ve onunla görüştüm. Bana anlattıklarından dolayı serhoş oldum. Günlerce kendime gelemedim.

Anlatılan her şey roman yapılmaz. Olayların doğru olup olmadığını gencin sırrını saklayarak öğrendim.

Kendi tecrübelerimde vardı.

Mesela, selamı almayanlar oldu. Suçum televizyona çıkmışım. Elinde imkan olsa bana neler yapacak. Kim bu? Şartlanmış taassup ehli kişi veya kişiler.

Aldanmak çok kolaydır. Boşuna söylenmemiş, kırk söz bir büyü yerine geçer diye. Harcandık romanını imkanım olsa milli eğitimden, Kur’an kurslarına kadar her yerde okuturdum.

Harcandık romanı piyasaya çıktı. Şimdi ikinci cildi nitelikli devamını yazacağım. Harcandık II demek yerine ilk romanı okumayanlar eksiklik hissetmesinler, ilk kitabı aramak onları yormasın diye. Neden Harcandık’ın devamını yazıyorum biliyormusunuz, yeni çok farklı gelişmeler oldu. Romanın adını ne koysam diye çok düşündüm. İnşaallah BİLSEYDİM olacak.

Allah izin verirse 2008’de çıkmış olur.

Harcandık, iyi giden kitaplar arasında.
 

Elt_

Acemi Üye
Silver
#3


Değerli Okuyucularım,

İnanırmısınız, kitaplarımın yazılış hikâyesini yazmak nerdeyse kitabı yazmaktan daha zor geldi bana.

Bu kitabın yazılış hikâyesi ortalama 20 yılda oluştu. Yirmi yılda oluşan hikâyeyi bir kaç sayfayla nasıl anlatabilirim bunu düşünüyorum.

Toplumda, toplumsal çürüme varsa, suçlusu kadınlar ve erkeklerdir. Düzelme varsa o da her ikisinin başarısıdır. Bu kıstas her şey için geçerlidir.

Mesela: Kadınların çok ağladığı kesin. Erkekler çoğunlukla içten kadınlar dıştan ağlar.

Toplumda, erkekleri yoldan çıkaran kadınlardır, kadınlar nice saygın kişilerin ayaklar altına alınmasına sebep olmuştur, derler ama buna kadınlar ne derler? O pek dile gelmez. Nice kadınları da erkekler yoldan çıkarmıştır. Fakat burada her iki tarafta cinsiyetinden dolayı yoldan çıkmaz. Her iki taraf için de, iffetlilik ve şahsiyet konusu üzerinde durmak lazım. Allah’tan korkan ama şahsiyeti oturmuş, otokontrole sahip bir dindar kadını da erkeğide kimse yoldan çıkaramaz. Hatta o kadar ki, Kadınları Kadınlar da Eziyor”da olduğu gibi, kişinin kendi gönlüde onu yoldan çıkaramaz. Fakat her zaman düşmez kalkmaz bir Allah’tır, deyip daima onun şeriatında (kanunlarında) ona sığınmak lazım.

Neler gördüm.

Ağlayan kadınları ağlatanın da kadın olduğunu gördüğüm gibi, erkeği öldürenin, ya da kâtil yapanın çoğunlukla yine erkek olduğunu da gördüm. Aslında, kadınları kadınlar da eziyor ama aynı şekilde erkekler erkekleri de eziyor. Bence bu konuda bir eşitlik var dünyada.

Mesela: Bir iş yerinde çalışan kadın, bir kadını da bir erkeği de işten attırabiliyor veya onun rahatını kaçırıyor. Aynı şekilde, bir erkek erkek tarafından da kadın tarafından da işten atılıyor. Veya iftiraya uğruyor vb.

