Kapat
   
©
Toplam 2 Sayfadan 1. Sayfa 12 SonuncuSonuncu
Toplam 15 sonuçtan 1 ile 10 arasındakiler gösteriliyor.
Ağaç Şeklinde Aç2Beğeni

Gavs - Kutup hakkında bu söylenenler doğrumu?

Tasavvuf ve Tarikat kategorisinde açılmış olan Gavs - Kutup hakkında bu söylenenler doğrumu? konusu , Gavs - Kutup Efsane si Gavs : Kutup derecesine eren en büyük velîye kendisinden manevî yar­dım istendiği (istigâse) için gavs da deni­lir. Gavs-ı A'zam tabiri de kutb-i ekberi karşılar. i ...


  1. #1
    Alışıyorum
    Üyelik Tarihi
    Aug 2010
    Mesajlar
    99

    Gavs - Kutup hakkında bu söylenenler doğrumu?

    Gavs - Kutup Efsanesi





    Gavs :
    Kutup derecesine eren en büyük velîye kendisinden manevî yar­dım istendiği (istigâse) için gavs da deni­lir. Gavs-ı A'zam tabiri de kutb-i ekberi karşılar.

    i klasik Mitolojik hikayelerden biriyle daha karşı karşıyayız! Yüce Allah'ı rububiyyet ve uluhiyyetten soyutlanın ve felsefede "Akl-ı evvel", Hristiyanlıkta "Kelime" ve bazı islami çevrelerde "Kutup" ola­rak adlandırılan batıl bir kuruntuya giydirilen bir uydurma!..




    Gavs sıfatının lugati Farsça



    Kutub inancına ilk defa Muhammed b. Ali el-Kettânî'de (ö. 322/934) rastlanır. Kettânî, ricâlu'l-gaybdan bahsederken kutub anlamında kullanılan gavsın bir ta­ne olduğunu söyler. (Şa'rânî, et-Tabakât, 1, 95)
    Kettani'den sonra kutubdan daha açık ve geniş olarak Hucvîri bahset­miştir.
    Hucviri'ye göre kutub zahir ve bâ­tın, maddî ve manevî bütün varlıkların eksenidir, yani her şey onun üzerinde ve çevresinde döner, ona dayanır. Onun her şeye feyiz veren bir özelliği vardır. Allah âlemi ve âlemdeki düzeni onun aracılığı ile devam ettirir. (Keşfu'l-mahcub, s. 249, 329,346)

    Bazı mutasavvıflar gavslık (gavsiyet, kutbiyet) makamını ikiye ayırırlar.
    Birinci makam: İrşâd,
    ikinci makam: Vucud makamını oluşturur.

    İrşâd makamı, nübüvvetin bâtınını; vucud makamı da son nebi Hz. Muhammed'in bâtınını temsil eder. İrşâd makamı birden çok gavs tarafından temsil edilebilir, dolayısıyla aynı anda birçok gavs bulunabilir. Fakat vucud makamı ancak tek gavs tarafından işgal edilebilir; bu nedenle her yüzyılda ancak bir vucud gavsi vardır. Bu tarifte vucud gavsı, gavsu'l-âzam demektir. Gavsu'l-âzam'a ayrıca Abdullah, Abdu'l-Câmi adları da verilir.

    el-Kaşanî şöyle diyor:
    "Kutup, ya madde alemindeki yaratıklara nisbetle kutuptur ki, ölünce ona yakın bedel yerine halife olur, ya da gayb ve şehadet (madde) alemindeki bütün mahluklara nisbetle kutuptur ki, onun yerine ne bir bedel halife olur ne de bir başka yaratık yerini tutar. Bu da şehadet aleminde birbirini takip eden kutupların kutbudur. Ondan önce ne bir kutup olur ne de yerine baş­kası geçer. O da "Sen olmasaydın felekleri yaratmazdım' ifadesinde sözü edilen Mustafa (Muhammed)'in ruhudur.
    (el-Kaşânî, Keşfu'l-Vucuhi'l-Ğur, 2/103, 1320 h. Divan şerhi hamisinde. Meşhur kitaplarının hepsinde bu konu değiişik boyutlarıyla işlenmekledir. "Sen olmasaydın, alemleri yaratmazdım" anlamında­ki hadisi tasavvufçular kutup anlayışları ve Hakikat-ı Muhaımmediyye inançlarına dayanak yapmak için uydurmuşlardır. Bu rivayet hadis değil, uydurma bir sözdür. (Keşfu'l Hafa 2/164, Leyla mad.)


    Gavs'ın ya da gavsu'l-âzam'ın başkanlık ettiği veliler örgütüne ricâlu'l-gayb (gayb adamları, gayb erenleri) denir. Bunlar, Kur'an'ın, "Yeri döşedik ve oraya sabit dağlar (revâsi) yerleştirdik" (Kaf, 7) ayetinde andığı "dağlar" mesâbesindedir.
    Ricâlullah, merdân-ı huda, merdân-ı gayb, hukûmet-i sufiye gibi adlarla da anılan ricâlu'l-gayb örgütünde gavs'ın altında İmaman (iki İmam) bulunur.
    Sağdaki imama, İmam-ı yemîn, soldaki imama; İmam-ı yesâr denir. İmam-ı yemîn, gavs'ın hükümlerinin, imamı yesâr gavs'ın hakîkatinin mazharıdır. Gavs öldüğü zaman yerine İmam-ı yesâr geçer.
    3'ler de denilen gavs ile imaman'ın altında yeryüzünün dört yönünü yöneten evtâd-ı erbaa (dört direk) bulunur. Daha aşağıda ise nuceba (necibler, 8 ya da 40 veli) ve nükebâ (nakibler, denetçiler, on ya da üçyüz veli) yeralır.

    Başka bir tasnife göre, ricâlu'l-gayb toplam 4000 veliden oluşur. Bunlar halktan gizlidirler (mektûm). Bunlar içinde ahyâr (hayırlılar) adı verilen 300 veli, ilk üst grubu oluşturur. Ahyâr, işlerin yapılmasına ya da yapılmamasına karar veren ehl-i hal ve'l-akd veliler, komutan velilerdir.
    Bunların üstünde 40 velîden oluşan ve abdâl, budelâ denilen velîler; bunların üstünde de ebrâr (iyiler) denilen 7 velî yer alır. Örgütün en üst mertebelerini de 4 velîden oluşan evtâd (direkler); 3 velîden oluşan nukebâ (denetçiler) ve gavs (ya da gavsu'l-âzam) işgal ederler.

    Ricâlu'l-gayb, yardımlaşarak kâinatı idare ederler.

    Kutub konusu en geniş ve kapsamlı bir şekilde Muhyiddin İbnu'l-Arabî ve izleyiçileri tarafından işlenmiştir.
    İbnu'l-Arabî el-Futuhatu'1-Mekkiyye'ye kutub mese­lesine geniş yer ayırdığı gibi ayrıca Menzilu'1-kutb, Risale fî marifeti'l-aktâb ve er-Risaletu'1-ğavsiyye adıyla eserler de yazmıştır.
    Ona göre her eksen, çevre­sinde dönen şeylerin kutbudur. Bu anlam­da kabile şefi ve aşiret reisi kabilesinin ve aşiretinin kutbudur. Çünkü yönettiği toplum ona dayanır, onun etrafında döner.
    İbnu'l-Arabî bir işin erbabı ve ustası olan, her­hangi bir nitelik veya yetenek kendisinde en mükemmel şekilde tecelli eden kişilere de kutub nazarıyla bakar. Meselâ bir çağ­da en mükemmel mütevekkil kim ise o çağda tevekkül ehlinin kutbu odur. Buna göre kutub bir tür prototiptir, belli bir zümrenin veya mesleğin ideal temsilcisi ve piridir.

    İbnu'l-Arabî ayrıca tasavvuf! makam­ların sahibi olan kutublardan bahseder. Ona göre her çağda tevekkül, muhabbet, marifet gibi makam ve hallerin her biri için mutlaka bir kutub vardır. Rasûl-u Ek­rem'in manevî bir özelliğine en yüksek derecede vâris olan bir velîye Muhammedi kutub dendiği gibi yine Hz. Peygamber vasıtasıyla önceki peygamberlerden biri­nin özelliğini güçlü bir şekilde temsil eden velîye de meselâ İbrahimi kutub, Musevi kutub gibi adlar verilir.

