Kapat
   
©
Toplam 9 sonuçtan 1 ile 9 arasındakiler gösteriliyor.

Rabita'nin İÇ yÜzÜ

Tasavvuf ve Tarikat kategorisinde açılmış olan Rabita'nin İÇ yÜzÜ konusu , FECR-İ SADIK DOĞDU : RABITA 'NIN İÇ YÜZÜ Rabıta : Bağlantı, bağlantı vasıtası, bağlılık, tutarlılık, tertip, düzen, bağ, münâsebet, ilgi; müridin, şeyhini düşünerek, kalbinden dünya ile ilgili şeyleri çıkarması, şeyhi ...


  1. #1
    Alışıyorum
    Üyelik Tarihi
    Aug 2010
    Mesajlar
    99

    Rabita'nin İÇ yÜzÜ

    FECR-İ SADIK DOĞDU : RABITA'NIN İÇ YÜZÜ












    Rabıta : Bağlantı, bağlantı vasıtası, bağlılık, tutarlılık, tertip, düzen, bağ, münâsebet, ilgi; müridin, şeyhini düşünerek, kalbinden dünya ile ilgili şeyleri çıkarması, şeyhi vasıtasiyla Hz. Peygamber (s.a.v.)'e ve ALLAH'a kalbini bağlaması anlamında bir tasavvufî terim. "Rabıta" Arapça bir kelime olup, "r-b-t" kökünden türemiş bir isimdir. Çoğulu "revâtib"dir.

    Kur'an'da "rabıta" kelimesi geçmemekle beraber, kökü olan "r.b.t" mazi fiili iki yerde, muzarisi olan "yerbitü" bir yerde, emri çoğul olarak "râbitü" şeklinde bir yerde ve aynı kökten gelen "ribât" ismi de bir yerde geçmektedir.

    -(Ashabı Kehf'in) kalplerini (sabır ve metânetle) bağla(yıp kuvvetlendir)miştik" (Kehf, 14);
    -"Musâ'nın annesinin gönlü bomboş sabahladı. Eğer biz (va'dimize) inananlardan olması için onun kalbini iyice pekiştirmemiş (sabır ve sukûnete bağlamamış) olsaydık, neredeyse işi açığa vuracaktı" (Kasas, 10).
    -"O zaman sizi, ALLAH'tan bir güven almak üzere hafif bir uyku bürüyordu; üzerinize sizi temizlemek, şeytanın pisliğini (içinize attığı kötü düşünceleri) sizden gidermek, kalplerinizi birbirine bağlamak ve ayaklarınızı pekiştirmek için üzerinize gökten bir su indiriyordu" (Enfâl, 11).

    Bu ayetlerde geçen "r.b.t" kelimesi, insanı sabır, sükûnet ve metanette sabit kılmak, ona bu duyguyu vererek itmi'nana kavuşturmak demektir.
    (ez-Zemahşerî, el-Keşşâf, Kâhire1977, IV,216;el-Beydâvî, el-Envâr, Mısır 1955,II,3)

    Bazen de, "ribât" kelimesi, bağlanıp beslenen atlar (savaş araçları) manasını ifâde etmektedir:

    -"Onlara (düşmanlara) karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve cihad için bağlanıp beslenen atlar (savaş araçları) hazırlayın. Bununla ALLAHın düşmanını, sizin düşmanlarınızı ve onlardan başka sizin bilmediğiniz, ve hiç haksızlığa uğratılmazsınız" (Enfâl 60).

    "Râbitu" şeklindeki emrin bulunduğu ayetin meâli de şöyledir:
    -"Ey iman edenler, sabredin; direnip (düşman karşısında) sebât gösterin; üstün gelin; cihad için hazır ve rabıtalı olun" (Âl-i İmran, 200).

    Bu ayette söz konusu olan "rabıta''nın ne demek olduğu hususunda alimlerin farklı yorumları vardır.

    Alimlerin bu husustaki değişik tariflerini şöyle sıralamamız mümkündür:

    1- Atlarla saf bağlayıp tam bir irtibat halinde düşmana karşı durmak.
    2- Düşman hudutlarındaki karakolları beklemek.
    3- ALLAH düşmanlarının saldırısını önlemek için nöbet beklemek.
    4- Bir namazdan sonra diğer namazı beklemek.
    (et-Taberi, Camiul-Beyân on Te'vili Ayetil-Kur'an, Mısır 1954,
    IV, 221 v.d.; el-Kurtubî, el-Camiul i Ahkamil-Kur'an, Mısır 1967, IV, 323 vd.; er-Razî, et-Tefsirul-Kebir, IX, 156.)

    Bazıları da bu ayette kastedilen rabıtanın tasavvufî manada olduğunu söylemişlerdir.
    (Muhammed Vehbi, Hulâsetul-Beyân fi Tefsiril-Kur'an, Şehzadebaşı 1341-1343, III, 289.)

    Murabata – rabıta iki türlüdür:

    1. Yukarıda söylediğimiz, İslam ülkesinin sınır boylarında nöbet tutmak ve düşmana karşı uyanık olmak. Bu mana murabatanın hakiki manasıdır.
    2. Nefsin hilelerine karşı uyanık olmak. Bu da murabatanın mecazi manasıdır.
    Bu manada olarak Hz. Peygamber (s.a.v.) de şöyle buyurmuştur:
    Bir namazın ardından diğerini beklemek ribat/rabıta kabilindendir”. “Size ALLAH’ın hatalarınızı ne ile sileceğini, derecelerinizi ne ile yükselteceğini söyleyeyim mi? Evet, buyur, söyle dediler. Zor şartlarda dahi mükemmel bir abdest almak, mescitlere doğru çok adım atmak, bir namazın ardından diğerini intizar etmek… İşte ribat/rabıta budur, rabıta budur, rabıta budur

    Hz. Osman (radıyalahu anh) anlatıyor: "Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı dinledim şöyle diyordu:
    "ALLAH yolunda bir günlük ribât, diğer menzillerde (ALLAH yolunda geçirilen) bir günden daha hayırlıdır."
    Tirmizî, Fedâilu'l-Cihâd 26; ( 1667, 1664, 1665); Buharî, Cihâd 73; Müslim, İmaret 163; İbnu Mâce, Cihâd 7, Nesaî, Cihâd 39, 6, 39).Kutub-i sitte: 962

    Fadâle İbnu Ubeyd (radıyalahu anh) anlatıyor:
    "Her ölenin ameline son verilir, ancak ALLAH yolunda ölen murâbıt müstesna. Çünkü onun ameli kıyamet gününe kadar artırılır. Ayrıca o, kabir azabına da uğratılmaz."
    Tirmizî, Fedâilu'l-Cihad 2,(1621); Ebu Dâvud, Cihâd 16, (2500). Kutub-i sitte: 963

    Kurân-ı Kerim’de ve sünnette bulunan bir kavramı Hz. Peygamber’in ve onu izleyenlerin anladığı gibi anlamak esastır. Bu ve benzeri kavramları doğru anlayabilmek için muhtaç olduğumuz birinc kural budur.
    İkinci kuralımız ise, sık sık tekrarladığımız gibi şudur: İbadetler tevkîfidir, yani Hz. Peygamber tarafından sabitlenmiştir, onlarda hiçbir artırma ve eksiltme olmaz. Çünkü ibadetlerin neler olduğu ve nasıl yapılacağı akıl üstü konulardır ve bizler ibadetlerden hiçbir şeyi kaldıramayacağımız gibi, onları değiştiremeyiz ve eklemeler de yapamayız. Onlar tamamen Mabudun hakkıdır ve onlara müdahale bidat sayılır. Efendimizin ifadesiyle; “Bütün bidatler dalalettir ve bütün dalaletler de cehenneme götürür”.

    Rabıtacıların tevil ettikleri Mâide Sûresi'nin 35'inci ve Tevbe Suresi’nin 119'uncu âyet-i kerîmelerine ilişkin İslâm âlimlerinin tefsirlerinden örnekler:

    _1. Ebu Cafer Muhammed bin Cerîr Et-Taberî (Öl. H. 310)'ye ait Câmi’ul-Beyân Fi Tefsîr'il Kur'ân adlı tefsirinden:
    a) Mâide Sûresi, 35'inci âyet-i kerîmesinin açıklaması: «O'na yaklaşmak için vesîle arayınız.»
    «Diyor ki: O'na, kendisini hoşnut kılacak amelle yakınlık arayınız. vesîle kelimesine gelince: (Arapça) faîle veznindedir. Şöyle ki: Kişi “Filan kese tevessül ettim“ der ; Bu, ona yaklaştım demektir. Yine bu cümleden olarak (Şair) Antere şöyle diyor: »
    «Vardır sana gençlerde yiğitlerde vesîle, Çek sürmeyi kına yak madem ki öyle.»
    Taberî bu açıklamadan sonra bazı hadislerle de yine “vesîle“ kelimesinin, yakınlık kazanmak için arayış anlamına geldiğini kanıtlamaya çalışmaktadır.
    b) Aynı kaynakta, Tevbe Sûresi, 119'uncu âyet-i kerîmesinin açıklaması:
    «Kelamın manâsı ancak şudur: »
    «ALLAH'ın emir ve yasaklarına dünyada titizlikle uymak suretiyle ahrette sadıklarla beraber olunuz. (...) Tefsircilerden bazıları da şöyle demişlerdir: “Bunun manâsı: Ebubekr ile, Ömer'le, ya da Hz. Peygamber ve muhacirlerle birlikte olunuz.“ ALLAH onlara rahmet eylesin.»

    _2. Mu'tezileden Ebulkasım Jârullah Mahmûd b. Omar ez-Zemakhşerî (Öl. H. 538)'nin, El-Keşşâf An Hakâik'i Gavâmıd'ıt-tenzîl adlı tefsîrinden:
    a) Mâide Sûresi, 35'inci âyet-i kerîmesinin açıklaması:
    «Vesîle: Başvurulan her araç vesîledir. Yani bir yakınlık, bir iş, ya da başka bir şey... Bundan esinlenilerek emirlere uymak veya yasaklardan sakınmak suretiyle ALLAH'a yakınlık için başvurulan herhangi bir şey demektir.»
    b) Aynı kaynakta, Tevbe Sûresi, 119'uncu âyet-i kerîmesinin açıklaması:
    «Sadıklarla birlikte...»
    Sadıklar: Niyet, söz ve eylem olarak ALLAH'ın dininde dürüst davrananlardır ; Veya: “Onlar ALLAH'a verdikleri sözü yerine getiren kimselerdir.(enbiya 23) âyetinden anlaşıldığı üzere gerek imanlarında, gerekse ALLAH' a ve Rasûlüne verdikleri sözde bağlılık gösterenlerdir.

    _3. Fahruddîn-i Râzî (Öl. H. 606) olarak bilinen Muhammed b. Omar b. el-Hasan el-Bekrî'nin Mefâtîh'ul–Gayb adı altında kaleme aldığı Tefsîr-i Kebîr'inden:
    a) Mâide Sûresi, 35'inci âyet-i kerîmesinin açıklaması:
    «“O'na yaklaşmaya yol arayınız“ ALLAH'ın yasaklarını çiğnemekten sakınanlar olunuz ; ALLAH'ın hoşnutluğunu kazanmak için O'nun emirlerine tevessül ediciler olunuz. »
    b) Aynı kaynakta, Tevbe Sûresi, 119'uncu âyet-i kerîmesinin açıklaması:
    «“Doğrularla beraber olunuz.“ yani, savaşlarda Peygamberle ve ashabıyla birlikte olunuz; Sakın münâfıklarla birlikte savaşlardan geri durup evlerinizde oturmayınız.»

    _4. Kurtubî Tefsiri olarak bilinen Endülüslü İslâm bilginlerinden Ebu Abdillâh Muhammed b. Ahmed el-Ensârî (Öl. H. 671)'ye ait, El-Jâmi' li-Ahkâm'il-Qur'ân adlı kaynaktan:
    a) Mâide Sûresi, 35'inci âyet-i kerîmesinin açıklaması:
    «“Ey iman edenler, ALLAH'ın emir ve yasaklarına titizlikle uyunuz ve O'na yaklaşmak için vesîle arayınız “: vesîle, yakınlık kazanmak demektir. (...) Ve vesîle, yakınlık kazanabilmek için başvurulması gereken şeydir.»
    b) Aynı kaynakta, Tevbe Sûresi, 119'uncu âyet-i kerîmesinin açıklaması:
    « “Doğrularla birlikte olunuz“ Yani, münâfıklarla değil, Peygamberle beraber çıkanlarla birlikte olunuz; Yani, sadıkların anlayışı ve yolu üzere olunuz. Denilmiştir ki, onlardan amaç peygamberlerdir.»

    _5. Kadı Beyzâvî Tefsîri (Öl. H. 691) olarak bilinen, Nâsiruddîn Ebu Said Abdullah b. Omar el-Baydâvi'nin yazdığı, Envâr'ut-Tenzîl ve Esrâr'ut-Te'vîl isimli eserden:
    a) Mâide Sûresi, 35'inci âyet-i kerîmesinin açıklaması:
    «“O'na yaklaşmak için vesîle arayınız“ Yani gerek O'na tâatta bulunmak (emirlerini yerine getirmek), gerekse ma'siyetleri terk etmek (günah işlemekten sakınmak) suretiyle sevabını ve yakınlığını kazanmak için arayışta bulununuz.»
    b) Aynı kaynakta, Tevbe Sûresi, 119'uncu âyet-i kerîmesinin açıklaması:
    «“Doğrularla beraber olunuz“ Yani yeminlerine ve keza verdikleri söze olan bağlılıkları bakımından, ya da ALLAH'ın dininde (ALLAH'a karşı olan muamelelerinde) gösterdikleri içtenlik ve dürüstlük bakımından doğrular (doğruluktan şaşmayan insanlar) la birlikte olunuz, (onlar gibi davranınız.»

    _6. Medârik'ut-Tenzîl ve Hakâik'ut-Te'vîl adı altında, Ebu'l-Berekât Abdullah b. Ahmed b. Muhammed en-Nesefî (Öl. H. 701) tarafından yazılan ve kısaca Nesefî tefsiri olarak bilinen eserden:
    a) Mâide Sûresi, 35'inci âyet-i kerîmesinin açıklaması:
    «“O'na yaklaşmak için vesîle arayınız“ âyet-i kerîmesindeki (vesîle):Herhangi bir surette (O'na) yaklaşabilmek ve yaklaşmayı sağlayabilecek bir iş yapmak üzere başvurulan her türlü çaredir. Bu çareler, ALLAH Teâlâ'nın hoşnutluğunu kazanabilmek için tâatlarda bulunmak ve kötü eylemlerden sakınmak anlamında kullanılmıştır.»
    b) Aynı kaynakta, Tevbe Sûresi, 119'uncu âyet-i kerîmesinin açıklaması:
    «“Doğrularla beraber olunuz“ Yani, imanlarında doğru olanlar gibi olunuz, münâfıklar gibi değil. Ya da savaştan geri durmayanlar veya gerek niyet, gerek söz ve gerekse eylem olarak ALLAH'ın emir ve yasaklarına uyanlarla birlikte olunuz.»

    _7. Alâuddîn b. Muhammed b. İbrahim (Öl. H. 741) tarafından yazılan ve Khâzin Tefsiri olarak bilinen Lubâb'ut-Te'vîl Fi Maânit-Tenzîl adlı kaynaktan:
    a) Mâide Sûresi, 35'inci âyet-i kerîmesinin açıklaması: «“O'na yaklaşmak için vesîle arayınız“ Yani emirlerine uyarak ve rızasına erişebilecek davranışlarda bulunarak O'na yakınlık kazanma yollarını araştırınız.»
    b) Aynı kaynakta, Tevbe Sûresi, 119'uncu âyet-i kerîmesinin açıklaması:
    «“Doğrularla beraber olunuz“ Yani, Peygamber (s)'e ve arkadaşlarına savaşlarda bağlılık gösterenler ve onları onaylayanlarla birlikte olunuz; Savaştan geri kalıp evlerinde oturan ikiyüzlülerden olmayınız.»

    _8. İbn Kesîr Tefsiri (Öl. H. 774) olarak bilinen ve Ebulfidâ İsmail İmâduddîn b. Omar b. el-Kethîr tarafından yazılan Tefsîr'ul-Kur'ân'il-Azıym adlı eserden:
    a) Mâide Sûresi, 35'inci âyet-i kerîmesinin açıklaması:
    «“O'na yaklaşmak için vesîle arayınız“ Yani Onun emirlerine uymak ve O'nu razı edecek işler yapmak suretiyle yakınlığını kazanınız.»
    b) Aynı kaynakta, Tevbe Sûresi, 119'uncu âyet-i kerîmesinin açıklaması:
    «“Doğrularla beraber olunuz“ Yani Muhammed (s) ve arkadaşlarıyla birlikte olunuz..»

    _9. Ebu Tahir Muhammed b. Ya’kûb el-Firûzâbâdî (Öl. H. 817) tarafından yazılan, Tenvîr'ul-Mikbâs Min Tefsîr'i İbn. Abbas adlı kaynaktan:
    a) Mâide Sûresi, 35'inci âyet-i kerîmesinin açıklaması:
    «“O'na yaklaşmak için vesîle arayınız“ ALLAH katında üstün dereceler kazanmak için çarelere başvurunuz demektir. Nitekim yararlı işler yaparak, üstün derecelere nail olmak amacıyla arayışlarda bulununuz denmektedir.»
    b) Aynı kaynakta, Tevbe Sûresi, 119'uncu âyet-i kerîmesinin açıklaması:
    «“Doğrularla beraber olunuz“ Yani gerek hazarda, gerek savaş için evden ayrılma sırasında, gerekse fiilen savaşta Ebubekr'le, Ömer'le ve onların dâvâ arkadaşlarıyla birlikte olununuz.»


