AVÂRIZ (VAZİFELERİ YAPMAYA ENGEL ŞEYLER)
İlletler, bozukluklar, kazalar ve sakatlıklar gibi anlamlara gelen "arıza" kelimesinin çoğulu.
Fıkıh'da insana ârız olup vazifesini yapmaya engel olan şeylere avârız denir. Meselâ hastalık, yolculuk, gebelik, emziklilik, şiddetli açlık ve susuzluk ve yaşlılık gibi özürler insanın orucu yemesini mubah kılan avârızdandır.
Usûl-i Fıkıh'da insana ârız olup edâ ehliyetini ortadan kaldıran veya noksanlaştıran ya da hükümlerini değiştiren durumlara avârız denir. İki kısma ayrılır:
a-Semavî avârız: Delilik, bunama ve unutma gibi meydana gelmesinde şahsın bir rolü olmayanlar.
b-Kesbî avârız: Sarhoşluk, sefâhet ve yolculuk gibi meydana gelmesinde şahsın iradesinin tesiri olanlar. (Abdulvehhâb Hallaf, İlmu Usûli'l-Fıkh, Kuveyt 1978, 138).
AVIN HELAL OLMASI İÇİN NE GİBİ ŞARTLAR VARDIR?
Avın helal olması için şu şartların bulunması lazımdır:
1- Avcının bulunması. Bir köpek kendiliğinden bir avı yakalayıp öldürürse helal değildir.
2- Avcının müslüman veya kitabı olması.
3- İhramda olmaması.
4- Yaralayıcı bir alet almak veyahut avcı olan hayvanı göndermek.
5- Köpek veya doğan gibi bir hayvan ile yapılırsa öğretmiş olması, yani avcı "git" dediği zaman gider. "Gitme" dediğinde gitmez. Avı yakaladığı zaman ne onu yer, ne bırakır.
Bir miras hukuku terimi olarak avliye: Hisseleri ayet ve Hadislerde belirlenen ashabu't-ferâizin hisseleri toplamı, asıl meselenin ortak paydası (mahreci)'ndan büyük çıkarsa böyle meseleye "avl veya avliye" denir. Burada hisseler toplamı mahrec kabul edilerek, bu eksiklik her vârise hissesi oranında yansıtılır. Başka bir deyimle hisseleri o nisbette azalmış olur.
Avliyede hisseler, bütün mirasçılara yeterli olmayan bir mal içinde toplanmıştır. Hisseleri vermek için toplamak gerekir. Ayet veya hadîsin gereği ile sabit olan, bizzat nass'la sabit olmuş gibidir. İbn Abbas dışında, diğer sahabenin bu konuda icmâ'ı vardır (el-Mevsılî, el-İhtiyar, V, 96).
Avliye ilk olarak Hz. Ömer devrinde söz konusu olmuştur. Hz. Ömer (r.a.) sahabe ile istişare sonucu, hisseler toplamını mahrec yapmış ve bu yolla eksikliği tüm mirasçılara yansıtmıştır. Bu konuda ona, İbn Abbas dışında karşı çıkan olmamıştır (el-Mevsılî, a.g.e, V, 97).
Avliye meselesine örnekler: Vefat eden bir kadının mirasçı olarak; kocası anası ve iki tane öz kız kardeşi bulunsa miras hisseleri ve taksimi şöyle olur. Koca ikide bir; ana altıda bir; iki kız kardeş birlikte üçte iki hisse alırlar. Bu meselede ortak payda 6 hisseler toplamı ise 8 olur. 6 ortak payda ile 8 hisseyi vermek matematik bakımından mümkün olmadığından, hisseler 8 üzerinden verilir.
Başka bir örnek 1/2 1/6 2/3 1/3
__________________________
2 kız 2 kız
Koca Ana kardeş kardeş 6
(bababir) (anabir)
3 2+2 1+1 10 Avli
Burada hisseler toplamı:
1/2+1/6+2/3+1/3=10/6 olur.
10 mahrec (ortak payda) kabul edilerek, koca 3, ana 1, baba bir kız kardeş 2, anabir kız kardeş 1 hisse almışlardır.
Avliye usulü ile, miras vârislere taksim edilince muayyen hisselerinde belli ölçüde azalma meydana gelir. Böylece miras kalan mal bütün hisseleri karşılamadığı halde hepsinin mirasçı olması sağlanır.
AVRET KONUSUNDA DIĞER MEZHEPLERDEN YARARLANILABİLİR Mİ?
Avret konusunda diğer mezheplerden yararlanılabilir mi? Açılma konusunda dört mezhebin dışındaki mezheplerde farklı görüş var mıdır? (Sia ve Zâhiriyye gibi)
Avretin sınırları konusu naslarla sabit olduğu için, dört mezhebin dışındaki mezheplerde de durum aşağı yukarı aynıdır.
Zâhiriyye mezhebi'nde, yabancı erkeğe karşı kadının elleri ve yüzü müstesna, bütün bedeni avrettir. Zira Allah fercin hıfzını farz kıldığı gibi, bunun yanıbaşında gözü korumayı da farz kılmıştır. Bu hüküm âmm'dir. Ancak sahih bir nas ile tahsis edilebilir. Bu nas da sadece, evlenme kasdıyla bakıldığında elleri ve yüzü istisna etmiştir. Ancak, kadının mahremi olan erkeklere, kadınlara ve erkeğin de erkeklere karşı avreti sadece ön ve arkadan ibarettir.
Zeydiyye mezhebinde kadının yabancıya karşı eli ve yüzü dahil her yeri avrettir. Kadının şehvet duyabilecek yaşa gelmiş çocuklardan dahî örtünmesi farzdır.
Ibâdiyye'de ise, yabancı kadının el ve yüzü dışındaki yerlerine bakmak, haramlığından öte, abdesti dahî bozar. (Mevsû'atü'l-Fıkhı'l-Islâmî, NI/121-130 (Ecnebi Md.))
Ancak, şahsen ehl-i sünnetin, bu konuda başka mezheplerden görüş arayacak kadar zarûret içerisinde olduğu kanaatinde değilim. Asr-ı Saâdet'ten bugüne, ne kadın ve erkeğin tabiatlarında, ne de ihtiyaçlarında bir değişiklik olmuştur. Cihanşumul ve ahkâmı kıyâmete dek sürecek olan bir dinin orta yolu olan ehl-i sünnet mezheplerinin çaresiz kaldığı, ya da görüşlerinin geçerliliğinin sona erdiği bir mesele düşünülemez. Binaenaleyh, ortada bir zarûret meselesi yoktur ki, başka türlü bir çâre aransın. Aksi halde bu çığırın da sınırını tayin zor olur. O taktirde birisi çıkıp pekâlâ şöyle diyebilir: Iki hafta önce bir gazetenin verdiği habere göre, Türkiye'de 338 bin hayat kadını icra'yı faaliyet etmektedir. Bu durum büyük bir zarûret halini almış ve umumî bir belâ oluşturmuştur. Binaenaleyh bunca kadını bu işten vazgeçiremeyeceğimize göre, Şîa mezhebindeki mut'a nikahını tatbik etmek suretiyle, bu kadınları ve bunun birkaç katı erkeği zina etmekten kurtarmış oluruz. Bu nasıl hiç bir akıllının kabul edemeyeceği bir yolsa, diğeri de aynıdır.
AVRET KONUSUNDA MUHTELIF KONULAR
Bakma konusunda kâfir kadın da müslüman kadın gibidir. Ancak kâfir-kadının saçına bakılabileceğini söleyenler de vardır. Süfyanü's-Sevri, (Mü'minlerin kadınlarına...) (en-Nûr 24/31) ayetini delil tutarak, zimmî kadınların ziynetlerine bakmakta mahzur yoktur. Bunun yasak olması fitne endişesindendir, haram olduğundan değildir, der. (M.Ali es-Sâbûni, Muhtaşaru Tefsir-i Ibn Kesir, N/115.)
Avret olan herhangi bir kısım, bedenden ayrılması halinde de avrettir, bakılması haramdır.
Çocuğun 4 yaşına kadar avreti yoktur. Bundan sonra şehvet duyacağı yaşa kadar avreti sadece ön ve arkadır. Şehvet sınırına geldiğinde ise kız olsun, erkek olsun, namazda da namaz dışında da avreti, cinsinden·olan bâliğin avreti gibidir:
Erkek, annesinin, kızının ve kız kardeşinin odalarına izinsiz giremez. Resim haline getirilen avret mahallere bakmanın haramlığı konusu, Ibn Abidin'ne göre tereddüt mahallidir. (Ibn Abidin, Hâsiyetu Reddi'l-muhtâr, VI/ 373.)
Saça insan saçı takmak (peruk kullanmak) haramdır. Takılan, insan saçından başka bir şey ise, ruhsat vardır. Güzellik amacıyla yüz v.s. yerlerinden tüy yoldurması, estetik ameliyat ve dağlama usulü ile dolgu yaptırması haramdır. Bu işleri icra etmek de haramdır: (Bu konudaki hadislerin tefsiri için bk. es-sevkânî, Neylü'l-Evtâr N/641-643.)
Avret olan kısmın, doğuracağı zararlar itibariyle, haramlık derecesi de farklıdır. Diz uyluktan, uyluk da ön ve arka taraflardan haramlıkta daha hafifdir. Buna göre dizini açan birisini her müslüman yumuşakça ikaz etme durumandadır. Israr etmesi halinde üzerine varmaz. Uyluğunu açtığını görürse, sertçe ikaz eder; ama ısrarı halinde dövmez. Ön ve arka uzuvlarını açanı görürse örtmesine emreder. Israrı halinde terbiyesini verir denmiştir. (Fetâvâ-yi Hindiyye, V/288.) Bu durumda öldürülebileceğini söyleyenlerin bile bulunması, (Dürer Hâsiyesi, Abdü'l-Halım, I/199.) dikkat çekicidir.