Efendim diyor bazı erkekler, kadınlar çıplak gezip bizi etkiliyorlar. Bakın erkekler öyle mi geziyor? Çok salakca soru derdim ama bu ifadenin yakışık almayacağını bildiğim için çok cahilce bir soru diyorum. Çünkü, kadının mini etek giymesi, erkeği etkiler ama erkeğin mini etek giymesi veya teşhirci kadınlar gibi süslü püslü gezmesi, açık saçık olması kadınları etkilemez ki. Hatta süslü erkek, kadının midesini bulandırabilir. Şık giyimle süslü giyim farklıdır. En hobba kızlar bile dans ederken eğlenirken, hobba erkeği beğensede evlenirken “O zübbeden kocamı olur!” diyor çoğunlukla. Yani, kişilikleri olmayınca her iki cinste, cinsel kişilikleriyle kendilerini önemli görüyorlarsa, her ikisi de cinsellik avcılığına çıkınca, oltasına kendi gibi olan birini takıyor. Önce bu böyle biline. Birinin tuzağına düşen erkek ya da kadın, karşıyı suçlamaktan çok kendisini gözden geçirmeli.

Neyle?

Tabiki bilgiyle... Okumakla... Allah’tan hidayet istemek ve hidayet yolunda kalma kurallarına uymakla. İnsanlığın kurtuluşu için bizim çözümümüz din. Daha iyi çözümü olan çıksın ortaya.

Bir erkek, bir kadına vurulmuş karısını terketmiş. Peki o kadın, (Diyelim ki dinle imanla ilgisi yok) Neden o erkeğin hanımını düşünmedi? Onu neden eziyor?

“Efendim o evli ama ondan elektrik aldım onu sevdim ne yapayım?” diyor. Bir gün o elektriğin kendisini çarpacağını bilemiyor, düşünmüyor. İyi bir dini eğitimden geçse, aklını bozmadığı sürece hiç kimsenin kocasına kur yapıp o erkeği yuvasından çalmaz. Dikkat, dini eğitimi varsa diyorum. Dini eğitimi ve öğrenimi olduğu halde böyle yapan kadınlar yok mudur? denirse, hiç yoktur demiyorum, yirmi yedi yıldır İslâmi kesimin içindeyim, gerçek şuurda olup da bozulan sadece üç kadın gördüm. İkisi durumunu düzeltti. Onlarla konuştum, hatta birini psikiyatriste de götürdüm, meğer cinsel bir hastalık geçiriyormuş. “Klinik vaka.” dedi doktor. Bu kişi ilaç tedavisi görmeden asla iyileşemez, kendisini, duygularını kontrol altına alamaz ve daha neler neler.

Hayatı, insanı çok iyi tanımak gerekiyor.

İnsanın kendisini, her uzvunun nasıl eğiteciğini bilmesi lazım. Eğer mide eğitilemiyor olsaydı Allah çeşitli yiyecek içecekleri yasak etmezdi. Allah’ın yasak ettiği her şey kontrol altına alınabilir.

Gönül söz dinlemiyor diyorlar.

Dinlemesin. Kendi kendine bir müddet yana dursun ama sen İslâm’a aykırı hiç bir şey yapma. Yaptıklarından sorumlusun. Sonra yangın bir gün sona erer.

Benim İslâm’dan anladığıma göre, dil, göz, mîde, el, ayak eğitilip konrol altına alındığı gibi, cinsel arzularda kontrol altına alınabilir.

Her neyse.

Gördüklerim şuydu. Zalimin dişisi erkeği yoktu, hangisi zalimse ötekini eziyor.

Kitabı yazmaya karar vermiştim ama yaşanmış bir hikaye bekliyordum. Gözlemlerim de devam ediyordu.

Çeşitli iş yerlerinde, ailelerde, hayatın yaşandığı yerlerin görebildiğimiz kadarıyla her yerinde, kadınları kıskanıp ezenler çok var. Nice gelini kaynana boşatmıştır oğluna. Nice kaynanayı sokağa attırmıştır gelin. Aynı şekilde damat, kaynata düşmanlığı.