    * Bütün bunlara ek olarak bir de Şiî (Ca'ferî) Mezhebi'ne mensup ulemâdan Ayetullah Nasır Mukârim Şirâzî başkanlığında bir heyet tarafından hazırlanmış bulunan Tefsîr-i Numûne adlı eserden söz konusu iki âyet-i kerîmenin yorumu aşağıda sunulmuştur.
    a) Mâide Sûresi, 35'inci âyet-i kerîmesinin açıklaması:
    «Ey iman edenler! ALLAH'dan sakınınız ve O'na (yakınlık kazanabilmek için) vesîle arayınız.»
    «Ey iman edenler! Sakınmayı kendinize huy (kural, alışkanlık)edininiz ve ALLAH'a yaklaşabilmek için kendinize bir vesîle seçiniz.»
    b) Aynı kaynakta, Tevbe Sûresi, 119'uncu âyet-i kerîmesinin açıklaması:
    «Ey iman edenler! ALLAH'dan sakınınız ve sadıklarla beraber olunuz.»
    «Ey iman edenler! ALLAH'ın emrine (muhâlefet etmekten) sakınınız ve sadıklarla beraber olunuz.»


    *
    İşte Nakşibendîlerin, tezlerini kanıtlamak için ileri sürdükleri iki âyet-i kerîmenin gerçek ve özlü açıklamaları bunlardır. Bu açıklamalar,dünyadaki Müslüman çoğunluğun güvendiği ve saygı duyduğu, aynı zamanda ilim adamlarının başvurduğu tefsirlerin başında gelen ve yukarıda adları geçen kaynaklardan aktarılmıştır.
    Ancak ne hayret verici bir husustur ki, kitap ve sünnet çizgisinden sapmış olan Şiîler ve Mu'tezilîler bile (yukarıdaki örneklerde görüldüğü üzere) bu iki âyet-i kerîmeyi tefsir ederlerken kişisel yorumlarını ortaya koymaktan âdetâ dikkatli bir şekilde sakınmışlardır. Buna karşın, Sünnilikte kimseye sıra vermeyen tarîkatçılar ALLAH'ın yüce kelâmına istedikleri her anlamı yakıştırmaktan çekinmemiş, üstelik bu yorumlarını günümüzde bir kitap haline getirmek suretiyle de cür'et ve pervâsızlıklarını sergilemişlerdir.

    Görüldüğü üzere yukarıdaki tefsirlerin hiç birinde ne kelime olarak, ne de kavram olarak «râbıta» denen bir şeyden söz edilmemektedir. Özellikle burada şu noktayı hatırlatmakta yarar vardır ki Kurân-ı Kerîm'in bütün âyetleri birer nedene bağlı olarak inmişlerdir. Bunlardan bazen birkaçının iniş nedeni aynıdır. Bu nedenlere İslâm'ın akademi dilinde «Esbâb-ı nüzûl» denir ve bu konu o kadar önemlidir ki Kur'ân ilimleri arasında bir bilim dalı olmuştur. Bu branş, âyetlerin iniş nedenlerini incelemekte, bir, ya da birkaç âyetin birden inmesine sebep oluşturan hadiseleri açıklamakta, bazen ilgili yer ve kişiler hakkında da bilgi vermektedir.
    Daha ziyade hadisten desteğini alan bu ilim dalında örneğin, Eb’ul-Hasan Ali b. Ahmed el-Vâhidî, ve Celaluddîn Abdurrahman es-Suyûtıy gibi İslâm âlimleri değerli eserler vermişlerdir. İşte yukarıda sözü edilen iki âyet-i kerîmeyi bu açıdan da ele aldığımız zaman görmüş oluruz ki her birinin belli bir iniş nedeni vardır . Bu nedenlerin ise râbıta diye bir şeyi çağrıştıracak hiç bir yanı yoktur.

    Evet Mâide Sûresi'nin 35'inci âyet-i kerîmesi de -kaynaklara bakılacak olursa - ondan önceki iki âyet ve sonraki iki âyetle birlikte beş âyet olarak aynı olay hakkında birbirlerini tamamlayıcı şekilde inmişlerdir.


    Rivâyet edildiğine göre Ukl ve Urayna Kabîleleri'nden bir topluluk Medîne'ye gelerek Hz. Peygamber(s.a.v.)'i ziyaret etmiş ve Müslüman olmuşlardı. Çölün mahrumiyetinden şikâyette bulunan bu adamlara ALLAH'ın Elçisi ilgi göstermiş, hem İslâm'a ısınmaları, hem de dinlenmeleri için onları Medîne dışında havadar bir yerde ağırlamak istemişti. Ne var ki bu vahşi çöl adamları konuklandıkları bu mevkide bir süre kalıp rahatladıktan sonra Hz. Peygamber (s.a.v.) tarafından onlara, sütünden yararlanmaları için tahsis edilmiş olan deve sürüsünün çobanını öldürmüş, develeri de alıp kaçmışlardı.

    İşte Mâide Sûresi'nin 35'inci âyet-i kerîmesi, yakalanan bu canilere uygulanacak cezayı bildirmek üzere inerken, bu münasebetle savaşlarda düşmana karşı nasıl davranılacağı ve ALLAH'ın hoşnutluğunun (başta cihad olmak üzere) çeşitli hayırlı amellerle nasıl kazanılacağı hakkında 34. 36. ve 37'nci âyet-i kerîmeler de (belki bu ilgiyle ve) bir çeşit tamamlayıcı bilgi olarak inmişlerdir.
    Hiç kuşku yok ki Kurân-ı Kerîm, tüm beşeriyet âlemine çağlar üstü bir ilâhî mesaj olarak gönderildiği için âyet-i kerîmeler (gerek iniş sebeplerine göre, gerekse taşıdıkları çok yönlü mânâ ve hikmetlere göre) her devirde insanlara, özel ve genel hayatlarında ışık tutacak ve yollarını aydınlatacaktır.
    Şu var ki bazı âyetler çok genel anlamlar taşımaktadır. Mâide Sûresi'nin 35'inci âyet-i kerîmesi gibi. Burada ALLAH Teâlâ'nın bizden istediği şey: O'na yakınlık kazanmak için her yararlı işe sarılmak ve bütün hayırlı yolları denemektir. Çünkü bu âyet-i kerîmedeki «vesîle» araç demektir. Öyle ise Rabb'imizin yakınlığını ve hoşnutluğunu bizim için sağlayacak olan her şey, bu âyet-i kerîmenin kapsamı içine girmektedir.
    Şu halde âyet-i kerîmedeki bu sınırsızlığı inkâr edercesine onu sırf râbıta için bir kanıt olarak ileri sürmek; ya da genelliğini kabul etmekle beraber hiç bir alâka yokken onu râbıta ile iliştirmek ve hele bütün bunların ötesinde, (kaynağını Budizm'den aldığı ve İslâm'a zaman içinde yamandığı bütün çıplaklığıyla ortada bulunan, üstelik bir Hind meditasyonundan asla başka şey olmayan) râbıtayı meşrulaştırmak için bu âyet-i kerîmeyi alet etmek, iki ihtimali ortaya getirmektedir:

    Birinci ihtimal : İslâm'ı çarpıtmak ve onu içeriden çökertmek için amaçlı düşmanlıktır ki bu ihtimali râbıta yapanlar ve yaptıranlar için düşünmek (ileride ayrıntılarıyla açıklanacağı üzere) mümkün değildir.

    İkinci ihtimal : Bilgisizlik, ya da bilgi yetersizliğidir; Buna bağlı şartlanmışlık altında gösterilen direniş ve inattır. Yani bu iş, esasen akıllı bir düşmanın marifeti olmasa gerek


    Tevbe Sûresi'nin 119'uncu âyet-i kerîmesine gelince, bu da yine tefsir âlimlerinin tesbitine göre Hz. Peygamber (s.a.v.)'in H. 8/M. 630 yılında tertip buyurduğu Tebuk Seferi'ne katılmaktan bilinçli olarak geri kalan Şair Kâab b. Mâlik, Hilâl b. Umeyye ve Mirâra b. Rabi' adlarındaki üç zat hakkında inmiştir ki zaten bundan önceki âyette (yani Tevbe Sûresi'nin 118'inci âyet-i kerîmesinde) adları açıklanmamış olsa bile bu asker kaçaklarının üç kişi oldukları ifade edilmektedir.
    Dolayısıyla âyetin iniş sebebi berrak bir şekilde ortadadır. Şimdi, bu âyet-i kerîmeyi başka yönlere çekenlerin iman, akıl, bilgi ve ahlâk bakımından hangi derekelerde bulunduklarını bir kez daha teşhis edebilmek için onu, önceki iki âyetle birlikte tekrar incelemeye çalışalım. Evet ALLAH Teâlâ, Tevbe Sûresi'nin,117. 118 ve 119'uncu âyet-i kerîmelerinde meâlen şöyle buyurmaktadır:

    Tevbe 117: «Gerçek şu ki ALLAH, Peygamber (s.a.v.)'i ve O'na o zor saatte uyan muhacirleri ve ensârı bağışladı. İçlerinden bazılarının kalpleri kaymaya yüz tutmuşken yine de onların tevbesini kabul etti. Çünkü O, onlara karşı şefkatli ve esirgeyicidir.
    Tevbe 118: «Keza seferden kendilerini geri bırakan o üç kişinin de tevbesini kabul etti. Dünya bütün genişliğine rağmen onların başına daralmıştı. Canları sıkıldıkça sıkılmış, ancak ALLAH'a sığınmaktan başka çareleri olmadığını anlamışlardı. (Nihâyet) tevbe etsinler diye ALLAH onların tevbesini kabul buyurdu . Çünkü elbette tevbeyi kabul eden ve elbette ki esirgeyen ALLAH'dır.»
    Tevbe 119: «Ey iman edenler! ALLAH'ın emir ve yasaklarına titizlikle uyun ve doğrularla beraber olun.»

    Görüldüğü üzere son âyet, öncekileri âdetâ tamamlayıcı bir anlam sergilemekte ve çok genel bir mesaj vermektedir. Dolayısıyla bu olayın gerek o günün şartlarında uyandırdığı izlenimler ve sebep olduğu olumsuzluklar, gerekse dünya durdukça meydana gelecek benzerlerinin neden olabileceği sonuçlar bakımından bu âyette bizlere yöneltilmiş o kadar büyük bir uyarı vardır ki bu noktayı bilinçli olarak göz ardı edip onu Hind kaynaklı bir meditasyon uygulamasına kanıt göstermek, ALLAH'ın yüce kitabını alaya almaktan başka bir şey değildir!
    Bu ise ister bilgisizlik, isterse bir hamâkat eseri olsun, bir yanlışlık ya da mazeret olmaktan uzaktır.
    Başta Halid Bağdâdî olmak üzere bu şahıslar, meşruluğunun da ötesinde onun kaçınılmaz gerekliliğini, hatta râbıtanın, kaynağını Kurân-ı Kerîm'den ve Rasulullah (s.a.v.)'ın sünnetinden aldığını kanıtlamak için olağanüstü çaba sarf etmişlerdir. Râbıtaya bazı izahlarla belli bir boyut kazandıranlar, yakın tarihte yaşamış olan Nakşibendî şeyhleridir.





    Rabıta tanımlarından başlıcaları şunlardır :



    Halid Bağdâdî'ye mal edilen açıklamada şöyle denilmektedir:
    «Tarîkatta râbıta: Mürîdin, ALLAH'da fânî (Fânî olmak: Bir tasavvuf terimidir. Sûfîler arasında genel olarak «ALLAH'da fânî olmak» ya da «fenâfillâh» şeklinde de ifade edilmektedir) olmuş bulunan şeyhinin şeklini hayâlinde sürekli canlandırmasıyla onun rûhâniyetinden yardım istemesi (Tarîkatların hemen tamamında ve özellikle Nakşibendî Tarîkatında çok önemli bir inanış şekli olan «Rûhâniyetten istimdâd» ya da günümüzün Türkçe’siyle (Evliyaların ruhundan yardım dilemek), kaynağını Animizm'den alır. «Animizm, ataların ruhlarına tapma esasına dayanan politeist bir inançtır.») demektir. Bu da mürîdin edeplenmesi (saygılı olmaya alışması) ve tıpkı şeyhinin yanında bulunuyormuş gibi gıyabında da ondan feyiz alabilmesi için lüzumludur. Çünkü mürîd, şeyhinin şeklini hayâlinde canlandırmakla ancak huzur bulur, nurlanır ve bu sayede çirkin davranışlarda bulunmaktan sakınır.
    ( Halid Bağdâdî, Risaletun fi Tahkıyk’ır-Râbita (Raşahât'ın kenarı, s. 221-232) ) »

    Kişi doğrudan doğruya ALLAH'ı düşünür, bir nevi ALLAH ile manevi bir bağ kurar ve hep O'nunla beraber olduğunu tasavvur eder. Bu şekilde manevi bir bağ kuramazsa, bağlı bulunduğu mürşidini düşünür. Onun bağlı bulunduğu şeyhlerin silsilesi ile Hz. Muhammed (s.a.s)'e ulaşır. O'nun vasıtası ile de ALLAH'a ulaşır ve O'nunla manevi bağ kurar. Tasavvuftaki rabıta, bu şekilde dolaylı yoldan ALLAH'a gitmek ve aracılar vasıtasıyla O'nunla manevi bağ kurmaktır. Doğrudan ALLAH ile manevi irtibat kuramayanlara bu şekildeki rabıta tavsiye edilmiştir. Aksi hallerde buna lüzum görülmemiştir.
    (M.Halid, Rabıta hakkında risâle,İstanbul 1924,s.238; Selçuk Eraydın, tasavvuf ve Tarikatlar, İstanbul 1990,s.447)



    Rabıta bir müridin, mürşid-i kamilinin ruhaniyetiyle beraber, suretini kalp gözünen önüne getirerek hayal etmesi ve kalbiyle ondan yardım istemesinden ibarettir.
    (Ruhu'l Furkan, c.II, s.64)


    Muhammed Halid Hazretleri, Risale-i Halidiye’sinde şöyle buyuruyor:

    Rabıtanın en üstün derecesi, iki gözün arasında olan hayal hazinesi ile mürşidin ruhaniyetinin yüzüne hatta iki gözünün arasına bakmaktır. Zira orası feyiz kaynağıdır. Ondan sonra mürşide karşı kendini alçaltarak, son derece tevazu ile yalvarmak ve onu Mevlâ ile kendi arana vesile kılmak üzere, mürşidin ruhaniyetinin hayal hazinesine girip oradan kalbine ve derinliklerine yavaş yavaş indiğini düşünüp, senin de peşinden yavaş yavaş oraya aktığını ve indiğini hayal ederek, şeyhini, kendi nefsinden geçinceye kadar hayal gözünden kaybetmemektir.
    (Ruhu'l-Furkân cII,s 79)

    Bunu da şu söze dayandırmaktadırlar :
    Hz Ebubekr radıyALLAHu anh kaza-i hacet (tuvalet) için Efendimiz sallALLAHu aleyhi ve sellemden hali bir yer bulamadığından, bu durumu Efendimiz’e şikayet etti. Efendimiz de ona ruhsat verdi” yani Hz. Ebubekir tuvalette, ihtiyacını karşılarken bile Muhammed sallALLAHu aleyhi ve sellemi hayal ediyordu.

    Tabi bu durum ne derece delilleri olur ayrı bir konu çünkü çok sevdiği kişinin hayali insanın gözünün önünden gitmez. Şair, sevgilisi için “Gündüz hayalimde, gece düşümde” diyor. Bu gayet normaldir.
    Hz. Ebubekir, hz Muhammed sallALLAHu aleyhi ve sellemi çok sevdiği için tuvalette bile aklından çıkaramadığını ifade etmektedir. Tarif edilen rabıtayla bunun bir ilgisi yoktur . Sebebi ise Rabıta sırasında şeyhin ruhaniyetinin müridin yanına geldiğini iddia etmektedirler. Şeyhin ruhaniyeti müridin yanına nereden geliyor ki mürit ondan yardım istesin?
    Hz. Ebubekir (r.a.) efendimiz , tuvalette iken bile Hz. Muhammed (s.a.v) efendimizi ister istemez aklına hayaline geldiğini , bunda da bir sorumluluk olup olmadığını sorduğunda Rasulullah (s.a.v) efendimiz bunun fıtri bir şey olduğunu , önüne geçilemeyeceğini , bir vebali olmadığını bildirmiştir.
    Burada dikkat edilmesi gereken bir husus ise Rasulullah (s.a.v) ben de senin tuvalette beni hayal ettiğini , düşündüğünü biliyorum , sana yardım ediyorum , nerede ne yaptığından haberdarım dememiştir !
    Kişinin annesini , babasını, evladını , öğrencisini, şeyhini, işini vs düşünmesi hatırlamaktır . Rabıta değil. Çünkü rabıta da karşılıklı düşünme ve haberdar olma yardımlaşma ve ne yaptığından haberdar olmak anlatılmaktadır !

    İşte bu tür sapkın anlayışlarda şeyhinin kendini her halde iken gördüğünü sanan cahil softalar tuvalet ve banyoya bile günlerce girememektedirler . ALLAH c.c. akıl fikir ve sahih bir itikat versin.