AVRET OLAN YERE DOKUNMA VE "MUSAFAHA"
Genel kaide olarak; "bakılması helâl olan yere dokunmak da helâldir." Bundan sadece erkeğe göre yabancı kadınlar istisna edilir. Meselâ erkek, Hanefi mezhebine göre yabancı bir kadının eline ve yüzüne belli şartlarla bakabildiği halde, dokunması caiz değildir.
Buna göre:Kadınla musâfaha, kadın genç ve şehvete sebep olabilecek durumda ise, haramdır. Zira Allah Resulü, yabancı bir kadının elini tutanın, eline Kıyâmet Günü ateş konacağını haber vermiştir. (Ibn Hümâm, Fethü'l-Kadir, VN/98.) Kendisi de biat esnasında kadınlarla musâfaha yapmamış ve "Sizden söz ile biat alıyorum." buyurmuştur. Hz.Aişe yemin ederek, Hz. Peygamber'in elinin biat esnasında hiç bir kadına dokunmadığını söyler. (Bu konuda daha geniş bilgi için bkz. Sabûnî, age. N/565-66.)Ancak şehvet duyulmayacak derecede ihtiyar olan kadınla musâfaha etmekte bir beis yoktur. Hz. Ebû Bekir, süt annesinin kabilesinden olan ihtiyar kadınlarla musâfahalaşırdı. Allah Resulü'nün de biatta ihtiyar kadınlarla mushafaha yaptığı rivayeti mevcuttur. (Ibn Hümâm age., VNI/98.) Erkeğin erkekle musâfaha etmesi ise câizdir. Çünkü sahabe musâfahalaşırlardı. Muanakaları (birbiri boynuna sarılmaları) ise, belden yukarıları açık olması halinde ihtilatlıdır. Ancak çıplak olmaması kaydıyla câizdir. Zira Allah Resulü ile sahabe muânaka yapmışlardır. (Bu konuda geniş bilgi için bkz. Ebu'l-Vefâ el-Efgani"nin "Muhtaşaru't-Tahavi'ye yaptığı tâlikât, s. 438-39.)
"Avret" sözlükte, gedik gibi yerlerdeki aralık ve kendisinden fesat ve zarar beklenen şey anlamındadır. (el-Harasî Alâ-muhtaşar-i Seydî Halîl 1/244.) Insanın avret bölgesine "avret" denmesi, görülmesiyle fesat ve kötülük ortaya çıkacağı içindir. Yoksa "avret", çirkinlik anlamındaki "aver" kelimesinden türemis değildir. Çünkü kadının avret olan yerlerinin çoğu, çirkin olmak şöyle dursun, gönüllere hoş gelir ve güzel sayılır. (agk.)
Allah Kur'ân-ı Kerîm'de, Peygamberimiz'in kadınlarına hitaben: "Evlerinizde ağırbaşlılıkla oturun. Ilk Cahiliyye Dönemi kadınlarının kırıladöküle, süslerini göstere göstere yürüyüşü gibi yürümeyin" (Ahzâb (3) 32.) buyurur. Nûr Sûresi'nde: "Mü'min kadınlara da şöyle gözlerini (haramdan) kıssınlar, ırzlarını korusunlar, süslerini göstermesinler -kendiliğinden görünen müstesna- başörtülerini yakalarının üzerine salsınlar" (Nûr (24) 31.) buyurur. Yine Ahzâb Sûresi'nde: "Ey Peygamber! Zevcelerine, kızlarına ve mü'minlerin kadınlarına söyle, "cil-bâb"larını üzerlerine atsınlar" buyurur. (Ahzâb (33) 59.)
Peygamber Efendimiz de: "Erkek erkeğin âvretine, kadın da kadının avretine bakmasın", (Müslim, hayz 7; Tirmizî, edep 38; Ibn Mâce, taharet l37; Müsned NI/63.) "Ergin, olmuş bir kadının namazını Allah başörtüsüz kabul etmez" (Tirmizî, salat 160; Ibn Mâce, taharet 132; Müsned VI/150, 218, 259.), "Şehvetle bakmak gözün zinâsıdır" (Buhârî, isti'zan 12, kader 9; Müslim, kader20, 21; Ebû Dâvûd, nikâh Müsned N/276.), "Şehvetle bakmak şeytanın zehirli oklarından bir oktur" (Hindî Kenz V/329 (13075).) buyurmuştur.
Bu ve benzeri âyet ve hadîslerden ötürü, tüm Islâm bilginleri, kadının da, erkeğin de avretini kapatması konusunda sözbirliği halindedirler. Yine bütün Islâm bilginleri kadının elleri, yüzü ve ayakları dışında kalan bütün bedeninin "avret" olduğu konusunda sözbirliği halindedirler. İslam'ın bu konudaki öğretileri açık ve emredici olduğundan, örtünmenin gereğine inanmayanların dinden çıkmış, yani kâfir olmuş olacağını söylemişlerdir. Kapanmanın gerekliligine inanmakla beraber, kapanmayanların ise dinden çıkmış olmayacağını, ancak günah işlemiş olacağını bildirmişlerdir. İslam'ın böyle kesin ve net bir öğretisiyle alay etmenin de insanı dinden çıkaracağını, bu hatayı işleyen mükellefin, tevbe edip, imânını yenilemesi gerektiğini duyurmuşlardır.
Çünkü çıplaklık ilkelliğin, giyinme ise medeniliğin belirtisidir. Çıplak gezmenin hiçbir yararı yoktur, bununla birlikte bir sürü zararı vardır. Giyinmenin ise hiçbir zararı olmadığı gibi, bir sürü yararı vardır. Giyinme iffetli ve namusluluğun sembolüdür. Soyunma ise insanı iffetsizliğe götürür. Cinsel cazibede diğer nimetler gibi bir nimettir. Her şeyin bir sahibi bulunduğu ve sahibi olmayanlara helal olmadığı gibi, insan bedeninin gönle hoş gelen cinsel çekiciliği de, sadece sahibine helâldir. Sahibi olmayanlar, ondan gözle de olsa yararlanamazlar. Hanımına başkalarının bakmasında sakınca görmemek, yada hanımların kendilerini, bakılacak şekilde ayarlaması, modern tıp gözünde psikolojik ve cinsel hastalık olarak görülür. Insanların binde dokuzyüzdoksandokuzu da giyinmenin gerekli olduğunu savunur; ancak ne kadar giyinilmesi konusunda ayrı ayrı şeyler söylerler. Yani insan aklının giyinmeye çizebileceği sabit bir sınır yoktur. Öyleyse dinin çizdiği sınırları kabul etmek en akıllıca hareket olsa gerektir. Giyinme, ayrıca tabiî, yani fitri ve doğal bir olgudur. Tabiatta hiç bir nimet çirilçıplak ve elbisesiz değildir. En değerli meyvalar iki-üç kat elbise ve ambalaj içerisinde sunulmuştur. Demek ki, değerli olan daha çok saklanmakta ve daha çok örtülmektedir. Kömür, kapının önünde bırakılır ama elmas, evin de en gizli köşesinde saklanır. Kısaca örtü, kadının değerinin de göstergesidir.
Hanefîlere Göre Avret
Avret yerlerinin örtülmesi Kur'ân-ı Kerîm ve hadislerle emredildiği için, bunda bilginlerin söz sahibi olamayacağını ve bunu hepsinin sözbirliği ile kabul ettiğini daha önce söylemiştik. Ancak erkeğin göbeği ile dizkâpağı arası dışında kalan yerleri ile, kadının elleri, ayakları ve yüzünün avret olup olmadığı konusunda ayrı fikirde olanlar vardır.
Şâfiî ile Hanbelî mezheplerine göre, kadının yüzü ve elleri de dahîl, bütün vücudu avrettir ve mahremi olmayanlara karşı örtülmesi gerekir. Kadın ellerini ve yüzünü ancak namazda açabilir. Maliki mezhebinde ise, kadının elleri ve yüzü avret değildir, ancak yabancılara karşı kapatması daha güzeldir.
Diğer mezheplerin uygulamalarını özet olarak gördükten sonra şimdi de Hanefî Mezhebi'nde avret ve örtünme ile ilgili uygulamayı geniş olarak görmeye çalışalım:
a) Namazda:
Erkeğin namazdaki avreti; namaz dışında olduğu gibi, göbekle dizkapağı arasıdır. Dizkapağı avrettir, göbek ise avret değildir. Hür kadınların avreti ise; yüzleriz, ellerinin içleri ve ayaklarının üstleri hariç bütün vücutlarıdır. Hattâ kulağı hizasindan aşağıya sarkan saçlarının açılması, bazılarına göre namaza engel değilse de, daha doğru olan görüşe göre avrettir. Ancak bu sarkan saçların avret olmadığını söyleyenlere göre dahi, mahrem olmayan erkeğin, kadının saçına bakması haramdır. Yani böyle sarkan saçlara bakmak, avret olduğu için değil, fitneye sebep olabileceği için haramdır. (Ibrahim Halebî, Gunyetü'l-mümtelî 212.)