    Kutbu'l-aktâb çeşitli işlevleri itibariyle kutb-i âlem, kutb-i cihan, kutb-i ekber, kutb-i irşâd, halife, kutb-i zaman, kutb-i vakt, vâhid-i zaman, sâhib-i vakt, hicâb-ı a'lâ. mir'ât-ı Hak, kutb-i medar ve gavs adını alır. Mâna alemindeki adı Abdullah olan kutbu'l-aktâbın biri solunda, diğeri sağında olmak üzere iki imam vardır. Soldakinin mâna alemindeki adı Abdulmelik olup melekût âlemini, sağdakinin mâna alemindeki adı Abdurrab olup mülk âle­mini yönetir. Kutub vefat edince yerine derecesi daha yüksek olan halifesi Abdulmelik geçer ve Abdullah adını alır.


    Bütün kutublar kutbu'l-aktâbın emri altındadır. On iki kutubdan yedisine iklim kutubları, beşine velayet kutubları denir. İklim kutublannın her biri bir İklimi kont­rol eder. Diğer velîler velayet kutublarından feyiz alır.
    İbnu'l-Arabî ayrıca, velayet yolunda ilerleyen bir sûfînin ulaştığı çeşitli kutbiyet mertebelerinden söz eder. Ona göre kutbu'l-aktâb için de kendine has dereceler vardır.
    Kutbu'l-aktâb yükselince ferdâniyyet mertebesine ulaşır. Bu mer­tebede bulunan kutbun irade ettiği her şeyi Hak da irade eder. Bu derecedeki ku­tub bir velîyi veya kutbu azletme, yerine başkasını tayin etme yetkisine sahip olur. Alâuddevle-i Simnânî'ye göre irşad kut­bu güneş veliliğine sahip olup bütün âle­mi aydınlatır. Abdal kutbu ise ay veliliğine sahiptir; yedi iklimde sözü geçer Ferdâniyyet mertebesinde­ki kutbü'l-aktâb yükselince vahdet kutbu mertebesine ulaşır. Bu mertebe maşuk olma makamıdır. Bâyezîd-i Bistâmî, Şiblî ve Abdulkâdir-i Geylânî'nin bu dereceye ulaştığına inanılır.
    Ferdâniyyet mertebe­sinde mekân söz konusu olmaz. Kutub­ları halk göremez, fakat derecesi yüksek olan kutublar alt makamlardaki kutubları bilirler.

    Sûfîlerin kutub inancı ve kutba yükle­dikleri işlevler bazı âlimlerin eleştirilerine yol açmıştır.

    Kur'an'da, hadiste, selefte ve ilk sûfîlerde kutub inancının bulunma­dığını söyleyen Takıyyuddin İbn Teymiyye'ye göre; her şeyden önce bazı velîlere kutub ve gavs denilmesi yanlış bir adlan­dırmadır. Ona göre bu inanç, Şiîler'in masum imam veya astronomi âlimlerinin ku­tub fikrinden kaynaklanmış olup teme­linde Allah'ı hükümdara benzetme fikri yatmaktadır. Allah'a ait bazı sıfatların kutba atfedilmesi, gavstan imdat isten­mesi anlayışı da İslâm'ın tevhid anlayışıy­la bağdaşmaz.
    (Mecmu'u fetâuâ, II, 363, 376,433,440)

    İbn Haldun da kutub fikri­nin İsmâiliyye inançlarıyla benzerliğine dikkat çekmiştir.



    Said Nursi; Abdulkadir Geylânî’nin aşağıdaki beyiti kendisi için 8 asır önce yazdığını iddia etmektedir :

    Bizi aracı yap, her korku ve darlıkda.
    Her şeyde her zaman, candan koşarım imdada
    Ben korurum müridimi korktuğu her şeyde.
    Koruyuculuk ederim ona, her şer ve fitnede.
    Müri­dim ister doğuda olsun is­ter batıda
    Hangi yerde olsa da yetişirim imdada
    (Said Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybî, Sözler Neşriyat, İstanbul 1991, s. 119)

    Bu iddiayı Said Nursî’nin 23 şakirdi yapar.
    (İsimleri şöyledir: Süleyman, Sabri, Zekâi, Âsım, Re'fet, Ali, Ahmed Husrev, Mustafa Efendi, Rüştü, Lütfü, Şamlı Tevfik, Ahmed Galib, Zühtü, Bekir Bey, Lütfi, Mustafa, Mustafa, Mes'ud, Mustafa Çavuş, Hâfız Ahmed, Hacı Hâfız, Mehmed Efendi, Ali Rıza.)
    İspat için, cifir ilmi denen hayali, yahudi tılsımlarına dayanır ve şiirde şu anlamın saklı olduğunu söylerler:
    "O Gavs'ın müridi Said Kürdî, Rusya'da esirken kuzeydoğu Asya’dan bid’atçıların eliyle Asya’nın batısına sürgün edildiği ve Sibirya taraflarından kaçıp çok fazla yeri dolaşmak zorunda kaldığı sırada Allah'ın izniyle, havl ve kuvvet-i Rabbânî ile ona yardım ederim ve imdadına yetişirim."

    Yardımın nasıl gerçekleştiği, şöyle anlatılıyor:
    Evet Hazret-i Gavs'ın “müridim” dediği Said, esir olarak üç sene Asya'nın kuzeydoğusunda, yok edici zorluklar içinde hep korundu. Üç-dört aylık yolu, kaçarak aşmış, çok şehirleri gezmiş ama Gavs'ın dediği gibi hep koruma altında olmuştur.
    Üstadımız diyor ki: "Ben sekiz-dokuz yaşında iken, nahiyemizde ve etrafında bütün ahali Nakşî Tarikatında ve orada Gavs-ı Hîzan adıyla meşhur bir zattan yardım isterken, ben akrabama ve bütün ahaliye aykırı olarak "Yâ Gavs-ı Geylanî" derdim.
    Çocukluk itibariyle ceviz gibi ehemmiyetsiz bir şeyim kaybolsa, "Yâ Şeyh! Sana bir fatiha, sen benim bu şeyimi buldur" derdim. Şaşırtıcıdır ama yemin ederim ki, böyle bin defa Hazret-i Şeyh, himmet ve duasiyle imdadıma yetişmiştir".
    (Said Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybî, Sözler Neşriyat s. 120)

    Bu sapkın inancın İslama aykırılığı Kur’an’da da sabittir:
    Darda kalmış kişi dua ettiği za­man onun yar­dımına kim yetişiyor da sıkıntıyı gideriyor ve sizi yeryüzü­nün hakimleri ya­pıyor? Allah ile be­raber başka bir ilah mı var? Ne kadar az düşünüyorsu­nuz..“ (Neml 62)

    Güç yetirilemeyen konularda Allah’­tan baş­ka­sından yardım alınabilirse, kim Allah’a sığınır?
    Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

    De ki, Allah’ın dışında kuruntu­sunu ettikle­ri­nizi çağırın bakalım; onlar, sıkıntınız ne gi­der­meye, ne de bir başka tarafa çevirmeye güç yeti­rebilirler.
    Çağırıp durdukları bu şeyler de Rablerine hangisi daha yakın diye vesile ararlar, rahme­tini umar, azabından korkarlar. Çünkü Rabbinin azabı cidden korkunçtur.” (isrâ 56- 57)

    Allah neyi gizlediğinizi, neyi açığa vurduğu­nuzu bilir. Allah’ın yakınından çağırdıkları ise bir şey ya­ratamazlar; esasen kendileri yaratılmıştır.
    Onlar ölüdürler, diri değil. Ne zaman dirile­ceklerini de bilemezler.” (Nahl 19- 21)






    Kutub Yaverleri

    1- İmâmân (İki imam): Kutbun iki veziri mesabesindedir. Biri melekut, diğeri mülk alemi ile görevlidir.

    2- Evtadı Erbaa (dört kazık): Bunların üç kişi olduğu da söylenir. Zama­nın kutbu ölünce onlardan biri onun yerine geçer. Bilgileri Kutbu'1-Aktab'tan bir feyizdir. Bunlar ölecek olursa, bütün alem bozulur.

    3- Ebdal (bedeller): Bedel, velisi göçmüş olan bölge ruhlarının toplandığı ruhani bir hakikattir. Sayılan kırktır. Yirmi ikisi Şam'da, onsekizi İrak'ta­dır. (Diğerleri herhalde kayıplara karışmış)

    4- Nuceba' (Soylular): Bunlar Ebdal'dan aşağıdırlar. Yerleri Mısırdır. İş­leri yaratıkların yüklerini taşımaktır. Yetmiş kişidirler.