    Rabıta sırasında şeyhin ruhaniyetinin müridin yanına geldiğini iddia etmektedirler. Buna delil olarak ta şu ayetin tefsirini yaparak verirler:
    "(Yusuf aleyhisselam kasıtsız olarak, elinden gelmeyerek) ona (Züleyha'ya) meyletti. Rabbisinin burhanını (delilini) görmeseydi, (o meyline göre hareket edebilirdi). (Yusuf 24)
    Yakup aleyhisselamın ruhaniyyetinin, şaşkınlığından parmaklarını ısırmış olduğu halde Yusuf aleyhisselama gözükerek “O kadından sakın.” dediğini açıklamıştır . Bunu da kendi kitaplarına Müfessir Zemahşeri böyle açıkladı diyerek kitaplarına koymaktadırlar.
    (Ruhu'l-Furkan, c. II, s. 65,66.)


    Halbu ki Zemahşeri böyle diyenler var diyerek onları eleştirmek için yazmıştır. Çünkü Zemahşerinin konuyla ilgili ayetin tefsirinde aynen şu ifadeler bulunmaktadır :
    Bu ve bunun gibi şeyler hurafeci zorbaların tutundukları şeylerdir. ALLAH Teâlâ’ya ve peygamberlerine iftira bunların dini olmuştur...”
    (Mahmut b. Ömer ez-Zemâhşerî, el-Keşşâf, c. I, s. 467, el-Matbaat'üş-şarkiyye.)

    Biraz düşünülse bunun Yusuf Suresindeki başka âyetlere de aykırı olduğu görülür. Bir âyette şöyle buyuruluyor:
    “(Yakup) Onlardan yüz çevirdi Vah Yusuf’um vah!” dedi. Üzüntüden iki gözüne de ak düştü. Kederi içine gömülüydü.“ (Yusuf 84)

    Bu olay, Hz. Yusuf’un, Mısır’a gelen kardeşlerinden Bunyamin’i, hırsızlık bahanesiyle alıkoymasından sonra olmuştu. Eğer Bunyamin'i Hz. Yusuf'un alıkoyduğunu bilseydi Hz. Yakub, böyle üzülür müydü?

    Râbıtayı Kanıtlamada Nakşibendîlerin Kullandığı Uslup

    Kusheyrî ve Gazalî gibi iyi eğitim görmüş nadir şahsiyetler istisna edilecek olursa esasen bütün tasavvufçuların anlatım ve açıklama tarzları perişan, rasgele ve dağınıktır. Bu durum elbette ki Nakşibendîler için de aynen söz konusudur. Genellikle bütün yazıp çizdiklerinde ve özellikle râbıtaya ilişkin olarak kaleme aldıkları mektup ve kitapçıklarda bir anlatım mantığına rastlamak mümkün değildir. Bu nedenle, yazılarında hiç bir metod ve disiplin yoktur.
    Hiç kuşku yok ki anlatım mantığının temeli diyalektik kurallar üzerinde kuruludur. Çünkü kanıtlamak, ilim kaynaklarına akılcı yollardan başvurmak suretiyle gerçekleri belli bir açıklama düzeni ve mantık silsilesi içinde ortaya çıkarma sanatıdır. Bu sanatın icrasında eğer tez ile kanıt arasında hiç bir ilgi ortaya konamazsa, ya da bu iki şey arasında herhangi bir ilgi yokken bunun var olduğu yolunda kuru bir inat sergilenirse bunda artık bir anlatım mantığı aramak abes olur. Doğrusu böyle bir tutuma, müzmin bir megalomani tezahürü demek daha doğru olur.
    Nitekim râbıta konusunda Nakşibendîlerin sergilediği inat aynen böyledir. İşte örnekleri:
    Son dönem Nakşî şeyhlerinden İsmet Garibullah râbıtasız çalışan insanın deli olduğuna kesin şekilde hükmetmekte ve bu konuda aynen şunları söylemektedir:
    «Bin yıl olsa ah vah sırr-u celî,
    Hakka vasıl kimsenin olmaz dili ;
    Manevi sohbetle vasıl her velî ;
    Râbıtasız sa'yeden mutlak deli.» ( Risâle-i Kudsiyye s. 95)

    Demek ki bir insan eğer gidip bir Nakşî şeyhine bağlanmamışsa ve tabiatıyla “mürşidsiz olduğu için“ böyle birinin şeklini de zihninde canlandırmaksızın çalışıyorsa (yani ibâdet ediyorsa!) o insan, İsmet Efendi'ye göre mutlak surette delidir! Bu konudaki kanıtı da aynen, kendisinden önceki şeyhlerin ileri sürdüğü gibi Tevbe Sûresi'nin 119'uncu âyetidir (!) ( Risâle-i Kudsiyye s. 92)

    Bir başka örnek de Halid Bağdadî'ye mal edilen Risâle-i Hâlidiyye tercümesindeki şu ifadelerdir:
    «Eğer denilirse ki râbıtaya delil-i sâbit var mıdır ? Biz deriz ki:
    –Naam, (yani evet) kitab ve sünnet ve kıyas ile delil sabittir. Emma kitâb ile sübûtu, Hak Teâlâ'nın “ve'bteğû ileyhi'l-vesîlete" kavl-i şerifidir.»(maide35)

    ( Risâle-i Hâlidiyye tercümesi S. 11)

    Ne ilginçtir ki Nakşibendîler bu kitabın Halid Bağdâdî'ye ait olup olmadığını bile şimdiye kadar kanıtlayamamışlardır. Çünkü bu kitapçık onların iddiasına göre Bağdâdî tarafından yazılmış olan Arapça bir metnin tercümesidir. Bu metnin nerede olduğu hakkında ise hiçbir şey söylememektedirler. Hal böyle iken râbıtanın, sözde ALLAH'ın kitabında ve Rasulullah (s)'ın sünnetinde sabit delilleri bulunduğunu bu kitapçığa dayanarak söylemektedirler!

    ALLAH'ın kitabından, davâlarına kesin birer delil olarak ileri sürdükleri Tevbe Sûresi'nin 119'uncu ve Mâide Sûresi'nin 35'inci âyet-i kerîmelerinden râbıta diye bir anlam çıkarmak, Nakşibendîlikteki mantık iflasının sadece bir tek kanıtı değil, görüldüğü üzere bu düşünceyle sergiledikleri anlatım üslûbu da onların ilim divanında ne duruma düştüklerini açıkça ortaya koymaktadır.
    Bir tarîkat şeyhine bağlanmayı, ondan sonra da belli bir şekilde hareketsiz oturup o insanı zihinde canlandırmayı ve onun (her ne demekse) rûhâniyetinden medet ummayı bu iki âyet-i kerîme ile açıklamaya çalışmak acaba hangi ilgiyle mümkün olabilmektedir?



    Râbıtanın Tarihi ve Kaydettiği Aşamalar

    Râbıta ne kadar bir geçmişe sahiptir, ya da bugünkü anlamda ilk kez ne zaman söz konusu edilmiştir? Bu inanış tarzı kim ya da kimler tarafından Nakşibendî doktrinine yerleştirilmiştir?
    Aslında bu ve benzeri soruların cevabını Nakşibendî Tarîkatı'nın, kaydettiği evrimin akışı içinde aramak lazımdır. Çünkü bizzat bu tarîkatın ruhanileri ve ileri gelenleri tarafından bu konuda söylenmiş olan sözlere bakılacak olursa Tarîkat, tarih boyunca aşamalarla çeşitli adlar almış ve içinde faaliyet gösterdiği muhitlerin gelenek ve anlayışlarıyla yeni yeni içerikler kazanmıştır.
    Müteveffa eski Ağrı Milletvekili ve «Doğu»'nun ünlü Nakşî şeyhlerinden Muhammed el-Küfrevî'nin torunu ve O'nun temsilcisi Kasım Kufralı (Küfrevî), 1949 yılında yazdığı «NAKŞİBENDÎLİĞİN KURULUŞ VE YAYILIŞI» adlı eserin önsözünde aynen şunları söylemektedir:
    «İlk şeyhlerinin Türkistan ve Maverâünnehrli olmaları dolayısıyla Nakşibendîliğe bu muhitin anane ve âdetleri de girmişti. Tesirleri türlü şekillerde tezahür eden bu gelenekler dolayısıyla Nakşibendîliğin Türk fikriyâtı bakımından da tetkiki gerekiyordu.»
    Nitekim Kasım Kufralı bunları tetkik etmiş, (incelemiş) ve birçoğunu ortaya çıkarmıştır; ki bunların en önemlisi Nakşibendî Tarîkatı'nın hangi tarihlerde kurulduğu konusudur. Çünkü Nakşibendîler, «Silsile-i Sâdât» diye adlandırıp, birbirine bağladıkları birkaç düzine insandan oluşan hayâlî bir tarîkat zinciri aracılığıyla bu teşkilatı her ne kadar Hz.Ebubekr'e kadar bağlıyorlarsa da Kufralı bunu âdetâ yalanlarcasına (yine bu kitabının önsözünde) şunları kaydetmektedir:
    «Mevcut eserlere dayanılarak Nakşibendîliğin teessüs tarihi Gazneliler zamanına kadar çıkarıldığı için, tarîkatın bu hanedân zamanından itibaren hakiki hüviyetini ihraz etmeye başladığı, Hâce (Bu kelime Farsça’dır. Efendi, reis, öğretmen, başkan ve önder gib)Yusuf el-Hemedânî devrine kadar geçirdiği istihâle tetkike mebde' ittihaz edilmiştir.»
    Nakşibendîliğin âdetâ cenneti haline getirilmiş bulunan Türkiye'de «bu tarîkatın bağlıları, neden son zamanlarda râbıta üzerinde titizlikle durmaya başladılar?» sorusuna gerçek anlamda bir cevap bulabilmek için bu tarîkatın tarihini irdelemekle ancak mümkün olabilecektir. Her ne kadar Nakşibendîliğin tarihi amaç değilse de konunun ana çekirdeğini oluşturan râbıta hakkındaki ayrıntıların su yüzüne çıkarılabilmesi açısından bu mistik akımın geçmişini biraz eşelemek burada az çok önem taşımaktadır.
    Nakşibendîliğin, genelde Türklere mahsus bir İslâm modeli olduğunu söylemek yanlış olmaz. (Sırf Kurân-ı Kerîm'e ve Rasulullah (s.a.v.)'ın Sünnetine bağlı Müslüman azınlığın dışında kalan) Anadolu’daki hemen bütün Türkler, bilerek veya bilmeyerek İslâm’ı bu model içinde benimsemişlerdir. Hatta ve hatta Türkiye'deki «dindar» Kürtler’in, Melez Arapların ve diğer Müslümansı azınlıkların da İslâmî anlayışı, egemen kitle olan Heterodoks Sünni Türklerin etkisi altında Nakşibendîleşmiştir.
    Bu bakımdan kurallarıyla, âyinleriyle ve dış dekoruyla topluma aşıladığı zihniyet ve ona verdiği yön bakımından, Nakşibendîliğin serüvenini araştırarak râbıtanın tarihi hakkında tesbitler yapmak daha doğru olur. Bu tarîkatın gerçek anlamda Türklerin milli dini olduğunu en çarpıcı şekilde kanıtlayan aşağıdaki sözlerin bizzat Şah-ı Nakşibend tarafından söylendiği Nakşibendîliğin en güvenilir bir kaynağında yer almaktadır.
    «Ol hâbı ana dedim. Buyurdular ki: " Ey oğul ! Sana meşayih-i Türkden nasib erişse gerektir.»(Nefehât Terc.)

    Nakşibend'in, gördüğü bir rüyayı büyükannesine anlattığı zaman O'nun, bu düşü nasıl yorumladığını anlatan yukarıdaki sözler bugünkü Türkçe ile şöyledir: «O rüyayı ona söyledim. Buyurdular ki: " –Ey oğul! sana Türk şeyhlerinden bir pay ulaşsa gerektir. » Yani Türk şeyhleri seni eğitecek ve sana yön vereceklerdir.
    Bu iki cümleden bile çok rahatça anlaşılmaktadır ki: Türklük ideali, Nakşibend'in doğduğu ta Miladî 1318 yıllarından itibaren İslâm'ı sırf bu millete mahsus bir din kalıbına dökmek için Nakşibendî Tarîkatı'na çok önemli bir rol yüklemeye başlamıştır. Bu ipucundan hareketle iz sürülürse çok net bir şekilde görülecektir ki doğrudan doğruya İslâm'ı Kur'ân'dan anlamak ve O'nu, orijinal nitelikleriyle alıp hayata geçirmek, daha o zaman Türkün milli idealine sığmamıştır. Çünkü tarîkat kapısından girerek İslâm'la tanışan Türk insanı, genellikle «Ben önce Türküm, ondan sonra Müslümanım» diye düşünmüştür., Türkler için de Nakşibendîlik bir İslâm modeli haline gelmiştir. Nakşibendî Türkün vicdânında da «Efendi Hazretleri»'nin yeri odur. Arı İslâm'ın eski Türkler arasında salt bir Arap dini olarak algılanmış olması gibi çok güçlü bir ihtimalin varlığını eğer düşünecek olursak, elbette ki dil ve kültür farklılıklarından kaynaklanan bir takım sorunların, İslâm'ın Nakşibendîleştirilmesinde büyük etken oluşturduğuna da inanmamız gerekir.

    Dolayısıyla «Alternatif bir İslâm şekli»'nin elde edilebilmesi için elbette ki çeşitli malzemelere gereksinim vardı. Nitekim eski Türk rûhânîlerinin yaptığı iş, bu malzemeleri bulmak olmuştur. İşte bunlardan biri de «râbıta»'dır.
    Şunu da bilmeliyiz ki, tasavvuf diye anlatılan şey; bir hal, İslam’ın daha dikkatli ve hassas yaşanma biçimi; zikir, zühd, ibadet ve tefekkür olarak Hz. Peygamber’den beri var olan bir yaşama biçimi {olmalıdır. İbadeti yalnız ALLAH'a has kılmak ise} İslam’ın ta kendisidir. Tarikatlar ise –Kitap ve sünnet çizgisinde kaldıkları sürece- tasavvufun mektepleri ve mezhepleridirler. Ancak rabıta tasavvufun şartlarından değildir ve tasavvufun ehli sünnet çizgisinde yaşandığı ilk yüzyıllarında da onda bu anlamda bir rabıta hiç olmamıştır. Sevginin, bağlılığın, kardeşliğin, ittibaın rabıta diye anlatılması da elbette isabetli olmaz.
    Dolayısıyla rabıtayı kabul edip etmemekle, tasavvufu kabul edip etmemek farklı şeylerdir.
    Bazı tarikatlerdeki güzel sanılan insanların hatırı için rabıtayı da onların anladığı gibi kabul etmek isterdik. Ancak İslamın ve hakikatın hatırı daha büyüktür ve buna karşı saygısızlığı hiç göze alamayız, bu sebeple de dini bir delile dayanmayan bir uygulamayı red ederiz !
    Bu noktada şunu da zikretmeliyiz ki, tasavvuf bu günkü hali itibariyle bir Rabbani alimlere muhtaçtır. Nasıl onlar zamanında tarikatlar İslam’dan çok uzaklaşmışlardı ve o bu konuda bir tecdid gerçekleştirip, onları tekrar Sünni ve Kurânî çizgiye oturttu ise, bu gün de bunu yapacak birisine şiddetle ihtiyaç vardır. Çünkü çoğu tarikatlar bu gün ya cehalet ve sapmaların, ya da sahtekarlık, derin ilişkiler ve düzenbazlığın hakim olduğu karanlık odaklardır. Ancak tecdid, teceddüt ve yeniden Kurânî çizgiye gelme ihtiyacının umumi olduğunu ifade ediyoruz .

    RESİM KULLANARAK RABITA YAPMAK -
    "teknolojik rabıta
    "



    Tasavvufta rabıta denince, Nakşiler tarafından (Yani Hz. Peygamber’den yaklaşık 700 sene sonra) geliştirilen bir disiplin akla gelir. Mürit şeyhini sevecek, ona kalben bağlanacak, buradan Hz. Peygamber’e, oradan da ALLAH’a ulaşılacak ve O’nunla irtibatlı olunacaktır. Bunun için mürit öncelikle şeyhinin suretini hayal edecek, onun güzelliklerinin, ahlakının kendisine feyezan etmesini isteyecektir. Hatta şeyh müridini ALLAH’a bağladığı için onun kendisi bizatihi rabıtadır/bağdır. (Enver Fuad.Mu’cem 88)

    Mutasavvıflar rabıta'yı, müridin şeyhini düşünerek kalbinden dünya ile ilgili şeyleri çıkarması, şeyhi vasıtası ile Hz. Peygamber (s.a.v)'e ve ALLAH'a kalbini bağlaması şeklinde anlamışlardır. Hemen hemen bütün tarikatlarda rabıta vardır. Bilhassa Nakşibendiyyenin ıstılahlarındandır.
    Tarikat ehli, rabıtayı ayet ve hadise dayandırmaya çalışmaktadır. Onlara göre, "sadıklarla birlikte olun" (Tevbe, 119) gibi ayetler ve "kişi sevdiğiyle beraberdir"
    (Buharî, Edeb; 96; Müslim, Birr, 165; Tirmizî, Zühd, 50.) gibi hadisler, rabıtanın caiz olduğunu göstermektedir.

    (Süleyman Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, İstanbul 1991, Rabıta mad.)