Namazda iken insanın avreti, kaba ve hafif olmak üzere ikiye ayrılır. Kaba avret, çevreleri ile birlikte ön ve arka organlar, hafif avret ise, avretin geri kalan kısmıdır. Namaz kılarken kaba avret, ya da hafif avret organlarından birinin, dörtte birinin kendiliğinden açılması, namazın bir rüknünü edâ edecek kadar sürerse namazı bozar. Bunu kendi eylemi ile yaparsa namazı hemen bozulur. Meselâ bir kolunun dörtte biri namazda iken açılan kadın, bu şekilde bir rüknü, meselâ rukûu yapacak kadar kalırsa namazı bozulur. Daha az süre açılırsa bozulmaz. Ancak önceden açıkken namaza başlayamaz.
b) Namaz Dışında:Kadının Avreti
Yabancı Erkeklere Göre
Kadının yabancı erkeklere göre avreti, yüzü ve elleri hariç, bütün bedenidir. Ebû Yûsuf'a göre, iş görme gibi bir zorunluluk bulunduğunda, kolunun dirseklere kadarki kısmı da avret değildir. Ancak fetvaya uygun görüşe göre, kolu da avrettir. Bazılarına göre de kollar namaz içinde avrettir, namaz dışında avret değildir. Ayakların topuklardan aşağısı konusunda da aynı şeyler söylenmiştir.
Ancak yüzü ya da elleri görüldüğünde, kötü duygulara (fitneye) sebep olacaksa, kadının yüzü ve elleri de dahil, bütün vücudu avrettir.
Mahremi Olan Erkeklere Göre
Kadının mahremi olan erkeklere göre avreti, erkeğin erkeğe göre avreti gibidir, ancak kadın mahremi olan erkeğe karnı, sırtını ve bir görüşe göre memelerini de gösteremez. (Ibn Hümâm, Fethu'l-KadîrVIl/l05.)
Kadının mahremi olan erkekler, Nûr sûresi otuzbirinci âyetinde sayıldığı gibi: Kocası (kadının kocasına göre hiç bir yeri avret değildir), Babası, dedeleri, kocasının Babası ve dedeleri, erkek çocukları, kocasının erkek çocukları, kendi erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin çocukları ve kız kardeşlerinin çocukları (yani yegenleri), kendi kadınları, köleleri, evlerine sık sık girme alışkanlığı olan ve cinsel arzusu bulunmayan erkekler ve cinselliği henüz kavramamış çocuklardır. Amcalar ve dayılar da baba makamındadırlar. Kocasının erkek kardeşi, yani kayınbiraderleri ve kocasının dayısı ve amcası ise mahremi değildir. İşte kadın, bu mahremi olan erkekler yanında omuzlarına kadar kolları, başı, boynu ve dizden aşağı bacakları açık durabilir. Ancak bu, kötü duygu söz konusu olmadığı zamandır. Ayrıca durabilir demek, durması gerekir demek değildir. Onların yanında da, hattâ yalnız başına da kapanmaya daha çok dikkat etse daha güzel olur.
Yukarıda sözü edilen âyette kadının; sayılan mahremlerine zinetlerini, yani süs ve takılarını, dolayısı ile bunların yerlerini göstermesinde sakınca olmadığı bildirilmiştir. Islâm bilginleri de kadının süs yerleri; baş, yüz, göğsün üst kısmı, boyun, kulak, el, kol, ayak ve bacaklarıdır. Çünkü başa taç ve saçbağı, boyun ve bağıra gerdanlık, kulaga küpe, bazuya bazubend, kola bilezik, ele yüzük ve kına, bacaga halhal, ayağa da yine kına takılır ve sürülür, dolayısı ile kadının mahremlerine gösterebileceği yerleri buralardır, demişlerdir. Memeleri, sırtı ve karnı ise zinet yeri olmadığından, oralarını kadın, kocasından başka erkeklere gösteremez.
Kendi Kadınlarına Göre Avret
Kadının "Kendi Kadınlarına" göre avreti, erkeğin erkeğe göre avreti gibidir, yani göbeği ile dizkapağı arasından ibarettir. Ancak Imam Azam'dan bir rivayete göre, kadının "Kendi Kadınları"na göre avreti de, mahremi olan erkeklere göre avreti gibidir, karnını ve sırtını da gösteremez. (Zeylaî, Tebyîn VI/18.)
Âyette geçen ve kadının zinet yerlerini gösterebileceği "Kendi Kadınları"ndan maksat, çoğu Islam bilginine göre Müslüman olan kadınlardır. Hz.Ömer; görevlisi Ebû Ubeyde b. el-Cerrâh'a yazdığı emir mektubunda:
"Haber aldığıma göre, gayrı müslim vatandaşların (zimmîlerin) kadınları, müslüman kadınlarla beraber hamamlara giriyorlarmış. Bunu yasakla ve buna engel ol. Çünkü zimmî bir kadın, müslüman bir kadının avretine bakamaz" diye emir vermiş. Ebû Ubeyde de bunu yürürlüğe koymuş ve "Hangi kadın özrü olmaksızın, sırf yüzünü parlatmak amacıyla hamama giderse, yüzlerin aklanacağı günde Allah onun yüzünü kara eylesin!" diye ilân etmiştir. (Kurtubî XN)
Ibn Abbas, "Müslüman bir kadını, Yahudi ya da Hiristiyan bir kadının görmesi helâl değildir, çünkü gider kocasına anlatır" demiştir.
Bazı Islâm Bilginlerine göre ise; kadının kadına göre avreti, göbekle diz kapağı arasıdır. Kadının bazı kadınlara zinet yerlerini gösterememesi, gidip kocalarına anlatabileceklerinden ve fitneye sebep olabileceklerinden dolayıdır. Müslüman kadınlar genellikle böyle bir laf taşıyıcılığı yapmayacaklarından ötürü, âyetteki "Kendi Kadınları"ndan maksat, müslüman kadınlardır, diye yorumlanmıştır. Önemli olan, başkasına anlatması, ya da anlatmaması olduğuna göre, "Kendi Kadınları"nı, iyi ahlâkı ile tanınmış kadınlar olarak anlamak gerekir. Buna göre kadın, iyi ahlâklı olduğunu bildiği ve güvendiği gayrı müslim kadınlara da göbeği ile diz kapağı arası dışını gösterebileceği gibi, kötü ahlâklı olarak bildiği müslüman kadınlara da zinet yerlerini ve erkeğe gösteremeyeceği yerlerini gösteremez.
Yabancı Kadınlara Göre:
Kadınların "Kendi Kadınları"nın "kimler olduğu anlaşılınca yabancı kadınların da kimler olduğu kendiliğinden anlaşılmış oldu. Buna göre gayrı müslim kadınlar ve bir görüşe göre de kötü ahlâkı ile tanınan müslüman kadınlar yabancı kadınlardır. Kadının onlara göre avreti, aynen yabancı erkeklere göre avreti gibidir. Yüzü, elleri ve ayakları dışında hiç bir yerini zorunluluk olmayınca onlara gösteremez.
Tek Başına Iken:
Kadın. mahremi olmayan erkeklerin bulunmadığı evinde jile gibi omuzdan askılı bir elbise ile bulunabilir, başı. kolları ve dizden aşağısı açık dolaşabilir. Ama yalnız başına iken bile sakınması ve örtünmeye dikkat etmesi çok daha güzel bir davranıştır. Öyle dolaşan kadın kötü duygular söz konusu değilse, belki günah işlemiş olmaz ama, meleklerin varlığını da düşünerek, kendi başına iken de kapanan kadının sevap kazanacağı kesindir. Ancak evde başkaları yokken kocası öyle gezmesini istiyorsa, onun arzusuna uyması da daha güzeldir. Aynı şekilde kocası da onun istediği gibi bulunmalıdır.
Evlenmek Isteyen Erkeğe Göre Avret:
Kadın kendisiyle evlenmek isteyen erkeğe, birbirini görüp tanımaları, begendiklerini ya da beğenmediklerini bilmek için, yüzünü ve ellerini, şehvetle bakıyor olsa da gösterebilir. Çünkü bu Peygamber Efendimizin tavsiyesidir ve, çok önemli bir sünnettir. (Cessâs Ahkâmü'l-Kur'ân V/173; Ibn Rüsd, Bidâye ll/3.) Karakter ve mizaçları birbirine uyan insanların kanları da birbirine ısınır ve daha ilk bakışta birbirlerini severler. Uymuyorsa sevmezler. Bu yüzden evlenecek olanlar birbirlerini mutlaka görmeli ve sevebiliyorlarsa evlenmelidirler. Aksi halde ileride anlaşmazlık ve huzursuzlukların çıkması kaçınılmazdır. Islâm'da çok önemli sayılan aile kurumunun son derece sağlam temellere oturtulması açısından bu çok gerekli bir davranıştır.
"Ülü'I-Irbe Olmayanlar"a Göre Avret:
"Ülü'1-Irbe olmayan" demek, cinsel arzusu bulunmayan demektir. Âyette kadınların zinet yerlerini "ülü'1-irbe olmayanlar"a da gösterebileceği bildirilmiştir. (Nûr (24) 31.) Bu tür insanlar saf ve aptal olup, kadının dünyasından birşeyler bilmeyen bedensel iktidarsızlıklarından, aklı eksikliklerinden, fakirlik ve miskinliklerinden ötürü, kadınlara karşı bir eğilim ve arzu duymayan kimselerdir.
Mücahid; "karnından başka derdi olmayan ve kadınlardan yana bir şey bilmeyen eblehlerdir" diye tanımlar. Ancak bunlara bir yaş ve sınır çizilmemiş, tespit edilmeleri zamana ve izlenimlere bırakılmıştır. Normal saatlarda böyle bir arzu duymayan bazı insanlar, çıplak magazin gazeteleri ve televizyondaki seks sahneleri ile duyulan uyarılmış hale gelmiş olabilir. Müslüman kadınların buna dikkat etmesi ve bu durumda kollarını ve başlarını onların yanında da açmamaları gerekir.