Konumuz erkeklerin erkeği nasıl ezdiği değil, kadınların kadını nasıl ezdiği olduğu için örneğimi kadınlardan vermeye devam edeyim.

Çok değerli bir arkadaşımız vardı. Onun kocasına âşık olan kadın arkadaşımızın eşinin kalbine girmeyi başardı. Dört çocuk annesi arkadaşımız çok acı çekti. Gidip kadına yalvardı “Ne olur! Kocamı bırak. Çocuklarımın babalarına saygısı sevgisi kalmaz. Biz birbirimizi çok seven bir çifttik. Eşimin bazı isteklerine yetişemedim, çalışan bir kadınım. Onun kadına ihtiyacı olduğu için sana ilgi duyuyor ne olur, aramızdan çekil, dediyse de kadın aradan çekilmedi. Arkadaşımız acı günlerine günleri ekledi. Devamlı şunu söylüyor “Onu bunu bilmem. Erkekleri tahrik eden bütün kadınlar, kadınlara zulmediyor, düşmanlık yapıyor.” der dururdu. Hâlâ söyler bu sözü.

Bir gün derneğimize gelen bir hanım, beni kurtarın diye feryat ediyordu. “Beni kurtarın! Ne olur kurtarın beni.” diyordu. Onunla o zaman başladım ilgilenmeye. Sonra da kadın ruhunu araştırmaya başladım. Araştırmam sonucunda erkeklerin bilmediği kadının bir başka yönünü keşfettim ve Kadınları Kadınlar da Eziyor kitabını yazdım.

Kadınları Kadınlar da Eziyor çıktığı zaman erkek okuyucularımın bana çok kırılacağını kimininde kızacağını sanıyordum ama tam zıddı oldu. Bu kitap sayesinde kadın duygusunun varlığını anladım, diyenden tutun, “Ben sanıyordum ki, eşiyle mutsuz olan erkeğin gözü dışarı kayar ama kadına kocası ne kadar kötü olursa olsun, kadın kadındır başkalarına özenmez gözü dışarıya kaçmaz sanıyor, karıma kadın-kız şakaları yapıyordum.” a kadar itiraflar ve teşekkür geldi. Konusu bakımından bildiğim kadarıyla dünyada ilk. Konusu ne mi? Söylemişim gibi olsa da söylemedim.



Bayrampaşa Cezaevvindeyim. “Yeni mahkûm geldi.” dediler. Baktım hüzünlü bir kadın. Cezaevine giriş anında bazı mahkûmlarda görünen şoke olmuş hali sergiliyor. Yanına gittim, birileri daha vardı. “Hoş geldiniz.” filan diyorum ama cevap vermiyor. Sonra Arap olduğunu bizi anlamadığını söyledi. Komşu bir devletten gelmiş. Ona sahte pasaport vermişler. Burda yakalanınca hemen onu hapsetmişler.

Arap kadınla samimiyetimiz arttı. Bana 1949 yılında babasının yaşadığı ilginç ama çok ilginç olayı ve hayatını anlattı. İnanılmaz, “Abartı” denilir diye roman yapmakla yapmamak arasında gidip geldim.

Cezaevinden çıktıktan sonra öyle insanla karşılaştım ki. O insanlar bana âdeta romanı yaz, dediler. Mektup Dergisi’nde yazdığım bir yazıdan dolayı mahkemem devam ediyordu. Mutlaka ceza alacağım söyleniyordu. Bir candan okuyucum ısrarla suçu üzerine almak istediğini söylüyordu. Benim için ölüme bile seve seve gidebilecek sevgisi vardı ve bir dalkavuk sevgisi değildi bu.

Başka olaylarda yaşadım. İnsanların fedakarlıklarını gördüm. Maddi manevi her türlü imkanlarıyla yanımda olanları gördüm. İşte o zaman dedim ki “Bu Roman yazılmayı haketti. Abartı değil, azda olsa bu romandaki insanlar gibi insanlar var. Gözlerim buna şahit oldu.”