    5- Nukeba' (Başkanlar): Sayılarının üçyüz veya beşyüz olduğu söylenir. Görevleri, yerin altındaki gizlilikleri ortaya çıkarmaktır. (Ebdal ile ilgili hadis sahih değildir. M. Nasıruddin el-Elbani, Silsiletu'l-Ehadisi'z-Zaifla, C.2 hadis no:936; Zaifu'l-Camii's-Sagir ve Zıyadetuhu el-Fethu'l-Kebir, s, 355, hadis nu.2269)


    Tasavvufçularm hayalleri ve gülünç hurafeleriyle uydurdukları masal ülkesinin hiyerarşisi bunlardır. İnsanları arzularına ram etmek, Allah'tan korkar gibi kendilerinden korkmak ve bütün arzularına boyun eğdirmek, kulların kaderlerinde ve ruhlarında tasarruf yetkileri olduğunu telkin et­mek için uydurdukları masal ülkesi budur.
    Yaşayanların iman ve nzıklarını çalmak, ölenlerin de kefenlerini soymak için tasavvufçularm Allah'ın ege­menliğine ve birliğine karşı ortaya attıkları hayal ülkesi budur. Bütün bu işleri tasavvuf bürokratları yaptığına, insanların ruhları, nzıkları, ecelleri, kaderleri ve hayatları üzerinde bu şekilde tasarruf ettiklerine göre, acaba Allah'a, peygamberlere ve meleklerine ne kalmış olur? Başka bir ifade ile, Allah'a, peygamberlere ve meleklere ne ihtiyaç kalır. (Cevahiru'l-Maani,1/93)Allah, zalimlerin uydurduklarından munezzehtir. Yerlerin ve göklerin mülkü ve hakimiyeti O'nundur.

    Bu masalı bir de Molla Cami'den dinleyelim.
    Bilindiği gibi Molla Cami, nerede bir batını varsa, hepsini veli olarak ilan etmiş ve Nefahatu'1-Uns Min Hadarati'l-Kuds kitabına almıştır.
    Günümüz harfleriyle de Türkçe tercü­mesi olduğu için bir nevi el kitaplarından olmuştur. Tasavvufun meşhurla­rından biri olarak bu masalı bir de ondan dinleyelim:

    "Şeyh Muhyiddin Arabi'den şöyle nakledilmiştir:
    Hakikatta Hz. Muhammed'in kutubları iki türlüdür. Biri peygamberimizin bi'setinden önce olanlardır. Bunlar sayıları üçyüz onüç tane ofan peygamberlerdir. Diğeri bi'setten sonra gelenlerdir. Bunlar kı­yamet gününe kadar oniki kutubdur. Yani oniki menzil üzerine deveran ederler. Her biri bîr peygamberin izi üzerindedir. Bir bölgede veya bir tarafta, yedi bölgedeki ebdal gibi, insanfardan bir topluluğun işi bir kutba havale edilmiştir. Zira her iklimde bir bedel vardır. O da iklimin kutbudur. Bunlar dört evtad gibidirler. Onlarla Allah doğuyu, batıyı, kuzeyi, güneyi muhafaza ediyor. Halkı mü'min veya kafir her memlekelin bir kutbu olduğu gibi, Allah velilerinden biri ile o memleketi muhafaza eder. Yine makam sahiplerinden her birinin bir kutbu vardır ve o onların zamanında işlerin merkezi olmuştur. Onlara Kutbu'i-Arifin, Kutbu'l-Muhibbin, Kutbu'1-Mutevekkifin, Kutbu'z-Zahidin, Kutbu'l-Abidin denir. Bunlar sadece kendine hasredil­miş değillerdir. Peygamberimizden sonra geleceğini söylediğimiz on iki kutup bu ümmetin işierini üzerine almışlardır. (Tasavvufçıılar, her tasavvufçunun azmettiği zaman kutup olabileceğini ve evrende tasarruf sahibi ola­cağını iddia ederler. Bu konuda daha fazla bilgi için Abdulvahhab eş-Şarani, el-Yevakil ve'l-Cevahir, 2/79-83; ibn Arabi, Futuhat-ı Mekkiyye, 2/7, 8, 52, 208. Ayrıca bu sapık inançların eleştirisi, kaynakları ve sonuçları hakkında bilgi için Muhammed Fihr Şakfe, et-Tasavvuf Beyne'l-Hakki ve'l Halk, 89-96; Abdurrahman Abdulhalik, el-Fikru's-Sufi fi Dav'i'l-Kitab ve's-Sunne, 229-247.)

    Nitekim alemdeki cisimlerin yörüngesi on iki tanedir. İbadet için yalnız başına bir tarafa çekilenler bunların dışındadır. Bunlar bir topluluktur ki, kutb dairesinin dışındadırlar. Hızır ve iki Hatem onlar­dandır. Bi'setten evvel peygamberimiz de onlardandı.
    (Sıfatlan sayılmakta ve Allah'a mahsus sıfatlarla do­natılmaktadır. Aynı şekilde diğer kutupların da sıfatları sayılmaktadır.)



    On iki kutup şunlardır:
    1- Hz. Nuh'un izinde olanlar.
    2- Hz. ibra­him'in izinde olanlar.
    3- Hz. Musa'nın izinde olanlar.
    4- Hz. İsa'nın izinde olanlar.
    5-Hz. Davud'un izinde olanlar.
    6- Hz. Süleyman'ın izinde olanlar.
    7- Hz. Eyyub'un izinde olanlar.
    8- Hz. İlyas'ın izinde olanlar.
    9- Hz. Lutun izinde olanlar.
    10- Hz. Hud'un izinde olanlar.
    11- Hz. Salih'in izinde olanlar.
    12- Hz. Şuayb'ın izinde olan­lar.
    (Her birine ait olan sure ve her birinin tasarruf alanları, yetkileri anlatılmakta­dır).

    Futuhat-ı Mekkiyye'de ayrıca Recebiler denilen ehlullah'tan bir zumre anlatılır. Bunlar kırk kişidirler. Ne fazla ne eksik. Recep ayının ilk gününde sanki gökler on­lar üzerine çökmüş gibi bir kenar çekilirler. Asla bir harekete güçleri yoktur. Ne ayak üzerinde durabilirler, ne oturabilirler... Bu taifeden Recep ayında birçok tecel­liler, keşifler ve gayba muttali olmak gibi haller meydana gelir, (ibn Arabi'nin onlar­dan birini gördüğünü, bu Receb'in rafızileri simalarından tanıdığını kaydeder).

    İmamân; iki şahıstır. Biri Gavs (Kutbu'l-Aktab)'ın sağındadır. Nazarları alemi melekutadır. Ona Abdurrab denir. Biri de solundadır. Hazarları alemi melekedir. Ona Abdulmelik denir. Mertebe bakımından bu imam Abdurrab'dan raha faziletlidir. Evtad: Alemin dört rüknünde dört kişidirler. Biri doğudadır ve adı Abdulhay'dır. Biri batıdadır ve adı Abdulalim'dir. Biri kuzeydedir ve adı Abduimürid'dir. Biri de güney­dedir ve adı Abdulkadir'dir.
    (Nefehatu'l-Uns min Hadarati'l-Kııds, 49-55. Bedir Yayınevi, İstanbul 1971, Sadeleştirilip özetlen­miştir)

    (Ondan sonra ebdal, nuceba, nukeba, rukeba ve hususiyetleri, görevleri anlatılır).

    Üçler, yediler, kırklar gibi halk arasıda yaygın olan batıl inancın bu masallara dayandığı anlaşılıyor. Nitekim Hızır'ın kişiliği etrafında Örü­len masallar ve uydurulan hikayeler de bu inançlara dayanmaktadır. Çün­kü gayb ricali, mukaddes ruhlar, nukeba, nuceba, rukeba, evtad, ebdal, aktab, gavs, gavsı a'zam gibi batini şii memleketin kurmayları yahut erkanı toplumun zihinlerine mukaddes inanç olarak sokulmuş ve bir inanç sistemi haline getirilmiştir. Zaten tasavvuf şii-batıniliğin aldatıcı maskesinden iba­ret değil midir?