Küçük Çocuklara Göre Avret
Aynı âyette zinet yerlerini gösterebilecekleri bildirilen insanlardan biri de, "kadınların avretlerinden haberi olmayan çocuklar"dır. Bunda da sınır olarak bir yaş gösterilmemiştir. Çünkü çocukların bu tür işleri bilmeleri zamana ve zemine göre değişir. Günümüzde yedi yaşındaki bir "televizyon çocuğu"nun bilmediği çok az şey olsa gerektir. Bu yüzden bu çocukları bazı bilginler; şehvet duyma sınırına ulaşmayanlar, diye belirlemişler, bazıları da; neyin avret olduğunu, neyin olmadığını bilmeyenlerdir, demişlerdir ki bu, doğruya daha yakındır. Kadının vücudu, hareketleri ve duruşları kendisinde hiçbir şehevî değişme oluşturmayan çocuklardır, diyenler de vardır. Bu, çocuğun kendi durumuna göre de değişebilir. Buna göre altı ile on yaş arası çocuklarda bu tür uyanışlar olabileceğine göre kadının bunu göz önünde bulundurması gerekir. Günümüzde on yaşına geldiği halde şehvet adına hiçbir şey duymayan bir çocuktan söz etmek -aptal değilse- zordur. Bu durumdaki çocuğun da kadına göre erkek gibi olduğu bilinmelidir.
Itiyar Kadınların Avreti
Yaşlı kadınların avreti aslında diğer kadınlardan farklı değildir. Ancak onların, süslü-püslü görünmemek şartıyla "cilbablarını" yabancı erkeklerin yanında çıkarmalarında bir sakınca yoktur. Bu konudaki âyetin meâli şöyledir:
"Âdetten ve çocuktan kesilmiş ve artık nikâha ümitleri kalmamış olan yaşlılara gelince, ancak mahremlerine gösterebilecekleri zinet yerlerini açmamak ve şık görünme eylemi (teberruc) yapmamak şartıyla,dış elbiselerini bırakmalarında onlar için bir günah yoktur. Bununla beraber bundan da sakınmaları kendileri için daha hayırlıdır." (Nûr (24) 60.)
Ihtiyar kadınların, başka erkeklerin yanında bırakabilecekleri elbiseleri, "cilbabları", yani üstlüklerinden ibarettir. Bu konuda bütün bilginler aynı kanaattedir. Yoksa ihtiyar kadınların, yabancı erkeklere zinet yerlerini gösterebileceğini söyleyen yoktur.
Âdet ve Lohusalık Halinde Avret
Âdetli ve lohusa kadının, yabancılara, kadınlara ve mahremi olan erkeklere göre avreti, diğer zamanlarından değişik değildir. Bir başka deyimle âdetli ve lohusanın avreti sadece kocasına göre değişir ve kocası onun göbeği ile diz kapağı arasından, dokunmak suretiyle yararlanamaz. Ancak bakma konusunda kocasına yine hiçbir yeri avret değildir. Fakat yerinde de söylediğimiz gibi, Imam Muharnmed'e göre âdetli ve lohusaya kocası, cîmadan başka herşeyi yapabilir. Ayrıca bu kitabın "âdetliye ait hükümler" bölümüne bakılmalıdır. .
2- Erkeğin Avreti
Erkeğin, hem erkeklere, hem de kadınlara göre avreti, göbeği ile diz kapağı arasıdır. Ancak bedeninin belden yukarısını (karnını ve sırtını) da kadınların yanın da açması mekruhtur.
Erkek çocuk, erginlik yaşına ulaştığında, parlak yüzlü ise bakma konusunda kadın hükmünde; değilse, erkek hükmündedir.
3- Yolculuk ve Mahremlik
Erkek, mahremi olan kadınlarla, şehvetten emin olunması halinde sefer müddeti ve daha uzun yola çıkabilir. Kadın da, sefer müddeti yola, ancak yanında ergin ve akıllı erkek bir mahremi olursa çıkabılir. Yani kadın, doksan kilometre kadar bir yolculuğa yalnız başına, bir çocukla, ya da başka kadınlarla çıkamaz. Bu haramdır. Kendisine hac farz olmuş olsa dahi, eşlik edecek mahrem bir erkek bulmadıkça, hacca da, umreye de gidemez.
Erkek, başka erkeklerin olmadığı bir evde yabancı bir kadınla tek başına duramayacağı gibi, birden çok yabancı kadınla da bulunamaz. (Kadızâde Efendi, Netâicü'l-efkâr N/122.) Birincisi haram, ikincisi fitne sebebidir.
4- Dokunma, Tokalaşma ve Avret
Ayrı bir konuda da değindiğimiz gibi, genel bir kural olarak; bakılması helâl olan yere dokunmak, ya da tutmak da helâldir. Ancak bundan, yabancı erkekle yabancı kadının birbirlerine dokunmaları müstesnadır.
Genç ve şehvet duyulabilecek yabancı kadınla tokalaşmak haramdır. Peygamber Efendimiz; yabancı bir kadının elini tutan ele, Kıyâmet Günü ateş doldurulacağını haber vermiştir. (Ibn Hümâm, Fethu'l-Kadir Vll/98. ) Kendisi de biat sırasında kadınlarla el sıkışmamış ve sizden sözlü biat alıyorum, buyurmuştur. Âise Annemiz de yemin ederek; "Allah Resûlü'nün eli kadın eline değdi diyen yalan söylemiştir" demiştir. (Geniş bilgi için bk. Sabunî, Ahkâmü'l-Kur'ân N/565-66.)
5- Zorunlu (Zarurî) Haller ve Avret
Islâm, insanın sağlığına çok büyük önem vermiş ve bu yüzden temizliği imandan saymıştır. Kur'ân-ı Kerîm'in bazı âyetlerine dayanarak Islâm bilginleri; "zorunlu haller, haramları mubah (serbest) kılar" diye bir kural koymuşlardır. Buna göre; hastalanan kadını öncelikle kadın doktor muayene edecektir. Yani kadın doktorun bulunduğu ve anlayabileceği bir konuda, kadının erkek doktora gitmesi haramdır. Ama kadın doktor bulunmaz, ya da hastalığı teşhis ve tedavi edemezse kadın, erkek bir doktora da gidebilir ve muayene ve tedavisinin gerektirdiği yerini, gerektirdigi kadar açabilir.
Ebenin doğum anında kadının avretine bakması, sünnetçinin sünnet anında ergin erkeğin sünnet yerine bakması caizdir. (Serahsî, Mebsût X/156; Fetâvay-i Kâdihan (yazma) 612.)
7- Kadının Elleri ve Yüzü Meselesi:
Kadının elleri ile yüzü dışındaki bütün bedeninin avret olduğunu, yani örtünmesi gerektiğini daha önce söylemiştik. Ellerinin ve yüzünün avretligine gelince; Şâfiî ve Hanbelî Mezheplerine göre kadının elleri ve yüzü de avrettir ve örtülmesi gerekir. Hanefi ve Mâlikî Mezheplerine göre ise elleri ve yüzü avret değildir, ancak örtülmesi daha güzeldir. Fitne sözkonusu olduğunda ise örtmek gerekli olur.
Şimdi bu mezheplerin hangi delillere dayanarak bu görüşe vardıklarını görmeye çalışacağız. Çünkü bu mezhepler ayrı ayrı birer din değildirler, olsa olsa aynı hedefe doğru giden ayrı birer yoldurlar. Bu yüzden herhangi bir konunun birinde meselâ farz, diğerinde sünnet olması, sünnet olanda da kuvvetli ve önemsenmesi gereken bir sünnet olduğunu gösterir. Buna göre kadının ellerini ve yüzünü örtmesi, diğer mezheplerde farz ise ve bu konuda güçlü delilleri varsa, bizde de örtmesi daha iyi hale gelmiş olur.
Ellerin ve yüzün avret olmadığını söyleyen Hanefiler'in delilleri şunlardır:
1. Örtünmeyi emreden âyette, "açılan yerler müstesna" (Nûr (24) 31.) denmektedir. Bu, açılmasına ve gösterilmesine ihtiyaç duyulan yerler demektir ve ellerle yüzden ibarettir. Çünkü bazı sahabeler bunu böyle yorumlamışlardır.
2. Âişe Annemizden alınan bir hadîse göre: "Ebû Bekir'in kızı Esmâ, üzerinde ince bir elbise varken Allah Resûlü'nün yanına geldi de Allah Resûlü yüzünü ondan çevirdi ve: Ey Esmâ! Kadın âdet görme yaşına varınca surasi ve surasindan başka yerinin göiülmesi câiz değildir, derken yüzünü ve ellerini gösterdi." (Kurtubî XN/229. )
3. Akılla düşündüğümüzde de ellerin ve yüzün avret olmaması gerekir. Çünkü kadının yüzü ve elleri açıkken namaz kılmasının câiz olduğu herkesçe bilinir. Halbuki, namazda avreti örtmek farzdır. Demek ki elleri ve yüzü avret değildir. Hacda da aynı şey sözkonusudur. Çünkü kadın hacda da yüzünü açar.