Romanı yazmaya başladım. Güzelde bir kurgu yakalamıştım. Cezaevinde kışın gece yarısı beni uyandırıp “Ne olur Emine Hanfendiciğim canım dondurma istiyor, sizden rica etsem dundurma getirtebilir misiniz?” diyen sosyeteden bir bayan mahkûm vardı, onu da erkek olarak ilave ettim hikayeye.

Gece yarısı romanı yazıyorum başlangıcı beni öyle çok güldürüyordu ki, gülme krizine tutuldum. Kimi okuyucunun hiç gülmediği bu aşırı şişman mahkumun halleri beni ve okuyucumun çoğunu çok güldürdü.

Onu anlatıyordum.

İdamlık gencin birinci bölümünü yazarken, gece yarısı beni gülme krizi tuttu. Bir de baktım eşim kafasını uzatmış, rengi bembeyaz olmuş bana bakıyor. “Ne oluyorsun? Gecenin bu saatinde neden gülüyorsun.” şeklinde soru sordu. Ben de “kitabın konusu beni çok güldürüyor.” dedim.

İdamlık Genç’in son bölümüne geldim. Bu defa çok ağlıyordum. Eşim yine gördü beni; “Allah Allah bu nasıl roman ya. Önce gülüyordun şimdi ağlıyorsun. Bitir şunu da okuyayım.” dedi. İşte böyle bir roman İdamlık Genç


Bu kitabın hikâyesi oldukça derin ve de hüzünlüdür.

Cezaevindeydim. Öyle bir cezaevi idi ki, Allah’tan dinden konuşmak mümkün değildi, çünkü kocaman cezaevinde sadece ben Müslümandım. Diğer mahkûmlar (pardon bir kişi hariç) dinsiz (ateist) idiler.

Bir mahkûm vardı, onunla aynı koğuştaydık. Bir sol örgüt militanıydı. Çokta zeki bir kızdı. Ona direk dinden bahsetsem olamazdı çünkü asla dinlemezdi. Kendi kendime çareler aramaya başladım. Allah vardı vardı vardı işte. Ona inanmak o kadar kolaydıki, azıcık inanmak için beyni düşünmeye yönlendirmek, tabiattaki matamatiksel dengenin varlığının tesadüfen olamayacağını düşünmek yeterli olacaktı.

Ya da...

Ya da, aynaya baktığında şunları düşünmesi...

Dişlerimiz neden kulağımızda değil? Gözlerimiz niçin ayak altında oluşmamış? Neden elimiz kolumuz var da, tavuklar gibi kanadımız yok. Bizim kollarımız ellerimiz onlara onlarınki bize neden isabet etmemiş. Tesadüfe, tesadüf edilemeyen âlemde her şey Yaratanı gösterirken, böyle bir zeki kız nasıl olurdu da inanmazdı?! Ona İslâm’ı anlatmanın yolunu bulmuştum. Okuyanların bazılarınca ilginç yöntem olarak kabul edilen yöntemim şuydu: Ona söylemek istediğim her şeyi yazdım. Kendisinden yazımı temize çekmesin rica ettim. Cezaevinin zor şartlarında, imkanların çok sınırlı olduğu yerde bulduğum çözümdür kelepçeli kalemim.

Kitabın tamamı okunmadan ancak bu kadarı anlatılabilir, daha fazla ipucu kitaba olan merakı öldürür.

O günlerdeki onca emeğim ziyan olsun istemezsiniz değil mi?



Bize Nasıl Kıydınız



Bize Nasıl Kıydınız’ın yazılış hikâyesi.

Ahh Bize Nasıl Kıydınız?

Seni yazdığım sebepler, günler ve günlerdeki ruh halim aklıma geldiğinde ciğerimin taa derinlerinde hissederim ateşi.