    Kutup, gavs, ebdal, evtad, gibi tasavvufi çevrelerin dilinde dolaşan bu isimlerin din­den hiçbir delili yoktur. Bunlarla ilgili söylenen şeylerin tümü uydurmadır.
    Bu konu­da İbn Teymiyye şöyle demektedir:
    "Fasıkların ve halktan birçokların dilinde dolaşan Mekke'deki gavs, dört evtad, yedi kutup, kırk ebdal, üç nuceba isimleri ne Allah'ın kitabı Kur'an'da mevcuttur, ne de sahih, hatta ebdal lafzının hamledileceği zayıf bir senedle Rasulullah'dan rivayet edilmiştir.
    (ibn Teymiyye, Mecmuu'l Fetava 11/433, Hz. Ali'ye nisbet edilen ve senetli sahih olmayan bir ri­vayete göre Şam'da kırk ebdal varmış, onlardan biri Ölünce yerine yenisi geçermiş.
    Halbuki rivayet sahih değildir. Mecmuu'l Fetava -11/434. Bu sınıflarla ilgili söylenenlerin sahih olmadığını aynı şekilde Zehebi de belirtmektedir. Mizanu'l-İtidal ,1/ 187)

    "Bu kişilerin Rasulullah'dan sonra olduğu iddia edilirse, iddia sahiplerine şunu sormak gerekir; Bunlar ne zaman var oldular?
    Onların ilki kimdir?
    Kur'an'dan veya altı hadis kitabından hangi delile dayanmaktadırlar?
    İlk üç nesilde bu sınıflar iddia edi­len sayılarda hangi mütevatir icma ile sabit olmuştur ki bunların varlığına inanalım?
    Bilindiği gibi akaid konuları ancak kitap, sünnet ve ümmetin icmaı ile sabit olur. İd­dia sahiplerine "Doğru söylüyorsanız, delilinizi getirin" diyoruz. Bu seri dört çeşit delille ispat etmezlerse, şüphesiz yalancıdırlar ve yalanlanna da inanmıyoruz.

    "Kim yer yüzündekilerin sıkıntılarının giderilmesi ve üzerlerine rahmetin inmesi için ihtiyaçlarını önce üçyüz'e, onlar da yetmiş'e, onlar da kırk'a. onlar da yedi'ye, onlar da dörde, onlar da ğavs'a bildirdiklerini iddia ederse, yalancıdır, dalalettedir, müş­riktir.
    (İbn Teymiyye, Mecmuu'l Fetava; 11/437)

    "Bu mertebeleri iddia edenler bazı yönlerden Rafızileri taklit etmektedirler. Hatta bu sayılar ve bu sıralama bazı yönlerden İsmailiyye ve Nusayriyye'nin Sabık, Tali, Natık, Esas, Cesed gibi Allah'ın bildirmediği tasniflerine benzemektedir.
    (İbn Teymiyye, Mecmuu'l Fetava; 11/437 - 438)


    Rakipsiz En Büyük Kutuptur İbn Arabi

    Aktab, evtad ve ebdal için İbn Arabi, bu nitelikleri saydıktan sonra ha­liyle kendini bu unvanlardan biriyle niteleyecektir. Ne var ki aşağı bir un­vanı yahut küçük bir mertebeyi kendine yakıştıracağını sanmayınız.
    Onun için kendisinden büyük bir kutbun bulunmadığı en büyük kutup olarak ken­dini ilan etmekte ve şöyle demektedir:

    "Bu asırda ubudiyet makamında benim kadar tahakkuk eden birinin olduğunu bil­miyorum. Çünkü Rasulullah'a veraset hükmüyle ubudiyet makamında hedefe ulaş­tım. Allah bu makamı kendisinden bir bağış olarak bana verdi. Onu amel ile elde etmedim, sadece Allah'ın vergisidir.
    (İbn Teymiyye, Mecmuu'l Fetava; 11/437 - 438)

    Görüyorsunuz, ibn Arabi, kendini hiçbir zirvenin boy ölçüşemeyeceği bir zirveyde koşuyor ve herhangi bir kimse kendisinden bu tercihin ve seçimin delil ve belgesini sormaması için bunun kendisine Allah tarafından verildiği yalanını söylüyor.
    Bu şekilde İbn Arabi, şeytanın hasta tasavvuf zihniyetine çizdiği gizli devlet üzerinde taç giymiş bir melek veya hükümdar olarak kendini ilan ediyor. Kendini kutupların kutbu, peygamberin varisi ve bilginlerin bilgim olarak empoze ediyor. Kendisinden sonra gelen ve yolunu izleyen bütün tasavvuf şeyhleri de bu yalanım onaylıyor, kendisine şeyh-i ekber ve hatemu'l-evliya diye niteliyorlar.

    Felsefeyi, eski dinleri ve her döneminde cahiliyye hurafelerini ezberleyip bir sentezini yapan İbn Arabi, bu sapık inançlarım bütün dinler ve inançlar sentezi halinde insanlara sunabilmekte, ona tilkiden daha kurnaz bir usta­lıkla ayet ve hadislerden bir kılıf giydirmektedir. Bu kılıfla bu batıl inanç, cahil müslümanlar arasında velayetin zirvesi ve kutupların kutbu olarak yayılabilmekte, asırlar boyunca batılın simsarları bunun ticaretini yapmaktadır.


    3'ler, 7'ler, 40'lar...

    Tasavvufçular, kendilerine göre velayeti mertebelere ayırmışlardır.
    Ki­mileri bunları gavs-ı azam dedikleri velilerin en büyüğü ile başlatmış, on­dan sonra evtad, aktab, ebdal, nuceba, nukeba, urefa gibi kısımlara ayırmışlardır.
    Kur'an-ı Kerim'den ve Rasulullah'ın sünnetinden az da olsa nasibi bulu­nan bir müslüman bu konuda tasavvufçuların söylediklerinin Allah'ın Kita­bı ve Rasulullah'ın sünetiyle uzaktan yakından bir ilişkisi bulunmadığı, dü­pedüz yalan ve iftira olduğunu anlar. Ama tasavvufçular batın dünyasında gavs, aktab, evtad, ebdal, nuceba, nukeba, urefa gibi isimleri egemen olduğu bir devlet kurmak istemiş ve bu esrarengiz güçlerle insanları boyundurukla­rı altına almaya çalışmışlardır.
    Bu alanda tasavvuf düşüncesini okurken insan, tasavvufçuların bu yol­larla insanları nasıl kul köle edip sömürdüklerim ve esrarengiz hurafe din­lerine onları nasıl soktuklara görünce, hayretler içinde kalır.
    Zira insanlara yerde, gökte ve bütün yaratıklar üzerinde egemenliği esrarengiz devletleri­nin yöneticileri olan bu isimleri elinde olduğunu, onların arzularına boyun eğmeyen insanların velilerinin dünya ve ahirette bedbaht edeceğini telkin etmişlerdir. Halbuki sözünü ettikleri bu veliler bazan hayatta olup okuma yazma bilmeyen koyu cahiller, bazan ölüp gitmiş ve kemikleri çürümüş zalimler, fasıklar, bazan yol kenarlarında geceleyen meczuplar ve bunakln hatta ibadet teklifini kendilerinden kalktığını iddia eden kafirler, bazan hayat boyu su ve sabunla yıkanmayıp güya fakirler için tasarruf yapan murdar ve pis kişilerdir. Bununla beraber bu murdar ve fasık kişilerin gaybı bildikleri, yerde ve göklerde kendilerine gizli hiçbir şeyin bulunmadığı, herze­ye güçlerinin yettiği ve iradelerine karşı kimsenin gelemediğini idida ederler.
    (eş-Şarani, el-Yevakit ve'l-Cevahir, 2/65-66)

    "Kutbu'l-Aktab'lık hizmeti cefilesi, her asırda bir zatı vâlâ-kadir'in uhdesine verilir ve o zat Allah'ın lutfu ile halifetullah olup iki cihanın tasarrufu bizzat kendisine ihsan buyurulur ve dilediği gibi tasarruf eder.
    Gavsu'l-A'zam tabir olunan zatı vala-kadir ise, Kutbu'l-Aktab'a mülazımdır, onun da tasarrufa kudreti varsa da el ve dil uzatmaz ve hiçbir şeye destursuz karışmaz. Kutbu'l-Ûlâ tabir olunan zatı şerif de bütün diğer kutupların evveli demektir.

    Kutbu'l-Aktab, Gavsu'l-A'zam ve Kutbu'l-Ulâ tabir olunan bu üç zat, halk arasında olarak anılan ve tanınan zatlardır.

    Bunlardan başka 7'ler ve 40'lar tabir edilen zatlar da her biri birer kutup olmakla beraber Allah'ın insanıyla Kutbu'l-Aktab'a hizmetçi düşmüşlerdir. Bunlardan her birisi hallerine göre birer yere memurdurlar. Yani Kutbu'l-Ula, Bağdad, Haleb, Şam gibi beldelere mutasarrıf olurlar. Diğer kutuplar da halince birer ve ikişer yere mutasarrıftırlar. Hatta aralarında küffar beldelerine mutasarrıf olanlar da vardır. Ancak bunların tasarrufları Kutbu'l-Akîab'ın emriyledir. Zira Kutbu'l-Aktab'ın iki cihanda tasarruf edemeyeceği hiçbir şey olmaz. Bütün eşyayı ve bütün ehfullahı nefsinde toplamıştır. İki cihanda iyi veya kötü, her ne ki olursa, onun bil­mesi ve dilemesi ve kalbinin onaylamasıyla olur ve memuriyetinin icrasıyla vucud bulur.