Kadının elleri ve yüzünün de avret olduğunu söyleyen Şâfiî ve Hanbelî Mezheplerinin delilleri ise şunlardır:
1. Sözü edilen "örtünme âyeti"nde, "zinetlerini göstermesinler" (Nûr (24) 31.) yasaklaması da vardır. Zinet, yani süs, yapma olan ve doğuştan gelen olmak üzere ikiye ayrılır. Yani hem doğal güzellikler, hem de takılar zinettirler. Âyet-i kerîme bunu, sadece yapma olanlar diye ayırmamıştır. Yüz ise doğuştan olan doğal zinetin merkezidir. Çünkü kadına, ancak yüzüne bakıldığında güzel ya da çirkin kadın denir. Sonra yüz fitnenin, yani çekici duyguların da merkezidir. Bu yüzden şairler bile güzel kadınları hep yüzleriyle tasvir etmiş ve "Kahverengi gözlerin","gamzeÎerin gamzelerin", "kirpiklerin ok ok oldu","leblerin (yani dudakların) goncadır gonca", "kalem gibi kaşların", "al yanaklar bal olmuş" gibi mısralarla hep kadının yüzünün çekiciliğini anlatmışlardır. Kadının avretini kapatması, zaten çekici görülüp ileride kötü sonuçlara sebep olabileceği içindir. Dolayısı ile yüzün haydi haydi avret olması gerekir. Âyetteki "açılan yerler müstesna" cümlesi, orada kullanılan "lâzım fiil"in özelliğinden ötürü, kasıt ve taşarlama olamadan kendiliğinden, meselâ rüzgâr gibi bir şeyle açılan demektir.
2. Câbir b. Abdullah: "Allah Rasûlüne ansızın bakışın durumunu sordum; gözünü çevir, buyurdu" (Ebû Dâvûd, nikâh 43; Tirmizî, edep 28; Müsned IV/358, 361.) demiştir. Ansızın bakılan yer kadının eli ve yüzünden başka bir yeri değildir.
3. Allah Rasûlü Efendimiz Hz. Ali'ye: "Ey Ali! Bakışı bakışa ekleme. Kasıtsız olan birinci bakış hakkındır ama, ikinci bakış hakkın değildir" (Ebû Dâvûd, nikâh 43; Dârimî, rikâk 3.) buyurmustur: Burada da aynı şey söz konusudur.
4. Ibn Abbas'ın aktardığına göre: "Allah Rasûlü ,Fadl b. Abbas'ı hacda terkisine almıştı. Fadl, güzel saçlı, parlak ve yakışıklı bir delikanlı idi. Bir kadın gelip Allah Rasûlü'ne fetva sordu. Fadl ona bakıyor, o da Fadl'a bakıyordu. Allah Rasûlü Fadl'ın yüzünü öbür yana çevirdi" (Buhârî, megazî 77, hac l ; Müslim, hac 407.). Halbuki; açık olan, hac ibadeti dolayısıyla kadının sadece yüzüydü.
5. Allah Rasûlü hacda kadınların yüzlerini açmalarını emretmişti. Demek ki, kadının yüzü kapalıydı ve hac dışında kapalı olması gerekiyordu.
6. Hz. Âise Annemiz, "Iftira Olayı"nda ihtiyacı için kervandan geri kalmış ve dönünce bulabilsinler diye konaklama yerinde uyuyakalmıştı. O, olayı kendisi anlatır ve: "Safvân'ın istircâ"i (yani innâ lillah... demesi) ile uyandım. Hemen cilbabımı yüzüme örttüm. Safvân beni "örtünme" âyeti gelmeden önce gördüğü için tanıdı" (Buhârî IV/6, V/57, megazî 34.) der. Demek ki, örtünme âyeti geldikten sonra müslüman kadınlar yüzlerini kapatıyorlardı.
7. Kur'ân-ı Kerîm'de Allah mü'minlere hitap ederek:
"Peygamberin hanımlarından birşey istediğiniz zaman perde arkasından isteyin" (Ahzâb (33) 53.) buyurmuştur. Halbuki. Peygamberin hanımları bütün mü'minlerin anneleridirler. Onlara öyle davranılırsa, diğer kadınlara daha titiz davranılmalıdır.
8. Ellerin ve yüzün avret olmadığına işaret eden sözkonusu "Esmâ Hadîsi" de zayıf bulunmuş ve tenkide uğramıştır. Yani onunla ellerin ve yüzün avret olmadığına delil getirilemez. Sahih olsa bile, o belki evlenme isteği sözkonusu olduğu zamanı anlatır. Çünkü o zaman erkeğin, kadının yüzüne bakabileceği bilinmektedir.
9. Sonra ellerin ve yüzün avret olmadığını söyleyenler de buna rağmen kapatılmanın daha güzel olacağını, hattâ fitne sözkonusu olduğunda kapatmanın farz olduğunu söylemişlerdir. (bk. Sabunî, N/157-158.)
Iki tarafın delillerini de gözönünde bulunduran bir çok Islâm bilgini, yüzün ve ellerin de kapatılmasının gerekli olduğunu söyleyenlerin delilleri daha güçlüdür, demişlerdir.
Elmalılı Merhum da konuyu irdeledikten sonra, eller ve yüz, zorunluluk olduğunda açılır. Zorunlulukları (zaruretleri) da kendi miktarlarınca hesaplamak üzere yani sadece zorunluluk olduğu yerlerde bunların açılmasında sakınca yoktur, sonucuna varmıştır. (bk. Elmalılı, Hak Dinî VI/3505.)
Harama ve özellikle de karşı cinsten görmemesi gereken uzuvlara, yani "avrete" bakmanın ne kötü bir günah olduğunu bildiren bir çok âyet-i kerime ve hadîs-i serîfler vardır. Tek cümle ile, hadîsi kutsi de buyurulduğu gibi, "bakma, şeytanın zehirli oklarından bir oktur." Ancak yaklaşık olarak sizin verdiğiz mânâda bir söz (hadîs) fıkıh kitaplarında zikredilirse de müdekkik âlimlerce aslı bulunamamıştır. Hidâye dahil, fıkıh kitaplarının "Haram-helâl" bölümlerinde zikredilen şekliyle meali şöyle dir: "Kim yabancı bir kadının güzelliklerine şehvetle bakarsa Kıyamet günü gözlerine eritilmiş kurşun dökülecektir." Bakabıldiğimiz kadarı ile bu anlamda bir hadîs meşhur hadîs kaynaklarında olmadığı gibi, Ibn Kesîr'in Mecma'uzzevâid'i ve el-Hindî'nin Kenzü'1-Ummâl'i gibi müracaat kitaplarında da yoktur. Ibn Hacer ed-Dirâye'sinde bunu bulamadığını söyler.(Ibn Hacer, ed-Diraye I/225)
Zeyla'î "gariptir" der.(Zeylâî Nasbu'r-râye) Ancak "garib"i hadîs istilahındaki meşhur mânâsı ile değil "bulunamamıştır" gibi bir anlamda kullanır. Her ikisi de bunun değil de buna benzer bir hadîsin var olduğundan söz ederler. "Istemedikleri halde bir topluluğa kulak verip dinleyenin kulağına Kıyamet günü eritilmiş kurşun dökülecektir." anlamındaki o hadîs meşhur kaynaklarda vardır ve sahîhtir.(bk. Buhari, ta'bir 45; Ebu Davud, edeb 88; Tirmizi, libas 19 vb.) Ibnü'1-Esîr de meşhur hadîs lugatinda, sadece ikinci hadîse işaret etmektedir.(Ibnü'I-esîr, en-Nihâye I/77) Buna göre muhtemelen kulak için vârid olan tehdit bir kelime değiştirmekle yanlışlıkla göz için de kullanılmıştır. Ya da hadîs kitaplarına geçmemekle beraber fıkıhçılar kanalı ile nakledilegelmiştir. Her halükârda hadîsçilerin bu söze verdikleri not "aslı yoktur" şeklindedir. Yani hadîs olduğunu gösteren bir senedi bulunamamıştır, demektir.
Avrete Bakmanın Etkisi
Kadının kadına ve erkeğin erkeğe gösteremeyeceği yerlerinin göbekle dizkapağı arası olduğunu biliyoruz. BuraIarın isteyerek gösterilmesi halinde kırk günlük sevabın boşa gitmesi diye bir şey var mıdır?
Insan ruh ve beden ikilisinden oluşan bir varlıktır. Beden nasıl helâl ve faydalı gıdalara muhtaç ise, zararlı ve zehirli gıdalardan korunması gerekiyor ve korunmadığı takdirde kötü yönde ve bazan uzun süreli etkileniyorsa ruh da öyledir. Gıdası olan ibâdetler ve zikirle beslenmeli, maddî ve manevî haramlardan korunmalıdır. Korunmadığı takdirde, haramın derecesine göre ruh ondan etkilenecek ve insanın manevî mekanızması(letaifi, manevi alıcıları) bozan bir tel kopmakla, bazan arap saçına dönmekle, bazan da (Allah korusun) tamiri mümkün olmayacak biçimde parçâ parça hale gelmekle zarar görecektir. İşte her günahın insanın manevi dünyasında üç gün, beş gün, kırk gün; ömür boyu sürecek bir izi olur, sevabı da o nisbette azalır. Meseleyi -Allahu a'lem- böyle anlamak gerekir. Yoksa göbekle dizkapağı arasını gösteremeyeceği insana gösterenin bütün amelleri boşa gider; hiç bir hayrı kalmaz diye anlamamalıdır: Bir lokma haramın ibâdetler üzerinde kırk gün kötü tesiri vardır, mealindeki hadisde bize bu noktada ışık tutar.