Çocuk yuvasındaki “Benim annem olur musun?” diyen o yavrunun etkisi. (O yavru büyüdü askere gitti ve yıllar sonra intihar etti) çocuk yurdunda o beni çok etkilemişti. O etkiyi de anlatabilmem mümkün değil. Aynı yıl, Rize de bir teyzeyle orta camiye doğru yürüyorduk. Kadıncağız bir yere geldigimizde çakıldı kaldı. Sonra gözyaşları sel oldu. Israrla ne olduğunu sordum. Hikâyesini anlattı.

“Ben çocukken iki jandarma geldi, imam olan babamı götürdü. “Akşam gelir” dediler. Akşam oldu. Bekle bekle yok. Annem telaşlı... Ben o kadar aklım ermediğinden sakinim. Ertesi günü akşama doğru babamı aramak için Rize’nin içine doğru gidiyorduk. İşte tam buraya geldiğimde bir de baktım şu ağaçta insanlar asılı. Şok halinde bakarken birinde babamın pantolonunu gördüm, sonra da babam olduğunu ... İşte babamın asılı olduğu yer burasıydı” dedi.

Çok iyi bir imammış asılan imam. Burda da gözlerimden yaşlar aktı. Acaba ben babamı öyle asılmış görsem ne yapardım. Herhalde imkanım olsa çocukluğumda bin kez canlı bomba olurdum. O gün düşündükçe bu gün canlı bomba olan gençlerin psikolojisini öyle derinden anlıyorum ki hak vereyim veya vermeyeyim onları anlıyorum. Bir çocuk bir genç anne-babasını veya bir yakınını öldürülmüş kanlar içinde gördüğü zaman onun aklı başından gider. Ben bu duyguyu da daha sekiz yaşımdayken yaşamış ve eli silahlı insanların içinden babamı çekip almayı (ağlayarak yalvararak) elimden ne gelirse yaparak başarmıştım.

İnsan o dem başka insan oluyor.

Atalarımızda demişler ya, “Acı gelince akıl gider”

Sonra...

Sonra Bize Nasıl Kıydınız romanının kahramanı Rabia’nın hayatı çıktı karşıma. Hikayesini anlatmayacağım Rabia’nın, ama şunu biliniz onun hayatına birazda kendi ruhumdan ve yaşadıklarımdan -özellikle Hüseyinle olan tartışmalarında- da serpiştirdim.

Üç olayın acısını hissettiğim dönemde başladım Bize Nasıl Kıydınız’ı yazmaya. Bir taraftan da Gençliğin İmanını Sorularla Çaldılar adlı kitaptan dolayı mahkemem devam ediyordu. Kitabı iki cilt yapacaktım, yuvadaki o masum yavruları da yazacaktım fakat hapse gönderildim. Roman Rabia’nın hayatıyla son bulmak zorunda kaldı. 2006’da onu da gözden geçirdim.

Evet Bize Nasıl Kıydınız o günkü ruh halimle yazılmış, Rabia’nın akıl almaz hayatı konu edilmişti.

Bize Nasıl Kıydınız’ı okuyanlar, “Bu kitabın devamı yok mu?” diyorlar. Siz de okur da ve devamını isterseniz bana yazın olur mu?



Yıllardır dikkatimi çeken bir şey vardı. İslâm’da kadın konusunda İslâm aleminde binlerce kitap olmasına rağmen, İslâm’da Erkek üzerine bir kitap dahi yoktu. “Bilim dünyası” da öyle. Hep kadını yazıyor kadının psikolojisi var da, direk erkeğin psikolojisi yok gibi.

Bence bu büyük bir yanlış.

Ama artık bu konuda da bir gelişme göze çarpıyor.

Mesela hep kadının haklarını yazmak da yanlış bana göre, erkeğin hakları da aynı oranda konu edilmeli. Kadının ezildiğini söylemek, erkeğin ezilmediğini de söylemek anlamına gelmez. Kadınları, erkekler de kadınlar da eziyor, erkeklerde kadınlar veya erkekler tarafından eziliyor. Kaideler, istisnalar iki cinstede var...