    Kutupların tasarrufları, memur bulundukları yerde bizzat bulunmaları demek değil­dir. Kendisi İstanbul'da bulunur ve memuriyeti Hindistan'da olur ama bir anda icra­sına muktedirdir. Onlara göre uzak veya yakın musavidir.
    Bunlardan başka 100'ler, 300'ler, 700'ler ve 1000'ler de vardır. Al­lah tarafından bunlar da Kutbu'l-Aktab'ın ve diğer kutupların hizmetlerine memur­durlar.

    Ayrıca 3000'ler, 7000'lerLER, 10000'LER de vardır.
    Bunların kamil ve mükemmeli olsa bile, tasarruf işlerine karışmazlar ve bunlarla birlikte her asırda riva­yet göre 124 bin veliyullah mevcut bulunur. Kıyamet gününe kadar da bu mevcut hiç eksilmez. Ve tasavvuf ülkesinin bu meçhul ve esrarengiz hiyerarşisi böyle devam eder.
    (Mehmed Nuri Şesııddin en-Nakşibendi, Tam Miftahu'l-Kulub, 47-48, Salah Bilici Kitabevi, istanbul 1976.
    Tasavvuf ülkesinin bu esrarengiz kurmaylarının rütbeleri, özellikleri ve sayıları hakkında hakkında ayrıca Ahmed Ziyaııddin Gümüşhanevi, Veliler ve Tarikatlarda Usul (Camiu'l-Usul). 41-51, ter­cüme, Rahmi Serin, Pamuk Yayınları, İst. 1977, Hace Muhamed Parsa-, Tevhide Giriş, (Faslıı'l- Hitab li Vasli'l-Ahbab tercümesi], 409-417, 568-594. Tercüme: Ali Hüsrevoğlu, Erkam Yayınları, İstanbul, No. 45. İmam Rabbani, Mektııbat, 251; 256, 260, 285, 2İS? nolu mektuplar. Ter. Hüseyin Hilmi Işık, Sönmez Neşriyat, İstanbul 1968.
    Günümüzde Kutupluk (Ricalu'1-Gayb)

    İslam inancında ricalu'1-gayb inancı olmadığı halde tasavvufçular Batınıyye-İsmailiyye fırkasından ve başka batıl dinlerden bu inancı almış ve İs­lam inancı gibi benimseyerek hayatın ve kainatın tasarruf yetkisini ricalu'l gayb dedikleri kişilerin eline vermişlerdir.


    Şimdi tasavvuf hocalığı yapan bir kişiden bu masalı dinleyelim:
    "Abdal, Allah'ın yeryüzünü kendilerine musahhar kıldığı kimselerdir. Onlar alemin intizam sebebidir. İnsanların işlerini tanzim ederler. Abdal 40'ı Şam'da; 30'u di­ğer memleketlerde olmak üzere 70 kişidir.
    (Şam'daki bu 40 kişi herhalde İslam şeriatına ve müslümanlara düşmanlığı, onları toplu halde öldürmesiyie meşhur oları diktatör Hafız Esad'ın emrinde çalışmakla veya ona yardım elmektedirler. Hafız Esad'ın yaptıklarını görüp müslümanların yardımına koşmuyorlarsa; bu kişiler Şamda ne halt ediyorlar!!
    Şam'ın kuzeyinde bulunduğu söylenen Kasyun dağında yüzyirmi üç bin peygamberin bulunduğu, o dağın evliya ve enbiya yatağı olduğu, onun için ışık olmadığı halde geceleyin nur yalımlar halinde parladığı iftirasını da isterseniz Bel'am Muhammed Nazım Kıbrısî (Şeyh Nazım)'ın sohbetlerinden okuyunuz: Tasavvufi Soh­betler, 59)

    Diğer bir rivayete göre Abdal, Gavs, İmaman ve evtad olmak üzere 7 kişiden iba­rettir. İç alemleri Hakka yöneliktir. Vaaz ve nasihatlarıyla insanları ıslaha çalışırlar. Kutb, değirmen taşının miline benzer. Değirmen taşı, milinin çevresinde döndüğü gibi, alem de onun etrafında döner. Her işin, her ülkenin, her yerin bir kutbu" vardır. Asıl kutub, kutbu'l-aktab'dır. Kendisinden yardım dileyene manen yardım elini uzat­tığı için "Gavs" ismi ile de anılmıştır. Bu zat, Muhammedi hakikatin varisidir.
    Kutuptan sonra gelen iki kişiye imaman ismi verilmiştir. Bunlardan birine, sağ ya­nındaki imam (imamı yemin), diğerine sol yanındaki (imamı yesar) derler...
    Bunlardan başka yeryüzünün dört yönünü idare eden ve "Dört direk" (Evtad-1 Er­baa) denen erler vardır. Doğuda olana Abdulhay, batıdakine Abdulalim, kuzeydekine Abdulmurid, güneydekine Abduikadir denilmiştir. Bu topluluğun içinde kadınlar da bulunabilir. Maddelerini manaya, nefislerini ruha, mevhum varlıklarını gerçek varlığa tebdil ettiklerinden abdal diye anılmışlardır. (Ayrıca Nuceba ve nukebayı anlatır).

    Kutup ölünce her dereceye aşağı derecelerdeki biri yükseltilmek ve sonra, veliler­den eksilenin yerine de alttan birini seçip yüceltmek suretiyle bu erenlerin sayıları tamamlanır.
    (Selçuk Eraydın, Tasavvuf ve Tarikatilar, 48-49 Marifet Yayınları , İstanbul 1981)


    Muhammed b. Ali el-Hakîm et-Tirmizî (295/888) tarafından nakledilen hadîs-i serîf :
    Bu ümmetim içinde İbrâhim tabiatı üzere kırk, Mûsâ tabiatı üzere yedi, Îsâ tabiatı üzere üç, Muhammed (a.s.) tabiatı üzere bir kişi bulunur. Bunlar derecelerine göre halkın efendisi sayılırlar.”
    (İsmâil b. Muhammed el-Aclûnî, Kesfü’l-Hafâ ve Muzîlu’l-İlbâs Ammâ İstehera mine’l-Ehâdîsi alâ Elsineti’n-Nâs, II. baskı, Dâru İhyâi’t-Turâsi’l-Arabî, Beyrut, 1351 H., c. I, s. 24; Ayrıca krs.: Ahmed b. Hanbel, Musned, c. I, s. 112; c. V, s. 322; c. VI, s. 316)


    Hatta abdal hadislerini Musned’inde nakleden Ahmed b. Hanbel, yeryüzünde muhaddislerden başka abdal tanımadığını söylemektedir.
    Ehli Tasavvufa göre Ricâlu’l-gayb olduğu söylenen bâzı kimselere, onları Allâh’a ortak gösterir gibi olağanüstü güçler ve yetkiler atfetmenin İslâm inancıyla bağdaştırılamayacağını söyleyen İbn Teymiyye, bu tür bir anlayışın daha çok hristiyanların ve aşırı Şiî fırkalarının inanış biçimlerini yansıttığını belirtmektedir.
    (Takıyyuddîn Ebu’l-Abbâs Ahmed İbn Teymiyye, Resâil ve Fetâvâ, Tahkîk: Muhammed Resîd Rızâ-Muhammed el-Enver Ahmed el-Baltacı, (5 cilt, 2 mucelled hâlinde) Nesreden: Mektebetu Vehbe, Kahire, 1992, c. I, ss. 88-92.
    İbn Teymiyye, sûfîlerin “ricâlu’l-gayb” dedikleri kisilerin cinlerden ibâret oldugunu söylemektedir. Bk.: Takıyyuddîn Ebu’l-Abbâs Ahmed İbn Teymiyye, Mecmûatu’r-Resâili’l-Kubrâ, Beyrut, 1979, c. I, s. 72)