"Zinet"
"Zinet"; ister doğuştan olsun, ister yapma olsun, insanın başkalarının gözünde süsleyen ve güzelleştiren şeylerdir. Avret ve örtü kurallarını belirleyen ayet-i kerime (en-Nûr, 24/31 ) iki kez kadınların zinetinden sözetmekte ve birincisinde: "Kendiliğinden açılanı müstesna, zinetlerini açıga vurmasınlar.", ikincide ise bu istisna zikredilmeksizin "Zînetlerini ....den başkalarına açmasınlar" denmekte ve kadınların mahremleri sayılmaktadır. İşte fıkıhçılar bu ikilemden hareketle kadınların, herkesin görebileceği "kendiliğinden açılan" bir "dış zinetleri" bir de sadece ayette sayılan mahremlerine gösterebilecekleri "iç zinetleri" bulunduğunu söylemişler ve herkesin görebileceği dış zînetin ne olduğu konusunda biraz değişik yorumlarda bulunmuşlardır.
Bu "dış zîneti", çoklarına ve bu meyandan Hanefilere göre eller ve yüzden ibarettir. Çünkü kadının tabiilik ve zorunluluk dolayısıyla kendiliğinden açılan yerleri buralardır. Namazda avreti örtmenin farz olduğu herkesin malumudur. Eller ve yüz açıkken namazın caiz olduğunu da herkes bilir. Öyleyse dış zinet'ten maksat buralar olmalıdır: Aslında zinet buralara takılan süslerdir, ancak zinetin kendisi kastedilmeyeceğine göre - çünkü vitrindeki zinetlere bakmanın haram olduğunu kimse söylememiştir-kastedilen onun kullanıldığı yerolacaktır.
Diğer bazılarına göre ise, açılmasına müsaade edilen dış zinet, ayette kullanılan "zahara" fiilinin özelliği gereği, kendiliğinden açılan zinettir ki, bunun, kapatma imkânı olduğu için kendiliğinden açılması söz konusu olmayan eller ve yüz olması mümkün değildir. Bu, kadının iradesi dışında rüzgar v.s. ile açılan zineti olmalıdır. Söz konusu ayette zinetin ikinci zikredilişinde bu istisnanın olmaması da bunu gösterir. Yahut da bu; zaten kapatma imkânı olmayan dış elbiseden ibarettir. (Bu konudaki değişik görüşler için bk: Alûsî, XVNI/141,142; Cessâs, V/l72; Kurtubi,VN/229; Suyûti, el-Iklil,192.)
"Teberrüc"
Kur'an-ı Kerim'de avret ve mahremlikle ilgili yasaklardan birisi olan teberrüc (bak el-Ahzab 33/32) nedir?
Kelime olarak "Teberrüc" zuhûr ve inkisafa delalet eder.
Şer'î istilahta kazandığı mânâ ise, ZeMahşeri'nin izahına göre, kadının zinetlerini erkeklere açması ve güzelliklerini göstermek amacıyla açılmasıdır. (ez-ZeMahşeri,Kessâf, NI/230.) Yani kadının güzel görünmek için yaptığı her şey teberrüctür ve yabancıya karşı yapılması haramdır. Kadın yaşlı bile olsa durum aynıdır. Zira gerçekten çok ileri yaşlarda bile kadınlar, çeşitli makyaj malzemeleri sebebi ile câzip görünebilmekte ve şehvetin uyanmasına sebep olabilmektedirler.
Kurtubî: "Kadının vücudunun şeklini belirten ince iki elbise giymesi de "Teberrüc" cümlesindendir. "Zira Allah Resulü böylelerini, giyen çıplaklar olarak vasıf lamıştır" der.
Ibnü'1-Arabî: "Giyıli olarak sayılmaları, üzerlerinde, elbise bulunduğundan, çıplak olarak nitelenmeleri ise, elbiselerinin ince olup içlerini belli etmelerinden ve çekici yönlerini belirtmelerindendir" der. (Kurtubî, NI/3l0.)
Ya da giyili olmaları, elbiseli olmalarını, çıplak sayılmaları da takvâdan soyulmuş olmalarını gösterir. Zira Allah, "Takvâ elbisesi daha hayırlıdır" buyurur. (Sâbûnî,Revâi, N/2l7)
Katâde ve Ibn Ebi Nacîh: Kadınlann kırıtarak, kırıla-döküle nâzu neşve yapmaları;
Mukâtil: Kadının başörtüsünü bağlamadan başına koyması, böylece gerdanlığının, küpelerinin ve boynunun açılması;
el-Müberrid; kadının örtmesi gereken güzelliklerini göstermesi "teberrüc"dür, derler. (Alûsî, XN/88.)
"Ulü'l-irbe"
Kadının mahremine açabileceği, zînetini gösterebileceği sınıflardan birisi olarak sayılan "Ulü'1-Irbe", saf ve aptal olup, kadının dünyasından birşeyler bilmeyen, bedenî iktidarsızlıklardan, aklî zaaflarından ve fakr ve meskenetlerinden ötürü, kadınlara karşı bir meyıl ve arzuları olmayan kimselerdir.
Ibn Abbas, "Aptal olan ve kadına ihtiyaç duymayandır."
Mücâhid, "Karnından başka derdi olmayan ve kadınlardan bir şey bilmeyen eblehlerdir." diyorlar.
"Avreti bilmeyen çocuklar"
Kadının zînetini gösterebileceği sınıflardan biri de "Kadınların avretlerine muttalî olmayan çocuklardır." Bunun sınırı için bazıları, şehvet sınırına ulaşmayanlardır, demiştir. Ayrıca, neyin avret olduğunu neyin olmadığını bilmeyenlerdir, denmiştir ki bu doğruya daha yakındır. Kadının vücûdu; hareketleri ve durusları, kendisinde hiç bir arzu uyandırmayan çocuklardır, diyenler de vardır.
Ancak ayette yaş sınırı belirtilmemesi ve sadece, "Kadınların avretlerine muttali olmayanlar" denmesi zamana ve mekâna göre bu yaşın değişik tutulmasına müsâit olmalıdır.
AVRUPA VE AMERİKA GİBİ MÜSLÜMAN OLMAYAN BİR MEMLEKETTE ÇALIŞMAK CAİZ MİDİR?
Müslüman olmayan bir ülkede veya memlekette bir gayr-i müslimin yanında çalışmak caizdir. Haram olduğuna dair hiç bir şey varid olmamıştır. Hz. Ali (kv) buyuruyor ki: "Bir gün çok acıkmıştım. Medine avali (mıntıka)'sinde iş bulmak gayesiyle oraya gittim. Yahudi bir kadına rast geldim. Önünde bir toprak yığını vardı. Onun çamur yapmak istediğini tahmin ettim. Bunun üzerine herbir su kovası için birer hurma ile anlaştık ve on altı kova çektim. Ve bu sebeple ellerimin içi kabarıp su toplamıştı. Sonra kadına gittim onaltı tane hurma verdi bana. Bilahare Peygamber (sav)'e varıp kendisine haber verdim, o da o hurmadan benimle birlikte yedi" (al-Mecmu).
Gayr-i müslimin yanında çalışmak caiz değildir diyen olmuş ise, sözü senedsiz olduğu için nazar-ı itibara alınmaz.
Bir müslüman bir kafirin hizmetinde bulunsa yani bizzat kendi şahsına hizmet ederse muhtemele göre tenzihen mekruhtur. Fakat şahsına değil, tarla, fabrika, ziraat ve ticaret gibi işlerinde çalışırsa mekruh sayılmaz.
Selam verirken eğilmek, bazı insanlara isteyerek ya da istemeyerek saygı göstermek için ayağa kalkmak, namazlardan sonra imamın, "tekabbelellah" diyenleri, elini göğsüne koyarak selâmlaması mahzurlu mudur?
1. Rasûlüllah Efendimiz (sav) bir defasında bastonuna dayanarak bir grup sahabinin yanına girdi, onlar da ayağa kalktılar. Bunun üzerine: "Acemlerin birbirlerini yücelterek kalktıkları gibi siz de ayağa kalkmayın" buyurdular.(Ebu Davud, Edep 153; Müsned, V/253, 256)
2. Bir defasında da: "Kim insanların kendisi için hazırola geçmesinden (el-pençe divan durmasından) hoşlanırsa ateşten yerine hazırlansın" buyurdular.(el-Beyan vet-ta'rif, N/205)
3. Diğer bir defasında Sa'd b. Mu'az'i istemişlerdi, gelince yanında bulunanlara: "Efendinize (ya da hayırlıniza) ayağa kalkın" buyurdular.(Buhari, isti'zan 26; Ebu Davud, edep 144; Müsned, VI/142; Tirmizi, edep 13)
Bu hadis-i şerifleri birarada düşünen alimlerimiz şunları söylemişlerdir: Meselâ Ebul Velid Ibn Rüşd şunları demiştir. Ayağa kalkma dört türlü olabilir.
A. Haram olan: Kibir ve yücelik taslayıp, ayağa kalkanlar karşısında kendini büyük gören için kalkmak.
B. Mekruh olan: Kendini ayağa kalkanların karşısında böyle görmemekle beraber bu yüzden kalbine birşeyler gelebilecek olan ve kalkıldıgında zorbalara benzerligi ortaya çıkan için kalkmak.
C. Caiz olan: Kalkılmasını istemeyen ve zorbalara benzeme sözkonusu olmayan kimseler için bir iyilik ve ikram olmak üzere ayağa kalkmak.
D. Müstehap olan: Yolculuktan gelen birisi için sevinç gösterişi ve selamlama niyetiyle ve yeni bir nimete kavuşanın nimetini tebrik, bir musibete ugrayanı teselli etmek için ayağa kalkmak (Aynî, Umdetü'1-kârî, XX/252).