    Bu hayal etmeyi gerçekleştirmek üzere bazı tarikatlarda (mesela menzil) müritler, üzerlerinde şeyhinin resmini bulundurmaktadırlar. Hatta Hz. Peygamber (s.a.v.) adına yapılan hayali bir resmi üzerlerinde bulunduran tarikat mensupları da.

    Bu elbette cehaletten öte bir cinayettir. Cahiliye dönemindeki Kureyşli putperest müşriklerde sevdikleri alimlerin ve büyüklerinin putlarını karşılarına alarak ALLAH’a yaklaşmaya çalışır , yasak olmadığı için ibadetlerinde heykelleri (put) aracı kullanırlardı. Günümüzde bu şekilde şeyhlerinin hayal ile yada resimler aracılığı ile Rabıta yapanlar İslam dininde ayet ile haram olan heykel-put hükmü bulunmasaydı şeyhlerinin putları karşısına geçerek rabıta yapmaları daha kolay ve etkili olurdu . O zaman mürit, şeyhinin putu karşısına geçecek, ona rabıta yapacak ve onun ruhaniyetinden yardım isteyecekti. Ona karşı kendini alçaltarak, son derece tevazu ile yalvaracaktı.
    Puta tapanların yaptığı zaten bundan başkası değildi. Aradan heykeli kaldırıp yerine şeyhin hayalini geçirmek neyi değiştirir?
    Puta tapanlar da zaten taştan veya ağaçtan bir şey beklemiyor, onun temsil ettiği varlığın ruhaniyetinden yardım bekliyorlardı.

    Tasavvufçuların tarif ettiği rabıtaya sadece şu âyet delil olabilir:

    İyi bil ki, saf din ALLAH’ın dinidir.
    Onun berisinden veliler edinenler "Biz onlara başka değil sadece bizi ALLAH’a tam yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz." derler. İşte ALLAH, onların aralarında tartışıp durdukları şeyde hükmünü verecektir. ALLAH, yalancı ve gerçekleri örtüp duran kimseleri doğru yola sokmaz .” (Zumer 3)


    Şöyle de diyebiliriz: Bir ibadet düşünün ki, Hz. Peygamber onu hiç yapmamış, öğretmemiş ve onu izleyen selefi salihin de böyle bir şeyden haberdar olmamıştır. Böyle bir ibadetin olması mümkün değildir. Bu anlamdaki rabıta için delil getirilen: “Sadıklarla beraber olun” mealindeki ayet-i kerime, ya da “Kişi sevdiğiyle beraberdir” hadisi şerifi de İslamî gelenek içerisinde “rabıta” ortaya çıkıncaya kadar hiç böyle anlaşılmamıştır. Zorlama bir tevil yapmadan böyle anlaşılması da mümkün değildir. Zorlama tevillerin insanları saptıracağını da bizzat Kurân-ı Kerim söylemektedir. (Al-i İmran 7)
    Sahabe efendilerimizin Hz. Peygamber’e olan sevgilerinden böyle bir uygulama çıkarmak da mümkün değildir. Aksi halde, ALLAH Rasulü’nü izleyen 700 yıl, insanlar, hatta bizzat Hz. Peygamber’in kendisi bunu keşfedememiş ve anlamamış olurlardı. Oysa akide ve ibadetler konusunda en doğru anlama, Hz. Peygamber’le beraber olanların, sonra da onları izleyenlerin anlamasıdır. Bunda bütün İslam alimleri ittifak halindedir.

    Peygamberimiz (s.a.v.)'in de, rabıta ve ribat hakkında söylemiş olduğu hayli hadis vardır. O'nun bu hadislerinden bazıları şöyledir:
    _"Bir gün ALLAH yolunda ribatta bulunmak, dünya ve dünyada bulanan her şeyden daha hayırlıdır"
    ( Buharî, Cihad, 73; Muslim, İmâre, 163; Nesâî, Cihâd, 39; İbn Mace, Cihâd, 7.)

    _"ALLAH'ın onunla hataları affedip bağışlayacağı, dereceleri yükselteceği bir şeyi size söyleyeyim mi? Abdest üstüne abdest almak, camide cemaatle namaz kılmaya devam etmek ve her namazdan sonra diğer namazı beklemek. İşte ribat budur!. İşte ribat budur!. İşte ribat budur!."
    (Muslim, Tehâret, 41; Tirmizi, Teharet, 39; Neseî, Teharet,106; Muvatta, Sefer, 55.)

    _"Kim bir günlük (yirmi dört saatlık) ribatta bulunursa, bir aylık oruç ve ibadetten daha fazla sevap kazanmış olur"
    (Nesaî, Cihad, 39; Tirmizî, Fedâilul-Cihâd, 35; İbn Mace, Cihâd, 7. )

    Bütün bu ayet ve hadislerden anlaşıldığı gibi, rabıta, çeşitli manalar için kullanılmıştır. Ancak daha çok bir cihad terimidir. Ayet ve hadislerin çoğunda rabıta, ALLAH ve Peygamberin düşmanlarına karşı silahlanma, cihad için hazırlıklı olma, müslümanlarla kâfirlerin arasındaki hudut karakollarında nöbet bekleme ve bu duygulara sıkı sıkıya bağlı olma demektir.
    Buna göre ayet ve hadislerde kasdedilen anlamlardan mutasavvıfların uygulamasını destekleyecek en ufak bir işaret yoktur. Ayet ve hadislerde dile getirilen cihad ruhunu meskenete çevirmekten başka bir şey yapmayan mutasavvıflar Kur'an ve hadislerdeki bu ribat kelimesini çok yanlış bir alana çekmişlerdir.
    Hiç bir sahabi Rasulullah'ı aracı kılarak rabıta yapmadığı gibi, hiçbir tabii de sahabe'yi aracı kılarak rabıta yapmamıştır. Rabıtanın bu şekildeki uygulaması tarikatların Hicri yedinci yüzyıldan sonraki dönemlerde uydurdukları bir bid'attir.

    CİMA ANINDA ŞEYHİNİ HAYAL , RABITAYA AKLİ DELİL !



    Cübbelinin bu konuşmasında eline alıp gösterdiği Rabıta kitabından örnek sayfa :

    Tasavvuf camiasının sevilen simalarından ! Cübbeli Ahmed Mahmud Ünlü ise “TARİKAT-I ALİYYE’DE RABITA-I CELİYYE” adlı kitabında Rabıtaya deliller bulmaya çalıştıktan sonra, “Rabıta Hakkında Akli Deliller “ bölümünde 261. sayfasında şu maddeyi delil olarak bizlere sunmuştur !

    Herhangi bir işi , severek ve kalbi istila edecek şekilde düşünmek o işi yapmak gibi insana tesir eder. İyilikleri düşünmek iyi , kötüleri hayal etmekse kötüdür.Bazı ulema , doğacak çocuğa bereketi sirayet eder ümidiyle kişinin, cima halinde Salih kimseleri düşünmesini güzel görmüşlerdir. O halde düşünceyi haram ve mübahlardan çevirip , iyilere yönlendirmek , hiçbir akıllının inkara kalkışmaması gereken şeylerdendir ki rabıta da bu hayali sohbetten ibarettir.” ( Muhammed Salih , Beğiyyetü’l- Vacid , Sh . II)
    TARİKAT-I ALİYYE’DE RABITA-I CELİYYE - sayfa 261 - Ahmed Mahmud Ünlü (Cübbeli Ahmed)


    Cima anında neler yapılması , nasıl hareket edilmesi ehli sünnet kaynaklarıyla bellidir. Rabıtayı savunabilmek için akil yoluyla delil bulmaya çalışan ve bu uğurda mahremlerine 3. bir kişiyi sokanların ehli sünnete göre delilleri nedir merak ediyoruz ? halbuki tam tersine deliller var iken ...


    Peki Ya Birde “Ölüye Rabıta”ya Ne demeli ? (kabirden yardım)

    Tarîkatçılara göre yalnızca sağ olan mürşidden değil, aynı zamanda ölüden (kabirden) de yardım beklenir. Yani şeyhin rûhâniyetinden yardım dilemek için onun, sağ ya da ölü olması fark etmez. Bu inanış hemen hemen bütün tarîkatlarda vardır ve «himmet dilemek», «bereket talep etmek», «feyiz almak» «istifâzada bulunmak» ya da «rûhânîyetten istimdâd etmek» gibi çeşitli deyimlerle ifade edilir. Mehmed Zâhid Kotku bu konuda aynen şunları kaydetmektedir:
    «Bu tarikde şeyh, kemâl-i marifet ile mütehakkık olursa, ifâzada (yardım etme konusunda) ölü ile diri müsavi olurlar»
    Aslında müsavi olmaktan da öte, (yine tarîkat rûhânîlerine göre) velî, öldükten sonra bir «tîğ-i üryân» gibi, yani kınından çıkmış olan bir kılıç gibi çok daha keskin olur ve onu çağıran insanın imdadına çok daha çabuk yetişir.
    (Mehmed Zâhid Kotku (H. 1313/M. 1897-H. 1401/M. 1980) Tasavvufî Ahlâk: 2/272)

    Ölüye râbıta yapma k onusuna, özellikle son dönem Nakşî şeyhleri tarafından çok önem verilmiştir.
    Bu cümleden olarak Abdulhakîm Arvâsî'nin, «Mezarlara Râbıta Keyfiyeti» başlığı altında aşağıya alınan sözleri ilginçtir. Arvâsî şu öğütleri vermektedir:
    «Mezar ziyaretçisi mürîd, nefsini her türlü dış alâkadan boşaltır. İçini dünya kayıtlarından uzaklaştırır. Kalbini ilimler ve nakışlardan ve hadiselere bağlı duygulardan çekip çıkarır. Ziyaret ettiği mevtânın rûhâniyetini hissî keyfiyetlerden mücerret bir nur farz eder. O kabir sahibinin Feyizlerinden bir Feyiz ve hallerinden bir hal zuhur edinceye kadar o nuru kalbinde tutar. (...)»
    «Feyiz istekçisi ziyaretçi, Feyiz vericinin kabrine yaklaşıp selâm verir. Mezarın ayak ucuna yakın sol tarafına durur. Ona karşı hayattaki tavrını muhafaza eder. Bir fatiha ve on bir ihlas okur. Sevabının mislini mevtâya hediye eder. Sonra çöker oturur. Feyiz almak için kabirdeki mevtânın rûhâniyetine teveccüh eder....»
    (Abdulhakîm Arvâsî, Râbıta-i Şerîfe Risâlesi s. 23 Sadeleştiren N. F. Kısakürek)

    Yine şu uydurma sözü hadis diye kabul ederler:
    İşlerinizde ne yapacağınızı şaşırdığınızda kabir ehlinden yardım isteyiniz.”
    (Mahmut Ustaosmanoğlu başkanlığında bir heyet, Ruhu'l-Furkan Tefsiri, İstanbul 1992, c. II, 82.)

    Bu sözü delil olarak ta Aclûnî'ni Keşf'ul-Hafâ adlı kitabında olduğu için kabul etmektedirler.

    Halbuki Aclûnî bu eserini, halk arasında hadis diye bilinen sözlerin doğrusu ile asılsız olanını ortaya koymak için yazmıştır. Bu sebeple o kitapta çok sayıda uydurma hadis vardır. Aclûnî, kitabının başında Hafız ibn-i Hacer'in şu sözünü naklediyor:
    "Aslı olmayan hadisi kim nakletmişse Buhârî'nin Sülasiyyat'ında rivayet ettiği, Muhammed sallALLAHu aleyhi ve sellemin şu sözünün kapsamına girer : "Kim benden söylemediğim bir şeyi naklederse Cehennem'de oturacağı yere hazırlansın. "
    (İsmail b.Muhammed el-Aclûnî, Keşf'ul-hafâ, Beyrut 1988/1408, c.I,s 8)

    Sonra alfabetik olarak hazırladığı kitabında hadislerin kaynaklarını veriyor. Ama bu sözle ilgili olarak sadece "İbn-i Kemal Paşa'nın el-Erbaîn'inde böyle geçmiştir." ifadesini kullanıyor. İbn-i Kemal Paşa'nın bu eserine baktığımızda da hadis diye söylediği o söz için hiçbir kaynak göstermediğini görüyoruz .
    (İbn-i Kemal, Paşa,el-Erbeûn, v. 360. Süleymaniye Kütüphanesi, Esad Efendi,1694).

    (İbn-i Kemal, Yavuz Sultan Selim'in meşhur Şeyhülislamı'dır. 1469'da Tokat'ta doğmuş,1534'te İstanbul'da ölmüştür. Peygamberimizle arasında 900 seneden fazla bir fark varken hiç bir kaynak göstermeden ve anlamı da Kur'an'a taban tabana zıt olan bir sözü hadis olarak önümüze sürmesi kabul edilemez. İbn-i Kemal bu eserinde , kaynak gösterme yerine, bu sözün hadis olduğunu ispat için hiçbir dini dayanağı olmayan felsefi izahlara girmiştir.)

    ALLAH ölüm esnasında ruhları alır, ölmeyenlerinkini de uykuda alır. Ölümüne hükmettiğini tutar, ötekileri belli bir vakte kadar salıverir.” (Zumer 42)

    Bu âyete göre ALLAH, ölülerin ruhunu, belli bir yerde, berzah aleminde tutmaktadır.

    Hz. İsa aleyhisselamın ahirette yapacağı konuşmayı veren şu âyet üzerinde düşünmek gerekir.
    “ -Ve ALLAH demişti ki: "Ey Meryem oğlu Îsâ, sen mi insanlara: 'Beni ve annemi, ALLAH'tan başka iki tanrı edinin' dedin?".
    "Hâşâ, dedi, sen yücesin, benim için gerçek olmayan bir şeyi söylemem bana yakışmaz. Eğer demiş olsam, sen bunu bilirsin, sen benim nefsimde olanı bilirsin, ben ise senin nefsinde olanı bilmem, çünkü gaybları bilen yalnız sensin, sen!".
    - "Ben onlara sadece, senin bana emrettiklerini söyledim. Benim ve sizin Rabbiniz olan ALLAH'a kulluk edin, dedim. İçlerinde bulunduğum sürece onlara şahittim. Beni vefat ettirince artık onlar üzerine gözetleyici yalnız sen oldun. Sen her şeyi görüp gözetirsin.” (Mâide 116-117)

    Büyük Peygamber Hz. İsa öldükten sonra ümmetinden habersiz oluyorsa, ölen bir velinin ruhunun kınından çıkmış kılınç gibi olması nasıl kabul edilebilir?
    Günümüzdeki en büyük İslam alimleri, sözünü ettiğimiz anlamdaki rabıtaya bidat olarak baktıklarını da burada zikretmeliyiz.
    Mesela Ramazan el-Bûtî şöyle söyler: “Şüphesiz tarikat şeyhlerinin sonradan icad ettikleri rabıta bidattir, çünkü bunun dinde hiç bir dayanağı bulunmamaktadır”.





  2. # ADS
    Circuit advertisement
    Üyelik Tarihi
    Always
    Mesajlar
    Many
     

  3. #2
    Alışıyorum
    Üyelik Tarihi
    May 2009
    Bulunduğu Yer
    istanbul
    Mesajlar
    37
    selamun aleykum


    500 ..6 00 yılık bir mazizi olan RABITA tarihinde son 100 yıl hariç tanınmış bilinen meşhur alimlerden hiç biri ,rabıtaya şirk demedi.

    RABITANIN şirk olduğuna dair bir ayet veya hadis

    Gösterilmemiştir var diyen varsa gösterin .TAMAMEN , YORUM , MANTIK,

    YAPMIŞTIR



    SORU

    Rabıta ve yapılış şekillerinden biri olan bir mürşidin anlındankendi anlına bir ışık veya nur geldiğini düşünmeyi yasaklayan ve şirk olduğunu söyleyen ayet ,hadis varmı ?

    Veya meşhur bir alimin yasaklayan bir sözü vermı YOK YOK YOK



    Ellerinde bir delil olmadığından şöyle diyorlar..delili olmıyan bir şeye delil getirilmez, sen rabıtayı ortaya atıyon sen delil getir diyolar bize


    …….. BİZDE ŞÖYLE CEVAP VERİYOZ


    “Rabıta”, “ribat kelimesi”, Kur’an’da zikredilmektedir. (Âl-i İmran, 200)


    FAKAT BU AYETE DAYANARAK

    RİBAT KELİMESİNİ RABITA AYA İŞARET EDEN BİR DELİL OLDUĞUNU İDDİA ETMİYORUZ

    Olsa olsa ribat kelimesi nin kuran da geçtiği ama mana olarak rabıta yı işaret ediyo denmez


    İDDİA ETMEKTE YANLIŞ OLUR

    Hiç kimse bugünkü şekliyle yapılan râbıtanın bire bir Âyette, hadiste, sahâbede olduğunu iddia etmemiştir.



    Hiç kimse bugünkü şekliyle yapılan râbıtanın bire bir Âyette, hadiste, sahâbede olduğunu iddia etmemiştir.

    Yok, eğer işâreti, delaleti veya iktizası kıyas yolu ile vasıtalı olarak Râbıtayı gösteren âyet ve haisler mevcuttur…



    Sabır-Ehli kardeş

    sizle konuları tek tek tek konuşalım bir konuyu birden yazarsak okunmaz veya cevab lar net anlaşılmaz

    Onun için konular üzerinde tek tek durup cevablarımızı yazalım sizden ricam sorularımla ilgili cevab vermeniz



    BİRİNCİ SORUM





    Bizim bir insanı düşünmek hatırlamak hakkında elimizde sahih veya zayıf delillerimiz var .