    İbn Haldun ise, kutub ve ebdâl telakkîsinin (Tasavvufta ebdâl telakkîsi, çesitli müelliflerce az çok farklı sekillerde açıklanmış olsa da bütün tasavvuf zümreleri arasında benimsenmiş ve zamanla aynı mânâda deger kazanan ricâlU’l-gayb anlayısıyla bütünlesmistir) ilk defa Irak sûfîlerinde görüldüğünü ve bu sebeple ricâlu’l-gayb ile ilgili diğer kavramların ortaya çıkışında Şia’nın ve Râfizîliğin etkili olmuş olabileceğini ileri sürmektedir. (İbn Haldun’un bu konudaki görüsleri için bk.: İbn Haldun, Sifâu’s-Sâil (Tasavvufun Mâhiyeti), Terc.: Süleyman Uludag, II. baskı, Dergâh Yay., İstanbul, 1984, ss. 263-265 (“Mukaddime’de Tasavvuf İlmi” bölümü))

    Nitekim İranlı yazarlar, abdal terimini XII. yy.dan îtibâren daha ziyâde heterodoks (Heterodoks: Bir ilâhiyat ve sosyal târih terimi olarak; kabul edilmiş resmî din anlayısına, yâni
    ortodoksluga (sünnîlik) zıt ve aykırı olan bir tür din anlayısını ifâde eden bu kavramın siyâsî, sosyal ve teolojik yönleriyle ilgili bir degerlendirme için bk.: Ahmet Yasar Ocak, Babaîler İsyânı Alevîligin Tarihsel Altyapısı [Babaîler İsyânı], II. baskı, Dergâh Yay., İstanbul, 1996, ss. 77-78) dervişleri tanımlamak için kullanıyorlardı. (Ocak, Babaîler İsyânı, s. 67)

    Tasavvufçular, kendilerine göre velayeti mertebelere ayırmışlardır. Ki­mileri bunları gavs-ı azam dedikleri velilerin en büyüğü ile başlatmış, on­dan sonra evtad, aktab, ebdal, nuceba, nukeba, urefa gibi kısımlara ayırmışlardır.
    Kur'an-ı Kerim'den ve Rasulullah'm sünnetinden az da olsa nasibi bulu­nan bir müslüman bu konuda tasavvufçuların söylediklerinin Allah'ın Kita­bı ve Rasulullah'ın sünetiyle uzaktan yakından bir ilişkisi bulunmadığı, dü­pedüz yalan ve iftira olduğunu anlar. Ama tasavvufçular batm dünyasında gavs, aktab, evtad, ebdal, nuceba, nukeba, urefa gibi isimleri egemen olduğu bir devlet kurmak istemiş ve bu esrarengiz güçlerle insanları boyundurukla­rı altına almaya çalışmışlardır.
    Bu alanda tasavvuf düşüncesini okurken insan, tasavvufçuların bu yol­larla insanları nasıl kul köle edip sömürdüklerim ve esrarengiz hurafe din­lerine onları nasıl soktuklara görünce, hayretler içinde kalır. Zira insanlara yerde, gökte ve bütün yaratıklar üzerinde egemenliği esrarengiz devletleri­nin yöneticileri olan bu isimleri elinde olduğunu, onların arzularına boyun eğmeyen insanların velilerinin dünya ve ahirette bedbaht edeceğini telkin etmişlerdir. Halbuki sözünü ettikleri bu veliler bazan hayatta olup okumayazma bilmeyen koyu cahiller, bazan ölüp gitmiş ve kemikleri çürümüş zalimler, fasıklar, bazan yol kenarlarında geceleyen meczuplar ve bunakln hatta ibadet teklifini kendilerinden kalktığını iddia eden kafirler, bazan hı yat boyu su ve sabunla yıkanmayıp güya fakirler için tasarruf yapan mur dar ve pis kişilerdir. Bununla beraber bu murdar ve fasık kişilerin gaybı bji dikleri, yerde ve göklerde kendilerine gizli hiçbir şeyin bulunmadığı, herze­ye güçlerinin yettiği ve iradelerine karşı kimsenin gelemediğini idida ederler. (eş-Şarani, el-Yevakit ve'l-Cevahir, 2/65-66)


    "Kutbu'l-Aktab'lık hizmeti cefilesi, her asırda bir zatı vâlâ-kadir'in uhdesine verilir ve o zat Allah'ın lutfu ile halifetullah olup iki cihanın tasarrufu bizzat kendisine ihsan buyurulur ve dilediği gibi tasarruf eder.
    Gavsu'l-A'zam tabir olunan zatı vala-kadir ise, Kutbu'l-Aktab'a mulazımdır, onun da tasarrufa kudreti varsa da el ve dil uzatmaz ve hiçbir şeye destursuz karışmaz. Kutbu'l-Ûtâ tabir olunan zatı şerif de bütün diğer kutupların evveli demektir.
    Kutbu'l-Aktab, Gavsu'l-A'zam ve Kutbu'l-Ulâ tabir olunan bu üç zat, halk arasında olarak anılan ve tanınan zatlardır.
    Bunlardan başka "7 'ler" ve "40 'lar" tabir edilen zatlar da her biri birer kutup olmakla beraber Allah'ın insanıyla Kutbu'l-Aktab'a hizmetçi düşmüşlerdir. Bunlardan her birisi hallerine göre birer yere memurdurlar. Yani Kutbu'l-Ula, Bağdad, Haleb, Şam gibi beldelere mutasarrıf olurlar. Diğer kutuplar da halince birer ve ikişer yere mutasarrıftırlar. Hatta aralarında küffar beldelerine mutasarrıf olanlar da vardır. Ancak bunların tasarrufları Kutbu'l-Akîab'ın emriyledir. Zira Kutbu'l-Aktab'ın iki cihanda tasarruf edemeyeceği hiçbir şey olmaz. Bütün eşyayı ve bütün ehfullahı nefsinde toplamıştır. İki cihanda iyi veya kötü, her ne ki olursa, onun bil­mesi ve dilemesi ve kalbinin onaylamasıyla olur ve memuriyetinin icrasıyla vücud bulur.
    Kutupların tasarrufları, memur bulundukları yerde bizzat bulunmaları demek değil­dir. Kendisi İstanbul'dabulunur ve memuriyeti Hindistan'da olur ama bir anda icra­sına muktedirdir. Onlara göre uzak veya yakın müsavidir.
    Bunlardan başka yüzler , 300'ler, 700'ler ve 1000'ler de vardır. Al­lah tarafından bunlar da Kutbu'l-Aktab'ın ve diğer kutupların hizmetlerine memur­durlar.
    Ayrıca 3000'ler, 7000'ler, 10000'ler de vardır. Bunların kamil ve mükemmeli olsa bile, tasarruf işlerine karışmazlar ve bunlarla birlikte her asırda riva­yet göre 124 bin veliyullah mevcut bulunur. Kıyamet gününe kadar da bu mevcut hiç eksilmez.

    (Geniş bilgi için Abdurrahman Abdulhalik, el-Fikru's-Sııl'i fi Dav'il Kilab ve's-Sunne, 229, 241, 247. Kutup inanımın bizzati Rafizilerin inancı olduğuna dair bakınız. İbn Haldun, Mukaddime, 473, Muesseselu'l-A'lemi, Hevrul. İbn Haldun, muteahbtr mutasavvıfların bu inanç ve anlayışlarını tenkid elmetle beraber selellerini savunmakla, gıayb alemini ve geleceği bilme, şatahat ve makamları' gibi durumlarını onaylamakla, fakihlerin ve başka alimlerin onları tenkid etmelerine de karşı çıkmaktadır. Hatta sibirbaz ve cincilerin yaptık­larına benzer olaylar sergileyen tasavvufçuların yaptıklarının keramet olduğunu söylemekte ve savunmak­tadır, lîk/. Mukaddime, 467-475. Muesseselu'l-A'lemi lîeyrul, Şüphe yok ki, iki konularda İbn (İ. Haldun'un söylediklerine katılmamak mümkün değildir)
    Ve tasavvuf ülkesinin bu meçhul ve esrarengiz hiyerarşisi böyle devam eder