Haram olan kalkmaya bir de zengine malı-mülkü için kalkmayı katmak gerekir. Rasulüllah Efendimiz (sav): "Kim bir zengine eğilir, onu yücelttiği ve elindekilere göz diktigi için kendini küçültürse şahsiyetinin üçte ikisi ve dinin yarısı gider" (Beyhakî es-Sünen el-kübrâ; Alâuddin Abidin, el-Hediyye'1-Alâiyye, 249; Benzer bir hadis ve açıklaması için bk. Fetâvay-i Ibn Salah,18) buyurmuşlardır.
Bazı fıkıh kitaplarında; "Mescidde oturanın ve Kur'ân okuyanın da yanlarına giren için -eğer kalkılmaga layık birisi ise- saygı için kalkmaları mekruh olmaz" denir (en-Nemenkanı, el-Fethur'-Rahmani, "/256).
Tahavî, "ayağa kalkmanın kendisi (liaynıhi) mekruh değildir. Mekruh (haram) olan ayağa kalkılmasından hoşlanmak ve kalkılmayacak kimse için kalkmaktır" derken, Ibn Vehbân: "Bana göre günümüzde ayağa kalkılması güzel (müstehap) olmalıdır. Çünkü kalkılmaması kin, bugz ve düşmanlıga özellikle de kalkma adeti olan yerlerde-sebep olabilmektedir" der (en-Nemenkanî age N/257). Ezraî ise; "Hatta günümüzde, Ibn Abdisselam'ın da işaret ettiği gibi, düşmanlığı ve ilişkilerin kesilmesini önlemek için kalkmak vacipbile olmuştur mefsedetleri önleme cümlesine dahil olmuştur" görüşünü bildirir (bk. Ibn Hacer el-Mekkî, ez-Zevacır N/171). Ama onun bu görüşünü el-Mekkî, büyük günahları saydığı kitabında "Üçyüz doksan yedinci büyük günah, halkın kendisine saygı ve hürmetle kalkmasını insanın sevmesidir" başlığı altında verir. Sonra yukarıya aldığımız hadis-i şerifleri vererek : "Demek ki, ilim, şeref, ahâlak, evlat-baba ilişkisi, arkadaşlık vb. duygularla kalkmanın mahzuru yoktur. Hatta Nevevi'nin bunu kabul etmeyenlere cevap olarak yazdığı bir risalesi vardır" der.(el-Mekkî agk; Ayrıca bk. Vehbe ez-Zuhaylî NI/571; (Nevevi'nin sözkonusu risalesinin adı; Fadü'1-kiyâm li-ehli'1-ilmi ve'1-hadisi ve'zzühhâd ve'1-ubbâd ve's-salihin ve'1-kurrâi min ehli'1-Islam"dir. bk. kesfu'zzunûn zeyli N/199))
Asr-i saadette mü'minlerin Hz. Peygamberi gördüklerinde ayağa kalkma adetleri yoktu. Hatta Enes b. Malık der ki: Insanların Hz. Peygamberden daha çok sevdikleri bir kimse yoktu. Buna rağmen onu gördüklerinde ayağa kalkmazlardı. Çünkü onun bundan hoşlanmadığını bilirlerdi. Fakat uzaktan gelen birisini karşılamak üzere ayağa kalkarlardı.(Ibn Teymiye Külliyati I/450-51; Konu için ayrıca bk. Fetavay-i Hindiyye V/325, 369; Bezzâziye VI/354; Nevevî, el-Fetâva 79; Hindî, K. Ummal, IX/157 158)
Imdi hadis-i şerifleri de gözönünde bulundurarak söylenenleri özetlersek:
1. Insanların kendileri için ayağa kalkılmasını ve el-pençe divan durulmasını sevmeleri ve istemeleri haramdır.
2. Ilim ehli, edepli, ahlâkli kimseler, baba, dede gibi yakınlar, yolculuktan gelenler için bir gönül alma ve ikram için kalkmak güzeldir. (müstehaptır.)
3. Insanlara zenginliklerinden ötürü ayağa kalkmak haramdır.
4. Kalkılmadığı takdirde, bu hareketin saygısızlık sayılacağı, kine, buğza ve düşmanlıga, ya da kalkmayanın başka bir zarar görmesine sebep olacağı yerlerde ayağa kalkmak, kalkan için mahzurlu değildir, ama kalkılan için haramdır.
Eğilerek selam vermeye gelince bu da yasaklanmıştır. Bir kardeşiyle karşılaştıgında eğilen kişinin durumunu Rasulüllah'a sordular da: "Hayır, yapmasın" buyurdu (Tirmizî, Isti'zan 31; Ibn Mâce, Edep 15; Müsned, NI/198. 121). Çünkü rükü ve secde Allah'tan başkasına yapılmaz. Selâm maksadıyla bunlar, bizim şeriatımız dışındaki şeriatlerde yapılırdı.
Namazlardan sonra elini göğsüne koyarak "tekabbelellah." gibi bir şey söylemek de selef-i sahihinimizin yapmadığı bir bid'attır ve terkedilmesi gerekir. Ancak bid'at olan bunu söylemek değil çünkü o bir duâdir-, bunu söylerken elini göğsüne getirmesidir.
AYAKKABI İLE NAMAZ KILMAK CAİZ MİDİR?
Ayakkabı temiz olursa onunla namaz kılmak caizdir. Ve bilfiil bugün Türkiye'nin her tarafında cenaze namazı ayakkabıyla kılınıyor. Çünkü cenaze namazıyla diğer namazlar arasında fark yoktur. Ebu Mesleme şöyle diyor: Enes bin Malik'e (ra), Peygamber (sav) ayakkabıyla namaz kılar mıydı? Diye sordum. Enes: "Evet dedi (Tirmizi).
Yine Şeddad bin Evs dedi ki: Peygamber (sav) şöyle buyurdu: Yahudilere benzemeyiz, onlar ayakkabı ve mestleriyle namaz kılmazlar (Ebu Davud).
Ancak ayakkabı temiz olmazsa; ne vakit namazı, ne de cenaze namazı onunla kılınmaz.
Bu tür akıntılar kadında bir dereceye kadar normal sayılır ve pamuk gibi bir şey kullanmak suretiyle (kürsüf) dışarı çıkması önlenebiliyorsa, kadın bununla özür sahibi sayılmaz. Yani kürsüf akıntıyı tuttuğu sürece; istediği kadar vakit namazı kılabilir. Diğer namazları ise evveliyetle kılar. Ancak dışarı (dis ferce kadar) çıkması halinde; abdest bozulmuş olacağından, namazda ise namazı da bozulur ve aktigi âni ânlayabilmişse, konuşmadan ve başka bir ise bulaşmadan gidip abdestini alırve namazına kaldığıyerden devam eder. Ama akıntı kürsüfle kesilemeyecek kadar çok ve sürekli ise, özür sahibi sayılır, her namaz için abdest alırve akıntı sürmesine rağmen namazını kılar.
Ayıp: Kusur, noksan, eksiklik, leke, fena, uygunsuz, utandıracak veya utanmaya sebep olan hâl.
Islâm toplumunda insanlar, yuvalarından, özel hayatlarından ve kendilerinden emin olarak yaşarlar. Hangi sebeple olursa olsun, şahısların dokunulmazlığını çiğnemek, aile mahremiyetlerini ortadan kaldırıcı harekette bulunmak yasaklanmıştır. Hatta suçluyu bulmada bile olsa, insanların ayıplarını aramaya ruhsat verilmemiştir. Böyle bir hâl insanların dokunulmazlığının kalkmasına sebep teşkil etmemiştir. Islâm'a göre, hiç kimse iç görünüşüne göre takîbata uğramaz; dış görünüşüne göre cezalandırılır. Kimsenin görmediği yerde işlenen suçtan, ayıptan, zan ve tahminlere dayanarak ceza verilemez. Sadece suçlu işlediği suçu açığa vurduğu zaman yakalanır.
Kur'an-ı Kerîm'de: "Ey inananlar! Zandan kaçınınız, zira zannın çoğu günahtır. Bir kimsenin noksanını ve ayıbını araştırmayınız. " (el-Hucurât, 49/12) buyurulur. Bu ayette, insanların noksanlarının araştırılması, hatalarından bahsedilmesi, gizliden gizliye şahsî hayatındaki sırlara vâkıf olmaya çalışılması yasaklanmıştır. "Tecessüs etmeyin"den maksat; müminlerin eksikliklerini bulacağız, açık delil ve emareler elde ederek zan ve yakîn husule getireceğiz diye casus gibi inceden inceye yoklayıp araştırmayın da zâhiri olanı tutun. Allah'ın örttüğünü siz de örtün. (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, VI, 4473) Zira insanların haysiyetine dokunan hareketlerden biri de başkalarının ayıplarını aramak, onları şurada burada söylemektir. Şeytan, insana kendi kusur ve ayıplarını unutturup bir tarafa bıraktırır, sonra başkasının ayıp ve kusurlarını araştırmaya sevkeder. Başkalarının eksiklerini araştırmaya kalkışmak da ahlâklı insanın işi değildir.
Islâm başkalarının ayıplarını, kusurlarını aramayı, halka tecessüs altında tutmayı şiddetle yasaklarken müslümana da tecessüs ve tahkik hakkı vermemiştir. Bu sebeple bir müslümanın evine girilip hâl ve durumu tecessüs edilemez. Kesin emirle tecessüsün yasaklanmasının sebebi; herkesin kendi evinde emniyet ve huzur içinde yaşamasını temin etmek; kişileri fitne ve fesâda sürüklememektir. Nitekim Hz. Peygamber: "Müslümanların ayıplarını, gizli hallerini araştırmaya çalışırsan, onları ifsâd eder veya ifsâda yaklaştırmış olursun " (Ebû Dâvûd, Edeb, 37) buyurmuştur.