    Fakat bir mürşidin anlından müridin anlına ışık ,nur akması ile ilgili sizi tatmin edecek somut bir delilimiz yok


    SİZDE RABITTA NIN ŞİRK VEYA BİDAT OLDUĞUNU ORTAYA ATTIĞINIZ İÇİN

    SİZDE ŞİRK VEYA BİDAT OLDUĞUNA DAİR DELİL GETİRMELİSİNİZ

    Böyle bir şey yoksa olsa olsa biz görüşümüzde yanılmış oluruz. Cenaze namazında nasıl bilirsiniz dendiğinde iyi biliriz deriz . Öyle deyilse olsa olsa hüsnü zannımızda yanılmış oluruz

    Ama RABITAYA ŞİRK VEYE BİDAT DİYENLER

    ŞİRK OLDUĞUNA DAİR BİR AYET VEYA , HADİS , YOK İKEN RABITA NIN ŞİRK olduğunu söyleyip milyonlarca insanı KAFİRLİKLE SUÇLUYOLAR

    O insanlar kafir deyilse o zaman o söz onun gibilerine döner durumları çok sakat iken sanki zafer kazanmış gibi tekfir ile gururlanıyolar yazık …Durumları çooook sakat……







  4. #3
    Alışıyorum
    Üyelik Tarihi
    Aug 2010
    Mesajlar
    99
    bak kardeşim bu söz dahi insanın şirke düşmesine yeterde artar bile... Rabıta bir müridin, mürşid-i kamilinin ruhaniyetiyle beraber, suretini kalp gözünen önüne getirerek hayal etmesi ve kalbiyle ondan yardım istemesinden ibarettir.
    (Ruhu'l Furkan, c.II, s.64) tabiki önce tevhidin ne olduğunu bilmek lazım düşünmeye hatırlamaya gelince kimse düşünmeye ve hatırlamaya birşey demiyor sorun bir şeyhin veya kabirde yatan birinden yardım istemekten bahsediyorum burda... bak kardeşim bu sözü hadis diye tefsir kitaplarına alanlardan bu hadisin kaynağını iste bakalım sana ne söyliyecekler kaynak söylerlerse buraya yaz bizde öğrenelim. İşlerinizde ne yapacağınızı şaşırdığınızda kabir ehlinden yardım isteyiniz.”
    (Mahmut Ustaosmanoğlu başkanlığında bir heyet, Ruhu'l-Furkan Tefsiri, İstanbul 1992, c. II, 82.)
    son olarak kardeşim müslümanların anasına ,bacısına,kardeşine dünyanın dört bir tarafında tecavüz edilirken islamın ne olduğunu bilen ğerçek alimlerin butür konulara ayıracak zamanları yoktur...ben yazacağımı üstte yazdım bu konu hakkında daha fazla yazmak istemiyorum..




  5. #4
    Alışıyorum
    Üyelik Tarihi
    May 2009
    Bulunduğu Yer
    istanbul
    Mesajlar
    37
    selamun aleykum kardeşim


    Sabır-Ehli kardeşim dikkat edersen


    .............ŞU SORUMA HALA CEVAB VERMEDİNİZ


    Rabıta ve yapılış şekillerinden biri olan bir mürşidin anlından kendi anlına bir ışık veya nur geldiğini düşünmeyi yasaklayan ve şirk olduğunu söyleyen ayet ,hadis varmı ?

    Veya meşhur bir alimin yasaklayan bir sözü vermı soruma cevab vermediniz

    Sabır-Ehli kardeşim lütfen rabıtayı yasaklayan açık ve net

    açık ve net zoraki yorumla konuyla alakasız ayetleri yorumlamadan


    yasak olduğuna dair bir delil iniz varmı kısaca cevab verirmisin


    baska konuya gecmeden




    İyi niyetli inancında hata etmeden ALLAH ın razı olduğu şekilde kulluğunu yapmak isteyen beyaz sayfasına da siyah lekeler olmasını istemeyen kardeşim

    sen nasıl düşünüyosan bizde öyle düşünüyoruz . Ölçü kuran, sünnet , kıyası fukuha, icma i ümmet

    delillerimizi bunlardan olmalı


    bir konu hakkında çekişirseniz kuran a ve sünnete baş vurun

    ÜMMET İÇİNDE AYRILIĞIN TEMELİ BURDAN KAYNAKLANIYO


    yani kuran a ve sünnete müracat etmeğe kalkıştığımızda her kesim kendine göre kuranı yorumluyo

    hadis ilmindeki genişliği nedeniyle hadislerdeki ravileri kendilerine göre zayıflıya biliyolar


    Bir örnek vericem sizinde tanıdığınız bir hadis aliminden


    Meselâ, Prof Dr Zekeriya Güler başka bir hadîsi ele alırken şu tespitleri yapıyor:

    "Görüldüğü üzere… Elbânî…. ["Râvîlerden Saîd b Zeyd’de zayıflık vardır" iddiasına delil olarak],

    Saîd b Zeyd’in zayıf bir râvî olduğu söyleyip DELİL KABUL ETMİYOR . bu fikrinde olanları söylerken

    onun sika olduğunu ifade eden [İbn Maîn, İbn Sa’d, Buhârî, Iclî, Ebû Ca’fer ed-Dârimî, Ahmed b Hanbel ve İbn Hıbbân gibi]

    otoriteleri âdeta görmezlikten gelmektedir




    ELBANİ AYNI RAVİ İÇİN BAŞKA YERDE BAKIN NE DİYOR


    Elbânî’nin, senedinde Saîd b Zeyd’in bulunduğu başka bir hadis için şu değerlendirmeyi yaptığını da görmekteyiz:

    Hadisin isnadı hasendir Râvîlerin hepsi de sikadır Saîd b Zeyd hakkında söz söylenmiştir ama bu, onun hadisini hasen derecesinden aşağı düşürmez…

    İbnu’l-Kayyim de hadisin isnadının ceyyid (sahih, makbül) olduğunu söylemektedir”



    Elbânî’nin böyle çelişkili durumlarını Muham­med Said Memduh Naktu’s-Sahih en’Haşiyesinde, birçok örnekler ortaya koymuştur

    Ayrıca Hasan İbn Ali es-Sekkaf, Tenâkuzât-ı Elbânî isimli birkaç ciltlik eserinde, birçok misallerle de bu tezatlıkları açıklamıştır


    Kardeşim başka bir örnek verim


    Mâlik ed-Dâr anlatıyor: “Hz. Ömer (Radıyallahu Anh) devrinde halk şiddetli bir kıtlığa maruz kal­mıştı.

    Derken bir adam Peygamber’in (s.a.v) kabrine gele­rek:


    -Ya Rasulallah! Ümmetin için yağmur yağmasını iste. Zira onlar helak oldular! dedi.(diye devam eden hadis)


    İbn Ebi Şeybe, Musannef, VII, 482-483; İbn Abdilberr, İstiab, II, 464; Halili, İrşad, I,

    313-314; Beyhakî, Delâil, VII, 47.



    İbn Hacer (ö.852/1448), ibn Ebî Şeybe’nin (ö.235/849) ri­vâyet ettiği bu hadisin is­nadının sahih olduğunu zikretmek­tedir.[1]

    [1] İbn Hacer, Fethu’l-Bari, II, 495.





    Elbani bu hadisi kabul ederse savunduğu fikir tamamen çürüceği için hadisi çürütmek için itirazlarından bir tanesinde bakın ne diyo

    Elbani ; Râvî Mâlik ed-Dâr’ın zabt ve adaleti maruf değil­dir; o meçhul bir râvîdir. diyor hadisin tahriçinde

    ...(Elbânî, Tevessül, s. 131-13 )




    .............BAKALIM ÖYLEMİ


    İbn Sa’d, onu şöyle tanıtmaktadır: “Mâlik ed-Dâr, Ömer b. el-Hattab’ın azatlısıdır. Hımyer kabilesinden ve Cüblanlıdır. Ebû Bekir ve Ömer’den hadis rivâyet etmiştir. Kendisinden de Ebû Salih es-Semman rivâyette bulunmuş­tur. O maruf idi”.[1]

    İmâm Buhârî, Tarihi Ke­bir’inde onu zikrettiği halde aleyhine bir şey dememiştir.

    İbn Hibban (ö.354/965) onu es-Sikat’ında zikret­mekte ve hak­kında menfi bir söz söylememektedir.

    İbn Hacer ise bunlara ilaveten şu bilgileri vermekte­dir: “Mâlik ed-Dâr diye bilinen zat, Mâlik b. Iyad’dır ve (asr-ı saadet’e) yetişmiştir. Muaz ve Ebû Ubeyde’den rivâyet­leri vardır. Kendisinden iki oğlu; Avn ve Abdullah rivâyette bulunmuştur.

    Buhârî, Târîh’inde[2] Ebû Salih Zekvan tarikiyle Mâlik ed-Dâr’dan Hz. Ömer (Radıyallahu Anh)ın kıtlık senesin­deki sözünü (muhtasar olarak) rivâyet etmiştir.

    Aynı rivâyeti tafsilatlı olarak İbn Ebî Hayseme de tahric etmiştir… İbn Sa’d onu Medineli tabiilerin ilk taba­kası içinde zikretmiştir.

    Hz. Ömer(Radıyallahu Anh) ve Hz. Osman (Radıyallahu Anh) onu mali iş­lerde görevlendirmiş ve bu yüzden de ona Mâlik ed-Dâr adı verilmiştir.

    Ali İbnu’l-Medini’den rivâyet edildiğine göre o, Hz. Ömer’in haznedarı idi”.[3]

    Ebû Ya’la el-Halili el-Kazvînî de, Mâlik ed-Dâr’ın sika oluşunda ittifak edilen kadim bir tabii olduğunu ve tabii­nin ondan övgüyle bahsettiklerini ifâde etmektedir.

    Hatırlanacağı üzere Elbânî, bahse konu olan rivâyet hak­kında ibn Hacer’in “Ebû Salih es-Semman’ın Mâlik ed-Dâr’dan sahih bir isnad ile…” diyerek kullandığı ifâde­den onun, râvî Mâlik ed-Dâr’ın meçhul olduğuna işâret ettiği şeklinde yorumlamıştı.

    Halbuki İbn Hacer’in Mâlik ed-Dâr’ı tanıtıcı mahiyette verdiği bilgiler, böyle bir yo­ruma mahal bırakmayacak kadar açıktır. Şüphesiz İbn Hacer’in söz konusu açıklaması, Elbânî’nin yaptığı yo­rumu anlamsız kılmaktadır.

    Hz. Ömer (Radıyallahu Anh) gibi, rivâyet konusunda tesebbüt ve ihtiyat sa­hibi bir zatın, resmi veya özel mali işlerde onu istihdam et­mesi, râvî Mâlik ed-Dâr’ın zabt ve adaletinin bir göster­gesi sayılmalıdır.

    Bu tesbit bizi Elbânî’nin, Mâlik ed-Dâr hakkında İbn Hacer’in verdiği bi­yografik bilgiyi görmediği veya görmezlik­ten geldiği kana­atine götürmektedir.




    HADİSİN DAHA GENİŞ TAHRİÇİ SELEFİLER VE TASAVVUFÇULARIN

    ....GÖRÜŞLERİ ADLI ESERDE BULABİLİRSİNİZ


    [1] İbn Sa’d, Tabakat, V, 12

    [2] Bkz. Buhârî, et-Tarihu’l-kebir, VII, 304-305

    [3] İbn Hacer, İsabe, Iıı, 484






    BUNU HER İKİ TARAFDAN ALİMLERDEN YAPANLAR MEVCUTTUR


    1.MÜSLÜMANLARIN .. KURAN I KENDİNE GÖRE YORUMLAMASI


    2...HADİSLERİN LASTİK GİBİ İSTEDİĞİ ŞEKİLDE ZAYIFLANMASI


    NEDENİYLE SENLE BEN SONUÇTA ANLAŞAMIYORUZ NE KADAR İYİ NİYETLİ OLURSAK OLALIM


    sen kendi alimine inanıp toz kondurmuyon bende kendi alimime toz kondurmuyoruz aslında onlarında hata edebileceği bizim gibi nefisleri olduğunu unutuyoruz


    ŞÖYLE DEDİNİZ .....Sabır-Ehli KARDEŞ

    Kod:
    düşünmeye ve hatırlamaya birşey demiyor sorun bir şeyhin veya kabirde yatan birinden yardım istemekten bahsediyorum burda... 
     
    bak kardeşim bu sözü hadis diye tefsir kitaplarına alanlardan bu hadisin kaynağını iste bakalım sana ne söyliyecekler kaynak söylerlerse buraya yaz bizde öğrenelim. “İşlerinizde ne yapacağınızı şaşırdığınızda kabir ehlinden yardım isteyiniz.” 


    “İşlerinizde ne yapacağınızı şaşırdığınızda kabir ehlinden yardım isteyiniz.”

    BU HADİS UYDURMA İHTİMALİ OLDUĞU İÇİN DELİL İÇİN GÜÇLÜ DEYİLDİR

    Fakat kabirden yardım istemek ondan bana çoçuk ver ev ver anlamında demek deyildir




    Mâlik ed-Dâr anlatıyor: “Hz. Ömer (Radıyallahu Anh) devrinde halk şiddetli bir kıtlığa maruz kal­mıştı.

    Derken bir adam Peygamber’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) kabrine gele­rek:
    -Ya Rasulallah! Ümmetin için yağmur yağmasını iste. Zira onlar helak oldular! dedi.

    SAHABENİN RESULLAHIN KABRİNDEN YARDIM İSTEMESİ GİBİ



    SAHABE ÖLMÜŞ RESULULLAH TAN YEMAME SAVAŞINDA

    YA MUHAMMED DİYEREK YARDIM İSTEMİŞ


    ibn kesir.El-Bidâye ve’n-Nihâye, 6/324.


    ...Abdullah İbn Sa’d şöyle anlatıyor:

    “Bir kere Abdullah İbn Ömer (Radiyallahu Anh)’ın ayağı uyuştu O zaman bir adam ona en sevdiğin insanı an, dedi

    O da “Ya Mu­hammed!” deyince bağlarından kurtulmuş gibi rahatladı

    Buhârî, Edebü’l Müfred, 448, No: 993 sh: 262


    DEMEKİ SAHABE ÖLMÜŞ BİRİNDEN YARDIM İSTEMİŞ BUNA NE DİYCEN ONLARDAMI ŞİRK İŞLEDİ


    Bu dediklerimiz bir delil ile mevcuttur. Yardım isteme iki şekilde olur


    1....Ölmüş fakat ALLAH katında ruhu var olan ALLAH dostunun ruhundan bizim için ALLAH a dua etmesini isteyerek yardım istemek



    ALLAH cc DİLERSE KABUL EDER DİLEMESSE KABUL ETMEZ O ZATININ RUHUNUN DUASINI

    2...Dua da yarabbi burda yatan dostun hürmetine şunu ver bunu ver demek




    AMA DEDİĞİM GİBİ HOCAMDA SÖYLEMİŞ OLSA

    “İşlerinizde ne yapacağınızı şaşırdığınızda kabir ehlinden yardım isteyiniz.”

    DAHA GÜÇLÜ DELİL VARKEN BU HADİSİ DELİL OLARAK KULLANMAK HATA DIR






    İbn Teymiyye: Böyle bir dileğin yerine gelmesi, yanı ba­şında duâ edilen mezarda yatan ölünün kerâ­meti ola­rak sayılabilir.[1]


    [1] İbn Teymiyye, İktizâu’s-Sırâti’l Müstekîm, s: 373-374, Dârul Marife, Beyrut, tsz.





    o yukarda fotoğrafın gösterdiğin yere bende gittim 1995 de çeçenistan dargo köyüne şamil basaevle birlikteydim hattab ın kanpı dargoya yakındı şamilin yanına büyuk bir kamyonla gelirdi.

    oraya gelenlere selefiliğin propagandacılığı yapmayın ticaretini yapmayın fitne çıkar dememize rağmen durmadılar.

    kitab dergi dağıttılar çeçen cocuklara babalarının ve babalarının hocalarının şirk içinde olup kafir olduklarını söylediler sonra çeçenler bir brlerine düşman oldu

    sonuç ruslar 1 inci savaşta yenildiler sonra selefiler üzerinden gidip iki tarafdan da müslümanları öldürüp bir birlerinin üzerine attılar ve iki tarafda bir çok kiş öldü şimdi çeçenler kan davası gibi bir birlerini öldürüyolar

    sonuç şimdi mucahitlerin durumu çok kötü hem rus hem çeçenlerle savaşıyolar dağlardan şehirlere inemiylar



    KARDEŞİM BEN SORULARINA TEK TEK CEVAB VERDİM SENDE BENİ SORULARIMA İLMİN VARSA CEVAB VER İLMİN YOKSA

    HOCALARINA SOR ÖĞREN CEVAB VER YANILIRSAM SANA HAK VERİP DÜŞÜNCELERİMİ TEKRAR GÖZDEN

    GECİRİRİM

    ALİMLERİMİZİ NEFSİMİZİ PUT EDİNMEYELİM HATA EDENLERDEN OLABİLİRİZ

    SEN YANILIRSAN SEN GÖZDEN GEÇİR . CEVAB VEREMİCEKSEN BİR LAF, MAZERET BUL KONUYU

    KAPAT CEVAB VERME



    SAYGILARLA




  6. #5
    Alışıyorum
    Üyelik Tarihi
    Aug 2010
    Mesajlar
    99
    EBU HANIFENIN TEVHID ILE ALAKALI SOZLERI
    1-) Bir kimsenin Allah’a onun isimlerinden başka isimle dua etmesi caiz değildir. Caiz olup emredilen dua Allahu Teala’nın şu ayetiyle sabittir:

    En güzel isimler Allah’ındır. Allah’a bu isimlerle dua edin. Allah’ın isimlerinde aşırı gidenler işlediklerinin cezasını göreceklerdir. (el-A’raf:180)

    ed-Durru’l-Muhtar c:6, sh:396-397


    2-) Dua edenin “falancanın hakkı için” veya “peygamberler ve nebilerin hakkı için” ya da “Kabe’nin Meş’arı Haramın hakkı için”, gibi sözlerle yalvarması mekruhtur.

    el-Akidetu’t Tahaviyye şerhi sh: 234. Fıkh-ı Ekber Şerhi sh: 198, İthaf sade’l-Muttekin c:2 sh:285



    3-) Bir kimsenin Allah’tan gayrısıyla Allah’a dua etmesi doğru değildir. Duada “Senin arşının izzetle tutunduğu yerlerin hürmetine” veya “yarattıklarından birinin hakkı için” gibi kullanılmasını kerih görürüm.