Erkek, bazen babası, bazen patronu, bazen eşi, çoğu kezde haram ilişkilerinde ezilir kendisi farketmesede. İyide bu ezilişler hakkında erkekleri uyarmak ve onlara yardımcı olmak gerekmez mi? Uyarılmalı, onlara yardımcı olunmalı. Karısını ezen erkek de eziliyor aslında. Fakat bu ezilişin şekli değişiktir, yansıması farklıdır ama sonuçta gerçek budur.

Dolayısıyla, İslâm’da Erkek diye bir kitaba ihtiyaç var bunun hatırlatılması gerekiyordu. Bir çok erkek, eş olmayı sadece özel ilişkiyle biter sanıyor, bir çok kadında kadınlık iyi bir dişiliktir görüşünde. Evet, doğru payları var. Fakat evliliklerde onlarca doğru vardır. Devamlı İslâm’da kadının görevlerine ait kitaplar görenler, İslâm’da Erkek’le ilgili kitap göremeyince, her şeyde en büyük sorumluyu kadın sanabilmekte. Kaide de bu böyledir. Hep kadın fedakar olur, kadın sabırlı olur, kadın cefakâr vs. olur bilinmektedir. Ne münasibet, neden böyle bilinsin de, milyonlarca iyi niyetli erkek kardeşlerimiz aldatılsın.

İslâm’da Erkek isimli kitabımın yazılış hikayesi, İslâm’da Erkek konusuna yazar-çizer, vaiz-müftü herkesin dikkatini çekmek için yazıldı. Ve başarıldı da ...

İslâm’da Erkek isimli kitabım ilk çıktığı yıllarda çok hakaretler gördüm. Önüne duman çıkan tren rayından çıkmaz. Ben Allah’ın izniyle fikrimde haklı olduğuma inandığım için rayımda devam ettim. Yıllar sonra İslâm’da Erkek Kitabına ilgi arttı. Bazıları, benim erkek düşmanı olduğumu ve kitabı bu yüzden yazdığımı sanıyorlardı. Sonra sağdan-soldan kitabın farklı bir kitap olduğunu duyunca özür dileyenler çıktı. Bir yazar “İslâm’da erkeği yazmak sana mı kaldı kadın halinle?” demişti. Ben de ona, “İslâm’da kadını erkek halinle sen yazabildiğine göre ben erkeği neden yazmayayım,” dedim. Kadın erkeği, erkek kadını yazabilir. Yazmak bilgi ister. Bilgim olsa, Ay’a nasıl çıkılır onu bile yazarım ama roket isminden başka hiç bir şey bilmem Ay’a çıkmakla ilgili.

İslâm’da Erkek hâlâ yazılmaya devam etmeli. İslâm’da eş olarak erkek, baba olarak erkek, erkeğin kibarlığı, erkeğin vefalılığı, erkekte namus v.s. gibi konular yazılmalı da yazılmalı. Özellikle Erkek İlmihali yazılmalı.



İslâm’da Erkek isimli kitabım sahasında ilktir. Vaayy mı dediniz? Bence mahsuru yok.



İslâm’da Erkek kitabından bazı başlıklar.

• İslâm’da Erkek Adlı Bir Kitap Aranıyor.

• Kuşlar Aleminde Yuvayı Dişi Kuş Yapar

• Artık Gündem de İslâm’da Erkek

• Çeşitli Hayatlar

• Kendi Eğitimini Kendin Ver

• Vicdan Eğitilir

• Eş, Evlat ve Baba Olarak Erkek

• Abdullah Büyük Hocamızın İki Yazısı

• Evlenirken Erkeğin Görevi

• Genç Kızlara Duyuru

• Eş olarak Erkek Üzerine Recep Özkan İle Sohbet

• Biraz da Kadın

ve Onlarca konu

İhanet edenlerin, vicdanından önce imanı solar.​