    Tasavvufun bid'atlarından olan ricalu'1-gayb ve tasavvufun divanı inan­cını çağdaş tasavvufçulardan dinlemeye devam edelim:
    "Her hafta divanı salihin, tensib edilen bir gecede kurulur. Rasulullah teşrif ederse reis odur. Teşrif etmezlerse, varis-i rasul riyaset eder. Ve ahval-i aleme ait kararlar alınır. Hükümler verilir. Cari hadisatın ekserisi bu hükümlere bağlıdır. (Ali Erol, Hatıratım, 53)
    "Divanı salihinde Rasulullah bulunursa, Arapça konuşulur. Bulunmazsa Süryanice. (Ali Erol, Hatıratım, 61)
    Muhyiddin İbn Arabi kendisini hatemu'l-Evliya ilan ettiği gibi, Ali Erol da şeyhini zamanın kutbu olarak ilan etmektedir.
    Şöyle diyor:
    "Varisi Muhammedi ve sahibi zamanın sonuncusu sadat-ı kiramdan olup bu devlet Türkiye'ye ihsan olunmuştur. İmam Rabbani, Hindistan'da; Şahı Nakşibend ve Mevlana Selahaddin Siracuddin İbn Mevlevi, Buhara'da, son sahibi zaman ise Tür­kiye'de zuhur etmiştir... Irk ve milliyet gözetmeden Hindistan ve Buhara'dan ema­neti kübra, ilahi irade icabı, Türkiye'ye intikal etmiştir. (Ali Erol, Hatıratım, 33)
    Ahmet Hulusi de klasik tasavvuf kitaplarında anlatıldığı şekliyle tasav­vufun divanını ve ricali gayb masalını savunmakta, bunların alemin idaresi ve alem hakkında alman kararlarda söz sahibi olduklarını söylemektedir. Onları karar organı ve icra organı olarak iki smıfa ayırır ve meydana gelen olayların onların onayından geçtiğini belirtir. Divanın işleyiş tarzını da ay­rıntılı olarak anlatır.
    (Ahmerl Hulusi, Din-Bilim Işığında İnsan ve Fiilleri, 359-361 Ferşat Yayınları, İkinci baskı, İstanbul, irs.)

    Bu misalleri başka çağdaş yazarların kitaplarından daha da çoğaltmak mümkündür. Ancak tarikat çevrelerinde ve özellikle tasavvufçular arasında görülen Gavs, Kutup, Baz (Doğan), hatemul evliya gibi isimlerle istigasede bulunma, üçler, yediler, kırklar, aktab ve ebdal gibi isimler bu inancın halk arasında bile ne kadar yaygın olduğunu göstermeye yeterlidir.
    Tarikatçıların şeyhlerine bu isimlerden biriyle seslenmeleri yahut onu bu isimle anmaları çok yaygındır. Bütün bunlar yeni tasavvufçuların eskilerin yolunda olduklarını göstermektedir.



    Yine Şia'nın yerli cürufu olan "Alevi - Bektaşilerde şöyle bir inanç vardır:



    "Hz. Muhammed , birgün ashâb-ı suffa'nın kapısına varmış. onları ziyaret etmek için kapıyı çalmış. İçerden "kimsin" demişler, hazreti Muhammed, "peygamberim" buyurmuş. İçerden, "var, peygamberliğini ümmetine yap; bizim, peygambere ihtiyâcımız yok" denmiş.
    Hazreti peygamber geri dönüp giderken, tanrı’dan tekrar kapıya varması emrini almış. Gene dönüp kapıyı çalmış. “kimsin” denince “rasûlüm” buyurmuş. Bu sefer de, “buraya rasûl sığmaz” denmiş ve gene kapı açılmamış.
    Hazreti peygamber, dönüp giderken tanrı, tekrar dönmesini buyurmuş. Bu sefer “kimsin” sorusuna, “seyyidul – kavm, hâdimul – fukarâyım”, yani, toplumun ulusu, yoksulların hizmetçisiyim demiş. Bunun üzerine kapıyı açmışlar.
    Hazreti peygamber, içeriye girince bakmış ki otuzdokuz kişi var. Siz kimsiniz diye sormuş. “Kırklarız; hepimizin gönlü birdir, birimiz neyse hepiniz odur” demişler.
    Hazreti peygamber bu sözün ısbâtı gerek buyurmuş. Hazreti Ali de içlerindeymiş; fakat hazreti peygamber tanıyamamış. Kırklar, birimizden kan akarsa, kırkımızdan da akar demişler ve hazreti Ali, kolundaki damarı, neşterle yarmış. ondan kan akmaya başlayınca, otuzsekizinin kolundan da kan akmaya başlamış.
    Aynı zamanda tavandan da kan damlamaya koyulmuş. Hazreti peygamber, bunu sorunca, birimiz, dışarıda; bize yiyecek toplamaya çıktı; bu kan, onun kolundan damlıyor demişler. Hazreti Ali’nin kolunu bağlamışlar; öbürlerinden akan kan da durmuş, derken Selmân gelmiş, bir tâne üzüm getirmiş, bu bir tânecik üzümü kırklara paylaştırmasını dileyerek hazreti Muhammed’in önüne koymuş.
    Hazreti Muhammed, nasıl pay edeceğini düşünürken Cebrâil, cennetten tabak getirmiş ve ezmesini söylemiş.
    Muhammed (s.a.v.) üzümü ezmiş, suyla karıştırmış. Kırklar’ın hepsi birer yudum içmiş; hazreti Muhammed de içmiş. Hepsi mest olup semâ’a kalkmış. Hazreti Peygamber, semâ ederken başında sarığı çözülüp yere düşmüş. Kırklar, bu sarığı kırk parçaya bölüp bellerine bağlamışlar, tennûre, yâni libâsı edinmişler."
    (Abdulbâki Gölpınarlı, Yunus Emre, Divan ve risaletü'n-nushiyye, der yayınları, istanbul, 2003)





  2. # ADS
    Circuit advertisement
    Üyelik Tarihi
    Always
    Mesajlar
    Many
     

  3. #2
    Kıdemli Üye ~ EyLüL ~ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Apr 2010
    Mesajlar
    827
    Blog Başlıkları
    8
    Allah'a yalvarırkenonun sevgili kullarını vasıta etmekle gurur duyarım tıpkı istediğim yere vasıtayla gittiğim gibi Evliyaullah peygamber varisleridir.Ama bununda vasıfları vardır.Tasavvufu anlamak için yok olmak gerekir buda nefse zor gelir.Herşey ilimden geçer biz ilimden geçemeyiz.





  4. #3
    Yalnız Kurt ugur_ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Dec 2005
    Bulunduğu Yer
    istanbul
    Mesajlar
    575
    kardeş paylaşım fena değil ama eksıklıklere var sankı en buyuk eksıklık te kanaatımce şudur ki ;
    'BİZLER NAMAZ KILARKEN ELLERİMİZİ İNDİREREK Mİ KILSAK YOKSA GÖBEĞİMİZE Mİ KOYSAK DİYE KAVGAYA TUTUŞURKEN,ZALİMLER BU KOLLARI NASIL KESSEK DİYE DÜŞÜNÜYOR.'' İMAM HUMEYNİ


    bırakalım şımdılık bu meseleler ehıllerıne kalsın ıbnı teymıyyeden alıntılar yapmışsın ıbnı arabıye degınmıssın nerelerden nerelere gelmişsin tavsıyem araştırma bu şekılde olmamalı her yönden meseleye bak araştır gunumuzdekı durumu tarıhı seyrı daha ıyı ıncele abdullah büyük der ki;
    dinimiz bir
    allahımız bir
    peygamberimiz bir
    kitabımız bir
    iki olan bir şey yok devir bu tıp yazıları paylaşma devrı değil devir ümmetin içinden bir fert olduğumuzu anlama buna göre hareket etme ve allahın kelamını her yere ulaştırma devrıdır gayrte bızden tevfık allahtan unutma bızler teblığle memuruz
    allaha emanet




  5. #4
    Alışıyorum
    Üyelik Tarihi
    May 2009
    Bulunduğu Yer
    istanbul
    Mesajlar
    37
    selamun aleykum kardeşlerim


    ...........Ebdâl varmı dır? Kimlerdir?


    Abdullah İbn Ömer (radıyallahu anh)’den naklen Rasulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:
    إن لله عز وجل خلقا خلقهم لحوائج الناس يفزع اليهم الناس فى حوائجهم اولئك الآمنون من عذاب الله تعالى

    “Muhakkak Allah, insanların ihtiyaçları için kendile­rine müracaat edecekleri insanlar yaratmıştır. İşte onlar Allah’ın azabından emin olanlardır.”[1]

    Abdullah b. Züreyr el-Gâfikî’nin Hz. Ali’den rivâyet etti­ğine göre Rasûlüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

    “Şamlılar’a lânet okumayınız çünkü içlerinde ebdâl vardır. Sadece zulümlerine lânet okuyunuz”.

    Hâkim hadisin isnadının sahih olduğunu söylemiş, Zehebî de bu hükme katılmıştır.[2] Suyuti de hadisi risalesine almıştır.[3]

    Şurayh b. Ubeyd anlatıyor: Hz. Ali (radıyallahu anh) Irak’ta iken ya­nında Şam ehlinden bahsedildi ve

    “Ey mü­minlerin emiri! Onlara lânet oku, denildi. Hz. Ali: Hayır! Ben Hazret-i Peygamber’in şöyle buyurduğunu işittim:

    “Ebdâllar Şam’da bulunurlar. Onlar kırk kişidirler, on­lardan biri ölürse Allah (Celle Celalühü) onun yerine bir baş­kasını getirir.