    Tehzibu’t-Tehzibm c:3, sh:189, c:6 sh:405, c:7 sh:501

    * İmam Ebu Hanife ve İmam Muhammed ibnu’l Hasan kişinin duasında “Allahım! Senin arşının izzet düğümü hatırına” diye dua etmesini, hakkında bir nas olmadığı için kerih görmüştür. Ebu Yusuf’un sözünü ettiği nasda (hadiste) Allah Rasulu (sav) şöyle dua etmiştir: “Allah’ım! Ben senden arşının izzet düğümlerinden, kitabındaki sonsuz rahmetle senden isterim.”

    Bu hadisi el-Beyhaki “et-Deavat el Kebire” adlı kitabında tahric etmiştir. El-Binaye’de de (9/382) zikri geçer. Nasbu’r Raye (4/272) Fakat bu hadisin isnadında 3 illet vardır.

    a-) Davud b. Ebi Asım, İbn-i Mesut’tan hadis duymamıştır.

    b-) Abdülmelik b. Cüreye müdellistir. Hadisleri irsalle rivayet eder.

    c-) Amr b. Haruz yalancılıkla suçlanmıştır. Bunun için ibn’ul cevzi -el-Binaye’de de(9/382) belirtildiği- gibi bu hadise: “Şüphesiz ki uydurmadır.” Demiştir.



    4-) Allah yaratılmışların sıfatıyla vafedilemez. Gazabı ve rızası, O’nun iki sıfatıdır. Keyfiyetleri araştırılamaz. Bu Ehl-i Sünnet ve Cemaat’in sözüdür. Allah, gazab ettiği gibi razı da olur. “O’nun gazabı cezasıdır, rızası da sevabıdır.” Denilemez. O kendisini nasıl vasfetmişse, biz de öyle vasfederiz.

    O doğmamış ve doğurmamıştır. Ahad’dir. Samed’dir. O’na denk hiçbirşey yoktur. Allah Hayy, Semi’, Basir ve Alim’dir. Allah’ın eli mü’min kullarının elinin üzerindedir. Ancak eli yarattıklarının eli gibi değildir, yüzü de yarattıklarının yüzü gibi değildir…

    El-Fıkhu’l-Ebsat sh:56



    5-) O’nun eli yüzü ve nefsi vardır. Allah’ın kitabında zikretmiş olduğu yüz, el, nefis, O’nun keyfiyeti bilinmeyen sıfatlarıdır. “Elinden maksat kudretidir ve nimetidir” denilemez. Zira bu durumda Allah’ın sıfatlarını iptal söz konusudur. Bu ise Mutezile ve Kaderiye’nin görüşüdür.

    el-Fıkhu’l Ekber, sh: 302



    6-) Hiç kimsenin Allah'ın zatı hakkında bir şey söy*lemeye hakkı yoktur. Aksine kişi Allah’ı O, kendisini nasıl vasıflandırmışsa, öyle vasıflandırmalıdır. Allah Tebareke ve Teala hakkında bilmediğini söylememelidir.

    el-Akidetu't-Tahaviye, c: 2, sh: 427Dr. et-Turki tahkiki celau'l-Ayneyn, sh: 368



    7-) Ebu Hanife'ye “nüzul” hakkında sorulduğunda: “Allah keyfiyetsiz olarak nüzul eder.” cevabını verdi.

    Akidetu's-Selef ve Ashabi'l-Hadis sh: 42 el-Esma ve's şifa (el-Beyhaki), sh: 456 el-Kevseri bu konuda sukut etmiştir. el-Akidetu't-Tahaviye sh: 245, Thk. El-Elbani. Şerh Fıkhu’l Ekber (Aliyyu’l Kari) sh:60.
    De ki ben sadece Rabbime duâ ederim; ona kimseyi şirk koşmam.”(Cin 72/20)
    Bir ayet de şöyledir: “Kullarım sana beni sorarlarsa, ben yakınım. Bana dua edince, dua edenin duasına karşılık veririm. Onlar da bana karşılık versinler. Bana güvensinler. Belki olgunlaşırlar.”(Bakara 2/186)4- De ki, baksanıza, Allah’ın yakınından neyi çağırıyorsunuz? Gösterin bana, onların yer­yüzünde yaratmış oldukları ne vardır? Yoksa onların göklerde bir payı mı bulunuyor? Bu konuda bana, bundan önce gelmiş bir kitap veya bir bilgi kalıntısı getirin bakalım. Eğer doğru sözlü kimseler iseniz.
    5- Allah’ın yakınından kıyâmet gününe kadar kendi­sine cevap vere­meyecek kimseleri çağı­randan daha sapık kimdir? Oy­saki bunlar on­ların çağrısın­ın farkında değillerdir.
    6- İnsanlar, ahirette bir araya getirildiği gün, bunlar onlara düşman olacak ve onların kulluğunu kabul etmeyeceklerdir.”(Ahkaf 46/4,5,6)

    قُلْ ادْعُوا الَّذِينَ زَعَمْتُمْ مِنْ دُونِهِ فَلَا يَمْلِكُونَ كَشْفَ الضُّرِّ عَنكُمْ وَلَا تَحْوِيلًا (56)


    أُوْلَئِكَ الَّذِينَ يَدْعُونَ يَبْتَغُونَ إِلَى رَبِّهِمْ الْوَسِيلَةَ أَيُّهُمْ أَقْرَبُ وَيَرْجُونَ رَحْمَتَهُ وَيَخَافُونَ عَذَابَهُ إِنَّ عَذَابَ رَبِّكَ كَانَ مَحْذُورًا (57)

    56-“De ki, Allah’ın dışında kuruntu­sunu ettikle­ri­nizi çağırın bakalım; onlar, sıkıntınızı ne gi­der­meye, ne de bir başka tarafa çevirmeye güç yeti­rebilirler.
    57- Çağırıp durdukları bu şeyler de Rablerine hangisi daha yakın diye vesile ararlar, rahme­tini umar, azabından korkarlar. Çünkü Rabbinin azabı cidden korkunçtur.”(isrâ 17/56-57)
    Darda kalmış kişi dua ettiği za­man onun yar­dımına kim yetişiyor da sıkıntıyı gideriyor ve sizi yeryüzü­nün hakimleri ya­pıyor? Allah ile be­raber başka bir tanrı mı var? Ne kadar az düşünüyorsu­nuz..” (Neml 27/62)
    “Onlara sorsan; “Gökleri ve yeri, kim yarattı?” diye, kesinkes “Allah” diyeceklerdir. De ki: “Allah’ın yakınından neyi çağırdığınıza baktınız mı? Allah bana bir sıkıntı vermeyi istemiş olsa, onlar bu sıkıntıyı fark edebilirler mi? Ya da Allah bana iyilik etmeyi istemiş olsa, onlar onun bu iyiliğini önleyebilirler mi?” De ki: “Allah bana yeter. Dayanacak olanlar ona dayansınlar.”(Zümer 39/38)
    “İşte Rabbiniz olan Allah… Hakimiyet onundur. Onun yakınından çağırdıklarınız bir çekirdek zarına bile hükmedemezler.
    Onları çağırsanız, çağrınızı işitmezler; işitmiş olsalar bile size karşılık veremezler; kıyâmet günü de sizin ortak saymanızı tanımazlar. Hiç kimse sana, her şeyin iç yüzünü bilen Allah gibi, haber ver­emez.”(Fatır 35/13-14)
    “De ki: “Sizi karanın ve denizin ka­ranlıkla­rın­dan kurtaran kim­dir? Bundan bizi kurtarırsan şük­reden­lerden olacağız diye ona gizli gizli yalvarır yakarır­sınız.”
    De ki: “Allah sizi ondan ve her sı­kıntıdan kur­tarır, sonra da ona ortak koşarsınız.”(En’am 6/63-64)
    “Gemiye bindiklerinde, şirkten uzak bir şe­kilde, yalnız ona boyun eğerek Allah’a yalvarırlar. Allah onları karaya çıkardı mı, bir de bakarsın ona eş koşmaya kalkışıyorlar.”(Ankebut 29/65)
    “Desen ki: ‘Gökten ve yerden size rızık veren kim? Ya da işitmenin ve gözlerin sahibi kim? Kimdir o diriyi ölüden çıkaran, ölüyü de diriden çıkaran? Ya her işi düzenleyen kim?’ Onlar: ‘Allah’tır!’ di­yeceklerdir. Deki; ‘O halde ona karşı gelmekten sakınmaz mısınız?’
    İşte sizin gerçek Rabbiniz Allah budur. Hakkın ötesi sapıklık değildir de ya nedir? Nasıl da çevrili­yor­sunuz?” (Yunus 10/31-32)
    “Allah’ın yakınından çağırdıklarınız da, sizin gibi kullardır. Eğer haklıysanız onları çağırın da size cevap versinler bakalım.
    Onların yürüyecek ayakları mı var, yoksa tuta­cak elleri mi var, ya da görecek gözleri mi var, veya işitecek kulakları mı var? De ki: “Ortakları­nızı çağırın sonra bana tuzak kurun, hiç göz aç­tırma­yın.”
    “Çünkü benim velim Kitap’ı indiren Allah’tır. O, iyilere velilik eder.”
    “Onun yakınından çağırdıklarınız kendilerine yardım edemezler ki size yardım etsinler.”(Araf 7/191-197)
    yetermi kardeş daha istiyormusun bu ayetleri iyice araştır ayrıca NUH (a.s.)ın kavminin içine düşdüğü şirklerinide araştırmanı tafsiye ederim.SELAMETLE şunuda unutmaki kardeş fıkıhta bir kural vardır olmayan bir şeyin olmadığına delil getir diye bir şey yoktur sen vardır diyorsan delili sen getireceksin bizde öğrenecegiz.
    birde insanlara mezhebsiz veya vahabi demeyi bırakında kendi halinize bir bakın geçenlerde cübbeli ahmedi dinliyorum mahmut efendime azrail (a.s.)geldi efendimiz gitmedi diyor ayrıca namazdan sonra ADNAN MENDERESE dua etmeyenin namazı kabul değildir diye efendilerinden birisi fetva vermiş acaba hanği mezhebe ğöre bu fetvayı vermiş bir sorsanda bizde öğrensek.daha çok yazarım ama yasaklarlar o yüzden yazmıyorum.




  7. #6
    diyâr-ı gurbet
    bekkain - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Jun 2009
    Bulunduğu Yer
    dünyadan
    Mesajlar
    9.281
    Blog Başlıkları
    3
    yasak yok kardeşim yazın yazdığınız kadar. yiyin iice birbirinizi...zaten biz müslümanlar birlik olmayı beceremedik....



    Ûzûlme..!
    Derdin Ne Olursa Olsun , ßir Abdest Al Nefes Gißi...
    Ve ßir Seccade Ser Odanin ßir Köşesine... .
    Otur ve Ağla , Dilersen Hiç Konuşma .
    O seni ve Dertlerini Senden Daha İyi ßiliyor Unutma ....

  8. #7
    Yalnız Kurt ugur_ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Dec 2005
    Bulunduğu Yer
    istanbul
    Mesajlar
    575
    selamunaleykum
    sabır ehli kardeşim öncelikle senden başlayalım sonra sırayla gideriz
    1)senedini bulmanı istediğim bir hadisi şerif var tam metnı değil ama tam metnide burayada yazarsan sevinirim''ahir zamanda en büyük imtihanlardan biride müslüman kardeşin başka bir müslüman kardeşiyle imtihanıdır'' bu hadisi şeriften ne anladığınıda yazarsan sevinirim?
    2)allah resulu sav vefat etmeden önce medinede bir evın damına çıkmış yanında bir sahabı var buyurmuş ki vefatımdan sonra medınenın sokaklarını fıtne bürüdüğünü sokakların taştığını göruyorum buyurmustur.(eksık olabılır tamamlayabılırsın ravılerını ve tamamını hatırlayamadım tam metnıde yazarsan fena olmaz)
    3)sızden cevap ıstenmış ama cevap vermemışsınız konu baska yere taşınmış resmen bunun sebebı nedır ?
    4)daha yazacam bekle konu acmaya devam et ama şunu unutma bu sıtede asla ama asla ümmetı rencıde VEYA tahkır edecek bı yazı bulundurmam
    mücahid tr kardeş hoşgeldınız
    size katıldığım bir çok nokta var ama sabır ehlı kardeşimiz herhalde bu konuları öğrenmeye daha fırsat bulamamış yada gözlüklerını çıkarmak istemiyor
    bunuda aramızda artık paylaşırmıyız küpe olarak takarmıyız bilmem ama ben öğrendım çok şukur ve hala tvlerde nette göruyoruz ama ısrarla görmezden gelıyoruz ulan adamlar 24 saate 24 saat katıyor güne gün katıyor harıl harıl bu müslümalrı nasıl yokederız kolunu bacagını nasıl kırarız şunu nasıl bunu nasıl yaparız diye uğraşıyor çalışıyor toplantılar yapıyor İÇİMİZDEKİ BEYINSIZLERDE ÇIKMIŞŞ FELANCA FASIK FELANCA KAFİR YOK MUNAFIK ORTALIĞI VELVELEYE VERİYOR SİTE AÇIYOR KONU AÇIYOR KITAP YAZIYOR ŞUNLAR ŞÖYLE BUNLAR BÖYLE(YAVAŞŞ LAN AĞIRDAN ALIN BIRAZ ).... (SELEFİ DIYECEM DEĞİLSİNİZ ORTALIĞA ÇIKMIŞ FİTNE EKİBİMİSİNİZ)SAKIN HA BU HALDE KİMSEYE İSLAMI TEBLİĞ ETMEYIN YOKSA HIRSTIYAN OLUR TEBLİĞ ETTİĞİNİZ HRISTIYAN OLMASADA ISLAMDAN BAŞKA HER ŞEY OLUR
    İSTEYEN YAZDIKLARIMDAN İSTEDİĞİNİ ALINSIN İSTEYEN DARILSIN ONA BUNA LAF ATACAĞINA BIRAZ GITTE KAFIRLER KADAR ÇALIŞ MÜNAFIKLAR KADAR ÇALIŞ FASIKLAR KADAR ÇALIŞ YOOOOKKK YAPAMIYACAKSAN GIT BI KÖŞEDE OTUR ÇENENIDE KAPAT VE YAZMAYIDA BIRAK BARİ MÜSLÜMANLAR BİRBİRNE GİRMESİN
    ‎''BİZLER NAMAZ KILARKEN ELLERİMİZİ İNDİREREK Mİ KILSAK YOKSA GÖBEĞİMİZE Mİ KOYSAK DİYE KAVGAYA TUTUŞURKEN,ZALİMLER BU KOLLARI NASIL KESSEK DİYE DÜŞÜNÜYOR.'' İMAM HUMEYNİ
    Ey güç, özgürlük, ve uyanıklığın peygamberi!
    Senin
    evinde yangın çıkmış, kapını tutmuş; senin toprağını batıdan doğma bir
    sel basmış, senin ailen ise çoktandır illetin siyah örtüleri altında
    uyuya kalmış. Onların başında dur ve bağır:
    ...
    – Kalk ve Uyar! Onları uyandır.(ali şeriati)




  9. #8
    Alışıyorum
    Üyelik Tarihi
    May 2009
    Bulunduğu Yer
    istanbul
    Mesajlar
    37
    selamun aleykum kardeşlerim


    Sabır-Ehli kardeş

    ŞU SORUMA HALA CEVAB VERMEDİNİZ


    İşâreti, delaleti veya iktizası kıyas yolu ile vasıtalı olarak Râbıtayı gösteren âyet , sahih ,ve zayıf hadisler mevcuttur…geride bunlardan onlarcasını yazdık hiç biri hakkında cevab vermediniz


    Sabır-Ehli kardeşim lütfen rabıtayı yasaklayan açık ve net

    açık ve net zoraki yorumla konuyla alakasız ayetleri yorumlamadan


    yasak olduğuna dair bir delil iniz varmı kısaca cevab verirmisin

    baska konuya gecmeden

    ÇÜNKÜ SEN YASAK DİYON NEYE GÖRE YASAK DİYON SÖYLE

    BAŞKA KONUYA GEÇME DEDİK SEN BAŞKA KONUYA GEÇTİN SORUMA

    CEVAB VERMEDEN NEYSE O KONULARADA CEVAB VERELİM

    Biz senin gibi daldan dala atlamıyoz ve konularına ayrı ayrı cevab veriyoz sende lütfen öyle yap

    ŞÖYLE DEDİNİZ SABIR EHLİ

    Kod:
    Bir kimsenin Allah’a onun isimlerinden başka isimle dua etmesi caiz değildir. Caiz olup emredilen dua Allahu Teala’nın şu ayetiyle sabittir:
    Kod:
     
    En güzel isimler Allah’ındır. Allah’a bu isimlerle dua edin. Allah’ın isimlerinde aşırı gidenler işlediklerinin cezasını göreceklerdir. (el-A’raf:180)


    .
    ........................CEVAB


    1... AYETLERİ KENDİ KAFANIZA GÖRE YORUMLAIP KİMLERİ ŞİRK LE SUÇLAMIŞ OLDUN



    Resulleri sahabeyi tabiini ve mesheb imamlarını şirkle itham etmiş olursun o verdiğin ayet ve yaptığın yoruma göre


    NASILMI AÇIKLIYIM


    .............RESULLERİ

    1..