Islâm'a göre, insan hususî meskeninde bir fenalık yapmış olsa, bunun evinin içinde kalması, hârice aksetmemesi, toplum arasında yayılmaması gerekmektedir. Bu sebeple izinsiz bir kimsenin evine girilmesi bile yasaklanmıştır.
Hz. Peygamber (s.a.s.) bir gün minbere çıkarak; ayıp araştıranların zayıf imanlı kişiler olduğuna işaret edip şöyle seslendi: "Ey diliyle müslüman olup kalbiyle işlememiş olanlar gürûhu! Müslümanları üzmeyin, onları ayıplamayın ve onların kusurlarını araştırmayın. Şu bir gerçektir ki; her kim müslüman kardeşinin ayıbını araştırırsa Allah da onun ayıbını meydana çıkarır ve Allah her kimin ayıbını meydana koyarsa, evinin içinde bile olsa onu kepâze eder. " (Tirmizî, Sünen, B. 84, 2101) Müslüman kardeşinin ayıplarını örten, bir ölüyü diriltmiş gibidir. " (Buhârî, Mezâlim, 3; Müslim, Birr, 58)
Ayıp ve kusur işleyen bazı kişiler vardır ki yaptıkları işlerin zararı açığa çıkmayıp, başkalarına sirâyet etmez. Böyle kişilerin şahsî kusurlarını, ayıplarını açığa çıkarmak, çeşitli mercilere şikâyet etmek doğru değildir. Şikâyet edip ayıp ve kusurları ortaya çıkartmakla sadece kişinin kendine ait olan günahı teşhis edilmiş ve fakat bir taraftan da ayıp işleyen kişi utandırılarak toplum içinde mahcup duruma düşürülmüş olur. Neticede o kişi, "zaten toplum beni biliyor" diye açıktan günah işlemeye itilmiş, işlenen ayıplar da normal hale gelmiş ve böylece de ayıp işlemek meşrulaştırılmış olur. Bu sebeplerden dolayı, kişilerin ayıp ve kusurlarını bulup onları toplumda teşhir etmek yerine, tatlı dille özel nasihatta bulunmak, çeşitli vesilelerle günah işlemesine mani olmak daha faydalı olur. Ancak, şahısları aşıp başkalarına ve topluma zararı dokunacak şekilde açığa çıkan ve insanlara zulüm getiren ayıplar, günahlar böyle değildir. Bunları önlemekte müslümanların biribirlerine yardımcı olmaları ve kötülüğü birlikte yok etmeleri gerekmektedir.
Başkalarının kusur, eksiklik, utanılacak şey, suç, cürüm, şeref ve haysiyete aykırı davranış, nezaket ve terbiye dışı, fena, kötü, utanç verici şey cinsinden yaptığı işlerin duyulmasını, görülmesini önlemek, yayılmasına mani olmak. Toplumu ve insanları kötülüklerden korumak için işlenen ayıpları örtmek ahlâkî faziletlerin başında gelir. Böylece Islâm'ın övdüğü, müslümanlarda bulunmasını istediği faziletlerden birisi de başkalarının ayıp ve kusurlarını örtmek ve gizlemektir. Buna karşılık; bir müslümanı küçük düşürmek, şahsiyetini lekelemek ve onu rezil etmek için ayıplarını araştırmak ve başkalarına anlatıp açıklamak ise büyük bir ahlâksızlık olup, Islâm tarafından yasaklanmıştır. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:
"Müslümanların ayıplarını (ve gizli şeylerini) araştırmayın..." (el-Hucurât, 49/12). Resulullah da bir hadiste: Birbirinizin özel ve mahrem hayatını araştırmayın" (Müslim, Birr ve Sıla, 30) diye buyurmaktadır.
Resulullah (s.a.s.) başka bir hadislerinde şöyle buyurmaktadır:
"Her kim bir müslüman kardeşinin ayıp ve kusurlarını, kimsenin görmediği ve görmesini istemediği şeylerini örterse, Allah'u Teâlâ da kıyamet gününde onun ayıplarını örter. Her kim müslüman kardeşinin meydana çıkmasını istemediği birşeyini ortaya çıkarır ve dile verirse; Allah da onun ayıplarını, kimsenin bilmesini istemediği hallerini meydana çıkarır. Bu suretle kendi evi içinde de olsa onu rezil eder. Müslüman kardeşinin ayıplarını örten, bir ölüyü diriltmiş gibidir. " (Buhârî, Mezâlim, 3; Müslim, Birr, 58; Tirmizî, Birr ve Sıla, 85)
Müslümanın ayıp araştırması değil, bilâkis gördüğü ayıp ve kusurları örtmesi gerekir. Diğer bir hadis-i şerifte: Kim bir müslümanın ayıbını dilerse Allah da kıyamet gününde onun ayıbını örter. " (Ebû Dâvud, Edeb, 39), Kim bir ayıp görür de örterse sanki kabrine diri gömülmüş bir yavruya can vermiş gibi olur. " (Ebû Dâvud, Edeb, 38) buyurulmuştur.
Insan başkalarının ayıp ve kusurunu değil, kendi ayıp ve kusurunu görmeye çalışmalıdır. Peygamber Efendimiz (s.a.s.): Kendi ayıbı, insanların ayıbını görmekten alıkoyan kimseye müjdeler olsun. " (Aclûnî, Keşfu'l-Hafa, II, 46) buyurmuştur.
Ayıpların araştırılıp ortaya dökülmesi; insanları birbirine düşürmekten, aralarında kin ve düşmanlık tohumları ekmekten, fenalıkların yayılmasından başka bir şeye yaramaz. Insanların gizli kalmış kusurlarını açıklamak, herkese duyurmak onların utanma duygularının yok olmasına, sosyal kontrolün azalmasına ve böylece ahlâksızlığın süratle yayılmasına da sebep olur. Resulullah: Müslümanların ayıplarını, gizli hallerini araştırmağa kalkışırsan, onları ifsad eder (ahlâklarını bozar) veya ifsada yaklaştırmış olursun, " (Riyazü's-Sâlihin, III,154) buyurmuştur.
Peygamberimiz ve ashabı, kimsenin ayıplarını araştırmamış ve araştıranları da şiddetle kınamıştır. Peygamberimiz'in: "Din kardeşini bir suçundan dolayı ayıplayan kimse, o suçu (günahı) kendisi de işlemedikçe ölmez. " (Tirmizî, Kıyâme, 53) uyarısını da hiç bir zaman unutmamak gerekir.
Bir gün Hz. Ömer'in yanına bir adam geldi ve ona şöyle dedi: "Benim bir kızım var, cahiliye devrinde onu diri diri toprağa gömmüş, sonra da ölmeden çıkarmıştık. Islâmiyet geldikten sonra ben de kızım da müslüman olduk. Fakat kızım Allah'ın yasakladığı bir şeyi yaptı ve had vurulması icab etti. Bunun üzerine, bizim bulunmadığımız bir yerde bıçakla kendisini kesmek istemiş. Biz durumu haber alır almaz koştuk, fakat boyun damarlarından birini kesmişti. Hemen tedavî ettik, iyileşti. Yaptığına pişman oldu. Tövbe ederek bir daha böyle bir şey yapmamaya karar verdi. Bir kabileden dünür geldi. Ben de olanları olduğu gibi anlattım." Hz. Ömer, adamın bu sözlerine kızarak:
"-Allah'u Teâlâ'nın gizlediğini açığa mı vuruyorsun? Vallahi eğer kızın başından geçenleri başka birine daha anlatırsan herkesten önce cezanı ben veririm. Git, kızı diğer müslüman, temiz kızlar gibi evlendir dedi." (Y. Kândehlevî, Hadislerle Müslümanlık, III, 1021).
Müslümanların başkalarının günah ve kusurlarını, işledikleri ayıpları örtmeye çalışmaları nasıl önemli bir ahlâkî görevleri ise; aynı şekilde kendi günah ve kusurlarını da ifşâ etmemeleri gerekir. Aşağıdaki hadîs-i şerif bize bu konuda da titiz davranmamız gerektiğini göstermektedir. Resulullah (s.a.s.) şöyle buyuruyor:
"Fenalıklarını açığa vuranlardan başka bütün ümmetim, halkın dilinden ve elinden salimdir. "
"Bir adam bir gece fenalığı yapıp da Cenâb-ı Hak onu örtmüş iken:
"Ey filânca ben dün gece şöyle şöyle yaptım demesi, suçunu ilân ve teşhirdir. Halbuki o, geceyi Allah'ın setrine mazhar olarak geçirmişti. Allah'ın örttüğü bu suçu sabahleyin teşhir etmiş, açıklamış bulunuyor. " (Riyazü's-Salihîn, I, 282).
Rabîatü'l-Adeviyye: "Kul Allah'ın sevgisini tattığı zaman, Allah onu kendi kusurlarına muttali kılar, böylece başkalarının kusurunu görmez olur" der.
Bu ayet-i kerime ve hadis-i şerifler, toplum içinde yardımlaşmak, birlikte iyi geçinmek, yapılan fenalıkları ve ayıpları örterek arkadaşlığı, dostluğu kuvvetlendirmek, dostca yaşamayı isteklendirmek ayıp ve günahları teşhir etmeden önlemek gibi insanî ve Islâmî faziletlerimizi belirtmektedir.