    Enes b. Mâlik’in şöyle demiştir; “Hz. Ali’nin annesi Fatma binti Esed Vefat ettiğinde kabrine defnedilirken, Allah Rasulü gelir ve içinde yan yatarak şöyle duâ etmeye başlar:
    "الله الذى يحيى ويميت وهو حى لا يموت اغفر لامى فاطمة بنت اسد ولقنها حجتها ووسع عليها مدخلها بحق نبيك والانبياء الذين من قبلى فإنك ارحم الراحمين."
    “Allah yaşatan ve öldürendir. O, ölümsüz bir hayata sa­hiptir. Annem Fatma binti Esed’in günahlarını affet, ufkunu aç,

    Nebi’nin ve benden önceki Enbiyanın hatırı için kabrini genişlet,

    çünkü ancak sen Erhamür Rahim­sin:”[1]

    [1] Taberânî, Mu’cem-il Kebir, no: 871, 24/351. Ebû Nuaym et-Taberânî yoluyla Hilyetu’l-Evliya’da c.3 sayfa121




    2..

    Âdem (Aleyhisselâm) Peygamber hata işlediği zaman dedi ki:

    Ey Rabbim! Muhammed’ (sav)’in hakkı için senden af diliyorum


    ........SAHABEYİ

    1...

    Hz. Osman (Radiyallahu Anh) hilafeti döneminde ihti­yaç sahibi bir kişi, ihtiyacından mütevellid Hz. Osman (Radiyallahu Anh) ile görüşmek için uzun süre yanına gidip geliyor fakat Hz. Osman r.a. ilgilenemiyordu ve ihtiyacını görmüyordu.

    Bir gün Osman bin Huneyf ile karşılaştı ve durumunu ona şikâyet etti, oda kendisine:

    “Git güzel bir abdest al sonra iki rekat namaz kıl ve Ce­nabı Hakka şöyle duâ eyle: Allah (Celle Celalühü)ım rah­met Peygamberi olan Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ile senden istiyor ve sana yöneliyorum.

    Ya Mu­hammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ben seninle (Hacetimin yerine getiril­mesi için) Rabbime yöneli­yo­rum

    bu ihtiyacım hallolsun, de sonra da hacetini Allah (Celle Celalühü)’a arz et” dedi. Adam da kendisine söyleneni yaptı. Sonra Hz. Osman (Radıyallahu Anh) gitti. Görevli gelip adamın elinden tuttu ve onu huzura çıkardı. ( DİYE DEVAM EDER)

    2...

    Mâlik ed-Dâr anlatıyor: “Hz. Ömer (Radıyallahu Anh) devrinde halk şiddetli bir kıtlığa maruz kal­mıştı. Derken bir adam

    Peygamber’in (sav) kabrine gele­rek:

    -Ya Rasulallah! Ümmetin için yağmur yağmasını iste. Zira onlar helak oldular! dedi. Bunun üzerine rüya­sında adama şöyle denildi:

    Ömer’e git, ona selâm götür, halkın suya kavuşaca­ğını haber ver ve ona şunu söyle: “Senin vazifen, iyi muame­lede bulunmak, dengeli ve güzel hareket etmektir”. Adam derhal giderek durumu Ömer’e bildirdi.

    Bunun üze­rine Ömer ağladı ve sonra da:
    Rabbim! Üstesinden gelemediğim şeyler hariç, çaba sarfetmekten geri durmuyor ve elimden geleni yapıyo­rum!” dedi.[1]

    İbn Hacer (ö.852/1448), ibn Ebî Şeybe’nin (ö.235/849) ri­vâyet ettiği bu hadisin is­nadının sahih olduğunu zikretmek­tedir.[2] Hadis, aynı isnadla Beyhakî (ö.458/1065) ve İbn Asâkir (ö.571/1175)[3] tarafından da rivâyet edil­mektedir.


    [1] İbn Ebi Şeybe, Musannef, VII, 482-483; İbn Abdilberr, İstiab, II, 464; Halili, İrşad, I, 313-314; Beyhakî, Delâil, VII, 47.

    [2] İbn Hacer, Fethu’l-Bari, II, 495.

    [3] İbn Asakir, Tarihu Medineti Dımaşk (tercemetü Ömer b. El-Hattab), LIII, 294




    3.....


    SAHABE ÖLMÜŞ RESULULLAH TAN YEMAME SAVAŞINDA

    YA MUHAMMED DİYEREK YARDIM İSTEMİŞ


    ibn kesir.El-Bidâye ve’n-Nihâye, 6/324.




    ...Abdullah İbn Sa’d şöyle anlatıyor:

    “Bir kere Abdullah İbn Ömer (Radiyallahu Anh)’ın ayağı uyuştu O zaman bir

    adam ona en sevdiğin insanı an, dedi


    O da “Ya Mu­hammed!” deyince bağlarından kurtulmuş gibi rahatladı


    Buhârî, Edebü’l Müfred, 448, No: 993 sh: 262






    ......................MESHEB İMAMLARINI


    Ebû Hanîfe (ö.150/767):

    Tevessülü kabul etmeyenler Ebû Hanîfe’nin teves­sülü kabul etmediğini söylüyorlar. Doğru olan ise El Feteva’yı Hindiye c:5, s: 318 Ebû Hanîfe “Hakkı için” yapı­lan duâyı kerih görür. Doğrudur. Ebû Hanîfe bu sözünü kişinin yaptığı iyi bir işten dolayı Allah (celle celâluhu) o ki­şiye sevap vermeye mecburdur, düşüncesinde olan Mute­zile’nin önünü kesmek için sedd-i zerîa kabilinden söylemiş­tir.
    Ama hürmetine veya hatırına” şeklindeki teves­sülü inkar ettiğine dair, mezhebinden hiçbir kimse İmâm Azam’dan böyle bir haber nakletmemiştir. Hanefî âlimlerin­den ve muhaddislerinden
    İmam Aliyyü’l Kârî, bu mekruhluğun hakk sözüne vaciplik (mecbûriyet) mânâsı yüklendiği takdirde olacağını, zira vaciplik veya mecburi­yet mânâsında kimsenin, Allah (celle celâluhu) üzerinde hakkı olmadığını, ancak hürmek ve tazîm mânâsında kullanıl­dığı zaman bunun tevessül babından olacağını,

    Allah’ın (c.c.) “O’na varmaya vesile arayın” buyurdu­ğunu ve bunu el-Hısnu’l-Hasîn’de de yazdığına göre duâ­nın âdaplarından kabul edildiğini ve bu hususta yukarı­daki hadisin geldiğini söylüyor. [1]

    Bazı alimler, Peygamber hakkı için veya ölü veya diri bir Velî hakkı için dua etmek tahrimen mekruhdur şeklinde ictihad etmişlerdir.

    Çünkü, kimsenin Allahü teâlâ üzerinde hakkı yokdur.

    Burada yazılı olandan anlaşılıyor ki, böyle dua etmek,

    (Yâ Rabbî, onlara vermiş olduğun hak için) niyyeti ile câiz olur. Çünkü,

    (Üzerimize hak oldu ki, mü’minlere yardım ederiz)dir. Rum sûresinin 47.


    merhamet ve ihsân ederek, sevdiklerine haklar verdiğini göstermekdedir. ……..


    Yine Hanefî âlimlerinden

    İbn Âbidîn, Reddü’l-Muh­târ’ında bunu ondan kabullenerek naklediyor. [2]
    Bunlardan da önce, “Falancanın hakkı için” ifâdesi­nin hürmetine demek olduğunu, vâciplik demek olmadığını ve bunun hadislerle sâbit olduğunu, bu ifâdeyi câiz görmeyenlerin vâcibliğe mecbûriyet mânâsı yükledi­ğini, ama burada mânânın bu olmadığını daha önceleri İmâm Sübkî de söylemiştir. [3]


    .....................Ebû Yûsuf (ö.183/798):

    “Falan kişinin enbiyânın veya Kâbe’nin hakkı için” de­nilerek yapılan duâyı Ebû Yûsuf câiz görmüştür.[4]



    .................Hanbelî:

    Tevessülü kabul etmeyen müslümanlardan bazıları Hanbelî, bazıları da tüm mezheblerden faydalandıklarını söylüyorlar. Mezheb imâmlarından Ahmed b. Hanbelî (ö.241/855) tevessülü kabul ediyor; mezhebinin görüşü de bu yönde­dir.

    Ayrıca Elbânî’nin Tevesseül adlı eserinin 62. sayfasında Ahmet b. Hanbel’in tevessülü kabul ettiğini yazıyor.


    İmam Ahmed'in oğlu Abdullah, babasının, Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem)'in saçıyla tevessülde bulunduğunu; onu öptüğünü ve içine daldırdığı kaptaki suyu şifa niyetiyle içtiğini söylemiştir.

    ez-Zehebî, Siyeru A'lâmi'n-Nübelâ, XI, 212. (Ebubekir Sifil'in sitesinden)


    Vehhabî fırkasının en büyük dayanağı olan İbni Teymiyye bu hususta doğru bir nakil yaparak,

    "İmam-ı Ahmed ibni Hanbel’in, Resulullah’ın (Sallallahü aleyhi ve sellem) minberine el sürmeye ruhsat verdiğini,

    İbni Ömer, Said ibni Müseyyeb ve Yahya ibni Said (Radıyallahü anhüm) gibi Medine-i Münevvere'nin en büyük fakîhlerinin bunu yaptıklarını"zikretmiştir. (İbni Teymiyye, İktizâu's-Sirati'l-Müstakim, s.367)



    İmâm Şâfî’: (ö.204/819)


    İbn Hacer Savâiku’l-Muhrika li Ehli’d-Dalâli ve’z-Zendeka adlı eserinde İmâm Şafî, ehl-i beyt ile tevessülde bulunurdu der.
    İmâm Şâfî’ şöyle anlatıyor: Bir ihtiyacım oldu­ğunda iki rekat namaz kılar, Ebû Hanîfe’nin mezarına gi­der ve orada duâ ederdim. O’nun bereketiyle ihtiyacım derhal karşılanırdı.[7]
    İbn Hacer, (ö.852/1448) el-Hayrâtül-Hisân fî Menâkibi’l-İmâm Hanîfeti’n-Numân adlı kitabın 25. fas­lında İmâm Şafî, Bağ­dat’ta Ebû Hanîfe’nin kabrine gelip onun ile Allah’a (Celle Celalühü) tevessülde bulunurdu di­yor.[8]


    İmâm Kevserî (ö.1371/1952) sahih bir isnadla olduğunu söylemiştir.

    Kaldı ki; İmâm Şâfî’ tevessül ile ilgili değişik haberleri mevcuttur. Ayrıca İmâm Şâfî’ ileride gelecek olan

    Teberrük bahsinde açıklandığı gibi Ahmed b. Hanbel’in gömleğiyle tevessülde bulunmuştur.[14]


    Bu rivayet Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercümesi'nde şöyle yazılı:

    "Hatib-i Bağdâdî Tarih'inde İmam-ı Şâfiî'ye vâsıl olan bir sened ile Şâfiî hazretlerinin şöyle dediğini rivayet ediyor:

    Ben Ebu Hanîfe'nin kabrini ziyarette yümn ü bereket buldum. Ve hergün onun kabrini ziyaret etmek îtiyâdındayım.

    Kendime bir ihtiyaç ârız olunca hemen menzilimde iki rekat namaz kılıp Ebu Hanîfe'nin kabrine giderim.

    Onun merkadi yanında hâcetimi Allahü teâlâdan dilerim. Aradan çok bir zaman geçmeden hâcetim kazâ olunur."

    Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercümesi ve Şerhi, 4. cilt, s.197. Ayrıca bkz. İbni Abidin, Reddü'l-Muhtar Ale'd-Dürrü'l-Muhtar, Tercüme: Ahmed Davudoğlu, Şamil Yayınevi, İstanbul, 1982; c.1, s.63. Nişancızâde Muhammed bin Ahmed, Mir’ât-ı Kâinât, Berekat Yayınevi, İstanbul, 1987; c.2, s.51.



    İMAM ŞAFİNİN EBU HANİFİNİN KABRİNİ ZİYARET KAYNAKLARI



    Bunu yazan kaynaklardan/alimlerden birkaç tanesi:

    1. Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercümesi ve Şerhi, 4. cilt, s.197.

    2. İbni Abidin, Reddü'l-Muhtar Ale'd-Dürrü'l-Muhtar, Tercüme: Ahmed Davudoğlu, Şamil Yayınevi, İstanbul, 1982; c.1, s.63.

    3. Nişancızâde Muhammed bin Ahmed, Mir’ât-ı Kâinât, Berekat Yayınevi, İstanbul, 1987; c.2, s.51.

    4. Yûsuf b. Nebhânî, Şevâhidü’l-Hakk, s.167.

    5. Allame İbn Hacer el-Heytemî , bi’l-Hayrâti’l-Hısân fî Menâkıbi’l-İmâm Ebî Hanîfeti’n-Nu‘mân, 25. bâb.

    Liste daha çok büyütülebilir. Ancak aklı ve insafı olana bu kadarı yeter. Bütün bu alimler bu ve benzeri rivayetleri yazmışlar, hiçbiri bu tür rivayetleri tenkid etmemiş, karşı çıkmamıştır.

    Muhakkik alimlerin hakkında "ilmi aklından çoktur" dediği İbni Teymiyye ve takipçilerinden başka karşı çıkan olmamıştır.


    ….İMAM ŞAFİNİN SÖZÜNDE DEYİŞİKLİK YAPTILAR

    Bu Firka bütün Ulemalarda oldugu gibi Imam Safii Rahimullah hazretlerinin sözündede degisiklik yapmislardir.

    Neo Selefiyye ve Vehabiyye Firkasi Imam Safii Rahimullah hazretlerinin söyle dedigini iddia ederler :


    ''Sabah Tasavvuf'a giren, Ögleye Deli olmadan cikmaz.''


    Bu itham cok agir bir ithamdir. Hem Imam Safii hazretlerine hem bütün Ehli Sünnet Cel Cemaat'e.


    Simdi gelelim bu Sözün aslina. Imam Safii söyle der :


    حدثنا محمد بن عبد الرحمن حدثني أبو الحسن بن القتات, حدثنا محمد بن أبي يحيى, حدثنا يونس بن عبد الأعلى, قال: سمعت الشافعي يقول: لولا أن رجلا عاقلا تصوف لم يأت الظهر حتى يصير أح


    Ebu Nu'aym ''Hilyat al Avliya'' isimli Risalesinde


    Imam Safii Rahimullah hazretlerinin söyle dedigini nakleder :



    ''Kim ki Sabahleyn Tasavvuf'a GIRMEZ ise, Ögleye ancak DELI olarak cikar''
    Abu Nu'aym bunu Muhammad ibn Abd al-Rahmân ibn al-Fadl,oda bunu Abu al-Hasan [Ahmad ibn Muhammad ibn al-Harith] ibn al-Qattât [al-Misrî], oda bunu Muhammad ibn Abi Yahyâ, oda bunu Imam Yunus ibn `Abdal-Ala'dan rivayet etmislerdir. Rivayet Silsilesi budur.




    Imam Acluni Rahimullah Imam Safii Rahimullah hazretlerinin söyle dedigini nakleder :

    حببإليمندنياكمثلاث: تركالتكلف, وعشرةالخلقبالتلطف, والاقتداءبطريقأهلالتص




    Dünyada bana üc şeyi sevdirdiler. Degiştirmeyi terk, Insanlara güler yüzlü ve iyi muamele ve Tasavvuf Yolunda ilerleme.


    [Kaşful Hafa va Mzil al albas / Cild 1 / Sayfa 341 / No: 1089]




    Imam Safii hazretlerinin ''Hem Fakih Hem Sufi ol, sadece birisini yapma....'' sözünün arapcasinin tamami :


    فقيهاوصوفيافكنليسواحدافإنيوحقاللهإياكأنصح

    فذلكقاسلميذققلبهتقىوهذاجهولكيفذوالجهليصلح


    İmâm Kevserî (ö.1371/1952) sahih bir isnadla oldu­ğunu söylemiştir. Kaldı ki; İmâm Şâfî’ tevessül ile ilgili deği­şik haberleri mevcut­tur. Ayrıca İmâm Şâfî’ ileride gele­cek olan Teber­rük bahsinde açıklandığı gibi Ahmed b. Hanbel’in gömle­ğiyle tevessülde bulunmuştur.[9]


    [1] Aliyyü’l-Kârî, Fethu Bâbi’l-İnâye, 3/30.

    [2] İbn Âbidîn, Reddü’l-Muhtâr, 5/540.

    [3] İmâm Sübkî, Şifâu’s-Sikâm, 138.

    [4] Reşid Rıza Tefsirul-Menai XI 372-373

    [5] Âlûsi Ruhul-Meani VI-128

    [6] Âlûsi Ruhu’l-Maâni, VI/128

    [7] El Heytemî, el-Hayratü’l-Hisan, s.94

    [8] Hatibu’l-Bağdadi, Tarih-i Bağdad

    [9] İbnül Cevzî Menakıbu’l İmâm Ahmed b. Hanbel, s.609-610





    ....................İBN TEYMİYYE





    Talebesi İbn Kesîr . devlet ve ulemânın huzurunda


    , İbn Teymiyye nin Tevessül ile ilgili görüşünden kendi isteğiyle vazgeçip,


    Bir insanın duasında Resulullahın HÜRMETİNE, HATRINA şeklindeki
    duasında Resulullahtan faydalanma şeklini kabul ettiğini

    .. fakat istigâse’nin ..haram olduğu görüşü üzere devam ettiği sözünü bizlere” nakletmiştir.[1]

    [1] el-Bidâye ve’n-Nihaye c: 14/47, 707 inci sene geçti başlığının altında Daru’l-kütübi’l-ilmiyye. 3 baskı Beyrut/1987



    ..شكي الصوفية با القاهرة علي الشيخ تقي الدين ...
    لاكنه قال لايستغاث الا با الله, لايستغاث با النبي استغاثة بمعني الابارة ولكن يتوسل به ويتشفع به الي الله /


    Yukarıda ki kaynakta
    1-Devlet erkânına yapılan şikâyette bulunulduğu, devlet erkânın da işi Şâfiî kadıya havale ettiği,
    2-Bir meclis kurulduğu,
    3-Hakkın da bazı iddialarda bulunulduğu fakat bunların hiç birisinin sabit olmadığı, lâkin “ancak Allah ile istiğâse edilir. Nebi sallellâhu aleyhi ve sellem ile (başka bir manada değil de) ibâre manası ile bir istiğâse ile istiğâse edilmez, Ancak O’nunla, Allah’a tevessül ve teşeffü’ edilir” dediği anlatılmaktadır.


    Burada ki “ و يتشفع به ” ne demekti?. Mesela Müncid isimli luğata baktığınızda “تشفع بفلان علي فلان استعان به عليه ”/ “falancı ile falancıya karşı teşeffü’ etti” demek, “falancıya karşı falancı ile, falancıdan yardım istedi” demektir, şeklinde bir mana verildiği görülecektir.





    BU SÖZÜNDEN DOLAYI İBN TEYMİYYE Yİ

    ŞİRK İŞLEMEKLE SUÇLAMIŞ OLDUNUZ





    Vahhâbîlere, vahhâbî denilmesi görüşlerinin kaynaklarından biri olan Muhammed bin Abdulvahhâb (ö.1201/1787) olmasın*dan ötürüdür.




    Muhammed bin Abdulvahhâb tevessülü red etmiyor


    Muhammed bin Abdulvahhaba Ahmed b. Hanbelin zat ile tevessülü kabul ettiği sorulunca şöyle cevap veriyo.

    Muhammed bin Abdulvahhâb’, : Her ne kadar bize göre doğru olan cumhurun bunu mekruh görmesi olsa da, içtihadî meselelerden birisinin muteber olmadığını ileri sürmek muteber değildir. Bu yüzden tevessül edenleri de reddedemeyiz.

    Bizim inkâr ettiğimiz şey, bir mahlûka hem de ALLAH’a edildiğinden daha fazla duâ ediliyor olması, şeyh Abdulkadîr ya da bir başkasının kabrine yönelip sıkıntıların giderilmesi ve isteklerinin verilmesi için saygı ile ondan istekte bulunulmasıdır.

    Burada nerededir sırf ALLAH’a duâ etmek? Nerededir ALLAH’la beraber hiç kimseye duâ etmemek?

    Ama birisi çıkar duâ ederken “ALLAH’ım! Ben senden Peygamberlerin ya da Salih kullarının vesilesi ile şunu şunu istiyorum” diye duâ etse,

    sadece ALLAH’a duâ ettikten sonra, herhangi bir kabrin yanında duâ ediyor olsa bilbile,


    BU BİZİM REDDETTİĞİMİZ BR ŞEY DEYİLDİR (2) diyor. Muhammedbin Abdulvahhâb
    reddettiğimiz bir şey değildir.[2] diyor.
    Muhammed bin Abdulvahhâb’ın bu sözleri, tevessülün caiz olduğunu söyleyenlerin ve bu içtihatta bulunanların şu içtihatlarının inkar etmemek gerektiğini ifade ETTİĞİ İÇİN ONU DA ŞİRK LE SUÇLAMIŞ OLDUNUZ


    ..........Âlûsî:(ö.1270/1853)

    Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) zatı ve makamı ile tevessülü kabul ediyor. Diğer insanlarla olanı kabul etmiyor.[5]
    Âlûsi’nin bu husustaki görüşleri karışık. Aynı kay­nakta Allah’ın katında üstün bir yeri olduğu kesin bilinenle de tevessül edilebileceğini söylüyor. (yani “dostlarının hatı­rına” denilebilir) Ancak dostun Ahmed Efendi hatırına denmez; diyor. Çünkü onun Allah katında rutbesi var mı yok mu? Bilinmiyor. Bu yüzden onunla tevessül Allah’a karşı bir cür’ettir, diyor Alûsi.
    Biz de deriz ki; burada hüsnü zan asıldır. Mü’min’in ce­naze namazı ve mü’minliğine şahitlik gibi. En fazla olsa olsa kişi yanılmış olur, endişe yersizdir.
    Âlûsi: “Allah’ın (Celle Celalühü) Peygamber’e (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) olan sevgisi sebebiyle” tevessül edilmekte­dir. Tevessülün hikmeti burada saklı olsa ge­rek.[6]




    Tevessülü kabul etmeyenlerin itibar ettikleri büyük âlimlerden Ebû’l Ferec İbnu’l Cevzî’nin (ö.597/1200)soyu Ebû Bekir Sıddık’a dayanır.

    İbn Cevzî ismiyle meşhur olmuştur. (İbn Cevzî, İbn Teymiyye ve talebesi İbn Kayyim el Cevziyye’den bir asır önce yaşamıştır.)





    .Ebu’l Ferec İbnu’l Cevzî’nin Tevessülü Kabulü ve tatbiki


    Ebu’l Ferec İbnu’l Cevzî: Nefsimi terbiye edemedim bazı salih kişilerin kabrine gidip onları aracı yapıp düzelmem için duâ ettim. [3]

    İbn Teymiyye, İzzuddîn b. Abdusselâm’ın sadece Peygamber ile tevessülü

    kabul ettiğini söylüyor. [4]



    Ebu’l Ferec İbnu’l Cevzî i tevessülü kabul edip tatbikini yaptığı için

    ŞİRK İŞLEMEKLE SUÇLAMIŞ OLDUNUZ



    [3] “Saydul-Hatır müminlere öğüt, Ebul Ferec El-Cevzî (İbn Cevzî), Tevhid yayınları, s.99-100, Baskı, 1998.

    [4] İbn Teymiyye Külliyatı, c.1 s.179, Tevhid Yayınları ,1998.






    İmâm Subkî:

    Tevessülün müstehab olduğuna dair dört mezhebin nasslarını Şıfâü’s-Sikam fî Ziyâreti Hayrıl-Enâm adlı kitabında geniş olarak açıklayıp, câiz görmüş­tür.


    …………Şevkâni



    ALLAH (Celle Celalühü)ü Tealaya fazilet ve ilim sahibi zatlarla tevessül etmek, hakikatte onların salih amelleri, faziletleri ve meziyetleriyle tevessül etmek demektir. Zira fâzıl zat ancak yaptığı amellerle faziletli olur.[5]


    Şevkani yi de ŞİRK İŞLEMEKLE SUÇLAMIŞ OLDUNUZ

    [5] Şevkanî, ed-Dürru’n-Nedide, s. 5-6, Ducvi Makâlât fit-Tevessül Kitabu Buğye




    Hal böyle olunca savunduğunuz birçok fikirlerin kaynağı olarak gösterdiğiniz yukarıda adı geçen âlimleriniz, sizin şirk olarak kabul edip bunu yapana kâfir dediğiniz bir ameli yapıyorlar.



    Ne diyeceksiniz?

    Onlar da bir insandı, hata yaptılar, derseniz! Biz de deriz ki

    “Sen kabirdekilerine işittirici değilsin” (Rûm, 52) ve (Fâtır, 22.)

    âyetlerinin zâhirlerine göre ölünün işitmediğini söylüyorsunuz.

    Demek ki; size göre okuma yazma bilen bu zâhir manayı anlaması gerekir.

    Fakat görüşlerinizin kaynağı olan İbn Teymiyye ve talebesi İbn Kayyim ölülerin işittiğini iddia etmekte devam etmişlerdir.

    Ayrıca itibar ettiğiniz diğer âlimler, size göre okuma yazma bilen bir insanın anlayacağı “İyyâke na’büdü ve iyyâke nesteîn” âyet-i kerimesinin manasını anlayamadıkları için mi zatlarla tevessülü kabul ettiler?

    Anlaşılması bu kadar âşikâr ve basit olan mevzularda bu âlimlerinizin hata ettiklerini söylerseniz, birçok konuda da hata edebileceklerini imâ etmiş olursunuz.

    Böylece onların görüşlerini savunduğunuz için siz de hata içinde olduğunuzu başka konularda da hata edebileceğinizi isteme*den de olsa itiraf etmiş olursunuz. ..

    ALLAHü Teala Hazretleri:

    “Biz hiç Müslümanları, (Allah‘a teslim olmuş kulları) mücrimler (günahkarlar) gibi tutar mıyız? Size ne oluyor, ne biçim hüküm veriyorsunuz?”(Kalem 35,36)buyuruyor.

    Tevessülü kabul edenler, ALLAH’a yapılması gereken ibadet ve ta’zimin tevessül edilen kişiye yapılmasını kabul etmiyorlar.

    O kişiden ALLAH'tan korkar gibi korkmuyorlar,

    ALLAH'ı sever gibi sevmiyorlar. Ondan istemiyorlar.

    ALLAH’tan istiyorlar. Tevessül edilen zatı yaratma, icad etme ve birşey üzerine tesir etme gibi ALLAH’a ait vasıflarla vasıflandırmıyorlar.

    Tesirin ALLAH’tan olduğuna inanıyorlar.


    Tevessül edilen kişinin ALLAH’ın Haram dediğini “Helal” demesini, ALLAH (Celle Celalühü) nün Helal dediğinide “Haram” demesini kabul etmiyorlar.



    Tevessül edilen kişiyi hiçbir şekilde ALLAH’a ortak koşmuyorlar.

    Her türlü tağut düzenini ve tağutu kabul etmiyorlar.

    En cahillerimize bile sorsanız, hepsi yukarıdaki söylediklerimizi söylerler.

    Tevessülü kabul etmeyenler Şeriat zâhire hükmeder diyorlar? ki öyledir.

    Öyleyse yorum ve zân yapmadan tevessülü kabul edenlerin bu görüşlerini ve niyetlerinin böyle olduğunu, kabul etmeleri gerekir.

    Hayır! Niyet önemli derlerse?

    عن ابى هريرة رضى الله عنه قال: قال رسول الله صلى الله عليه وسلم: "ان الله لا ينظر الى صوركم واموالكم ولكن ينظر الى قلوبكم واعمالكم"

    Ebû Hureyre (ra) Resûlüllah (sav)’in şöyle buyurduğunu rivâyet etmiştir:
    “Şüphesiz ki ALLAHu Teâlâ, sizin sûretlerinize ve mallarınıza bakmaz; lâkin kalplerinize ve amellerinize bakar.”
    [1]Müslim, Birr: 10, No: 34, 4/1987.

    Tevessülü kabul edenler, niyetlerinin de anlattıkları gibi olduğunu söylüyorlar.



    Rasulullah (s.a.v) şöyle buyurdu :

    Sizin için korktuğum kimse kuran okurken yüzünün neşesi görülen gayasei islama hizmet olan, fakat daha sonra Allahın dilediği zaman şeytanın kandırdığı kimsedir.

    Bu kimse kuranla bağaını kesip onu arkasına atarak komşusunun dostunun üstüne kılınçla yürüyüp onu şirkle suçlayandır.

    Huzeyfe (r.a) ey Allahın rasulu şirkle suçlayanmı suçlananmı şirke daha yakındır dedi.

    Rasulullah (s.a.v).....BİLAKİS SUÇLAYAN DAHA LAYIKTIR DEDİ.


    Hadis hasendir

    Buharı tarihinde 4/302/2908.............İbni Kesir sened ceyyiddir demiştir.

    Ebu Yala Bezzar Keşfu'l esrar 1/99 / 175

    ibni hibban kitabul ilim 1/282/81


    Zât ile tevessülü kabul edenler, yaptıkları amellerde muhakkak bir âyet ya da hadis’e dayanırlar.


    ..............KAYNAK..: Selefiler ve tasavvufçuların görüşleri


    SABIR EHLİ KARDEŞ NEFSİNE VE İNTERNETTEN ALINTILARINA

    GÜVENİM ŞU ŞİRK BU ŞİRK DEYİP AYETLERİ KENDİ KAFANA GÖRE YORUMLAMA

    FARKINDA OLMADAN KİMLERİ ŞİRKLE SUÇLADIĞINI BİLEMESSİN


    ŞİMDİ YUKARDAKİ SORULARIMA CEVAB VERİN



    1.....RABITAYI YASAKLAYAN AYET HADİS VARMI CEVAB VERİN NEYE GÖRE YASAKLIYON


    2... RESULLAH , MESHEB İMAM LARI , İBN TEYMİYYE VE DİĞER

    ALİMLERİN TEVESSÜL İLE İLGİLİ GÖRÜŞLERİ HAKKINDA TEK TEK

    CEVAB VERİN


    VERİLEN HADİSLERE ZAYIF DİYİCEN ONLERIN ZAYIF OLMADIĞINI

    RESULULLAH VE SAHABE İLE İLGİLİ HADİSLERİN TEK TEK TAHRİÇİNİDE YAZICAZ





  10. #9
    diyâr-ı gurbet
    bekkain - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Jun 2009
    Bulunduğu Yer
    dünyadan
    Mesajlar
    9.281
    Blog Başlıkları
    3
    Alıntı ugur_ Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    selamunaleykum
    ‎''BİZLER NAMAZ KILARKEN ELLERİMİZİ İNDİREREK Mİ KILSAK YOKSA GÖBEĞİMİZE Mİ KOYSAK DİYE KAVGAYA TUTUŞURKEN,ZALİMLER BU KOLLARI NASIL KESSEK DİYE DÜŞÜNÜYOR.'' İMAM HUMEYNİ
    Ey güç, özgürlük, ve uyanıklığın peygamberi!
    Senin
    evinde yangın çıkmış, kapını tutmuş; senin toprağını batıdan doğma bir
    sel basmış, senin ailen ise çoktandır illetin siyah örtüleri altında
    uyuya kalmış. Onların başında dur ve bağır:
    ...
    – Kalk ve Uyar! Onları uyandır.(ali şeriati)
    aleykümselam kardeş...e sana katılmamak mümkün değil...teşekkürlerimi sundum...allah razı olsun...
    yinede boşver biz ellerimizi nerde tutak tartışmasına devam edek



    Ûzûlme..!
    Derdin Ne Olursa Olsun , ßir Abdest Al Nefes Gißi...
    Ve ßir Seccade Ser Odanin ßir Köşesine... .
    Otur ve Ağla , Dilersen Hiç Konuşma .
    O seni ve Dertlerini Senden Daha İyi ßiliyor Unutma ....

Konu Bilgisi

Users Browsing this Thread

Şu anda 1 üyemiz bu konuya göz atıyor. (0 kayıtlı üye ve 1 misafir.)

Benzer Konular

  1. ŞeYTaNıN GeRÇeK YüZü
    Konuyu Açan: melike88, Forum: Makale & Deneme Yazılar.
    Cevaplar: 5
    Son Mesaj : 04-24-2010, 10:40 PM
  2. Askin Oteki Yüzü
    Konuyu Açan: Ashabilyemin, Forum: Şiirler.
    Cevaplar: 7
    Son Mesaj : 02-25-2009, 05:42 PM
  3. yüzü siyah şehit
    Konuyu Açan: beytullah44, Forum: Dini Hikayeler.
    Cevaplar: 10
    Son Mesaj : 12-23-2008, 09:51 AM
  4. Günahların çirkin yüzü...
    Konuyu Açan: NİRVANADA, Forum: İslami Bilgi Ve Kaynaklar.
    Cevaplar: 3
    Son Mesaj : 11-02-2008, 01:05 PM
  5. iste darvinin iç yüzü
    Konuyu Açan: turkkafkas, Forum: Manzara Resimleri.
    Cevaplar: 2
    Son Mesaj : 07-10-2008, 04:24 PM

Bu Konu İçin Etiketler

Bu Konuyu Paylaşın !

Bu Konuyu Paylaşın !

Yetkileriniz

  • Konu açma yetkiniz yok.
  • Cevap yazma yetkiniz yok.
  • Eklenti yükleme yetkiniz yok.
  • Mesajınızı değiştirme yetkiniz yok.
  •