    Onların sebebi ile yağmura kavuşulur ve düşmana karşı yardım gelir. Şam ehlinden azap onların sebebi ile kaldırılır.”

    Şurayh’dan başka bir rivâyet de bu son kısım “yer ehlinden belâ ve boğulma onlar sebebi ile kaldırılır” şeklindedir.

    Ahmed bin Hanbel, Şurayh bin Ubeyd’den (Müsned 1. 112) Benzeri

    Abdurrezzak, Musannef, XI, 249 (hadis no: 20455) Suyûtî hadisi hasen kabul etmiştir.

    Suyûtî, el-Câmiu’s-Sağir, 1, 470,(h. no: 30035)’de bu ha­dis için

    İbn Teymiyye’nin talebesi İbn Kayyım bu hu­susta sahihe en yakın olan rivâyet Ahmet bin Hanbel’in Şurayh b. Ubeyd’den munkatı olarak yaptığı rivâyet oldu­ğunu söylemiştir.[4]


    Aclûnî: Ricâlü’l gaybla ilgili hadislerin tariklerinin çok ol­ması sebebiyle kuvvet kazandığını ve bunların mevzu olmaması gerektiğini savunmuştur.[5]

    Kettânî bu rivâyetlerin tariklerinin çokluğu nedeniyle manevî mütevâtir derece­sine çıktığını belirtmiştir.[6]


    İbnu’l-Cevzî (597/1201), konuyla ilgili rivâyetlerin, bir ayırım yapmaksızın “uydurma” olduklarını söylerken, [7]


    İbn Teymiyye (728/1328), “ebdâl” kelimesinin seleften nakle­dildiğinin altını çizerek,

    Ebdâl kırk kişidir ve Şam’da bulunurlar” şeklinde Ahmed b. Hanbel (241/856)’in rivâyet et­tiği Ali (Radıyallahu Anh) hadisi [8] için “munkatı” hük­münü vermiştir. [9]


    İbn Kayyim (751/1350) de, “ebdâl, aktâb, nukabâ, nucebâ, ğavs ve evtâd” gibi kelimelerin geçtiği hadislerin, hepsinin isnadlarının “bâtıl” olduklarını söyledikten sonra,

    bu konuda en kuvvetli haberin, yine

    İbn Teymiyye’nin de belirttiği gibi Amr b. Ubeyd aracılığı ile Hz. Ali’den rivâyet edilen Ahmed b. Hanbel hadisi oldu­ğuna [10] dikkat çekmiştir.


    Aynı haberle ilgili olarak bu değerlendirmeye katılan hadisçiler arasında İbn’us-Salâh ve Sehâvî gibi bilginler de [11] bulunmaktadır.

    Ne var ki İbnu’s-Salâh “Nucebâ, nukabâ, udebâ” gibi kavramların bilahare tarikat şeyhleri tarafından ortaya atıldığı [12] kanaatındadır.

    Ancak birçok hadisçi, özellikle “ebdâl” hadislerinin ta­riklerinin bolluğu noktasından da hareketle “uydurma” değil, “zayıf” olduklarını [13] dile getirmiştir.

    Bu hususu te­yit eden delillerin başında, Buhârî (256/870), Ahmed b. Hanbel (241/856), Yezid b. Harun (206/821), Şafiî (204/819) ve Ebû Hâtim er-Râzî (277/890) gibi, ilk dönemlerde yaşa­mış ve rivâyet ilimleri yönünden güçlü birçok hadisçi ve âlimin beyanları gelmektedir.

    Nitekim Buhârî ve Şâfii’den “Falan kişi ebdâldendir” şeklinde sözler nakledilmiştir.


    Yine Yezid b. Hârun, “ebdal”in “hadisçiler” olduğunu söylerken,

    Ahmed b. Hanbel, “Onlar hadisçiler değilse, kimler?” diye sormuştur. [14]

    Yine Ebû Hâtim er-Râzî, Abdurrezzâk b. Ömer ed-Dımeşkî hakkında, (يعد من الابدال = Ebdâlden ka­bul edilir) ifâdesini kullanmıştır. [15]


    Katâde de (118/736), Hasan el-Basrî’nin ebdâlden olduğunu söylemiştir. [16]


    Sonuçta İbnu’l-Cevzî dışında, hadis tenkidinde çok sıkı ölçüleriyle tanınanlar da dahil, hemen bütün ilim ehli, “ebdâl”’in varlığı konusuyla ilgili haberlerin “mevzû” oldu­ğunu söylememişlerdir.


    Ebdâllar ile ilgili birçok hadisi zayıf kabul edilse dahi on­ların var olduğuna görüşü ile amel edilir.

    Çünkü bu hadislerde haramlığın ispatı veya haram olan bir şeyin helal olduğu olma ihtimali olan bir şeyin helalliğini ispat­lama gibi bir mesele yoktur.

    Farz, Vacip mevzusu da değil­dir. Böylece bu hadislerle zayıf dahi olsa amel edilir.
    Yine Peygamberimiz şöyle buyuruyor:

    عن عتبة بن غزوان رضى الله عنه عن النبى صلى الله عليه وسلم قال: اذا اضل احدكم شيئا او اراد احدكم عونا وهو بارض ليس بها انيس فليقل: يا عباد الله اغيثونى يا عباد الله اغيثونى فان لله عبادا لا نراهم.

    “Sizden birisi kimsesiz bir yerdeyken bir şey kaybetti­ğinde ve yardım murat ettiği vakit “Ey Allah (Celle Celalühü)ın kulları bana yardım edin” desin. Zira Allah (Celle Celalühü)ın göremeyeceğiniz kulları vardır.” [17]

    Bunu Taberânî rivâyet eder. Ve râvîleri güvenilir ka­bul edilmiştir.

    Ancak bazılarında bir zayıflık vardır. Şu kadar vardır ki Yezid Utbeye yetişmemiştir. (Yani râvîler sika kabul edilmekle beraber, içlerindeki birinde biraz zayıflık görül­müş dolayısıyla bu râvî Hasen-ul hadisdir.

    Diğer yandan munkatı’dır. Bu Hanefî usulcülerine göre zarar vermez.
    Ancak benzer hadisi sahih kabul etmişlerdir ki o da şu hadistir:
    عن ابن عباس رضى الله عنهما ان النبى صلى الله عليه وسلم قال: ان لله ملائكة فى الارض سوى الحفظة، يكتبون ما يسقط من ورق الشجر، فاذا اصاب احدكم عرجة بارض فلاة فليناد: يا عباد الله! اغيثوا"

    İbn Abbas merfu olarak şöyle rivâyet etmiştir: Resûlüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

    Allah’ın (Celle Celalühü) yer yüzünde hafaza melek­leri dışında melek­ler vardır. Bunlar ağaçtan düşen yaprak­ları yazarlar. Sizden birisi çölde yolunu kaybederse “Ey Allah’ın kulları bana yardım edin” diye bağırsın.[18]

    Ubade bin es-Sâmit’in (Radıyallahu Anh) rivâyetine göre Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) veliler hakkında:

    “Yeryüzü onlarla durur, onlar sebebiyle size yağmur yağdırılıyor ve onlar hürmetine yardım olunuyorsunuz,” buyurmuştur.[19]

    [1] Taberânî’nin “Kebir”inden, Ebû Nuaym ve Kazi’den naklolunmuştur. Hadis Hasen mertebesindedir.

    [2] Hâkim, Müstedrek. IV. 553

    [3] Suyuti el-Câmiu’s-Sağir II. Cilt s.457

    [4] İbn Kayyım, el-Menâru’l-Münif, s.136

    [5] Aclûnî, I-25 İsmail Bin Muhammed Keşfu’l Hafa ve Muzilu’l-İlbas I-11 Beyrut 1351

    [6] Ketlani Nazmu’l Mutenasir Mînel- Hadisi’l Mutevâtır, s.232 Beyrut

    [7] İbnu’l-Cevzî, el-Mevdûât, III, 162.

    [8] Ahmed, Müsned, II, 112; Hâkim Tirmizî, Nevâdir, II, 200, 201.

    [9] İbn Teymiyye, Mecmûu’l-Fetâvâ, XI, 167.

    [10] İbn Kayyim, el-Menâr, 136.

    [11] İbnu’s-Salâh, Fetâvâ İbn’s-Salâh, 23; Sehâvî, el-Mekâsıd, 9

    [12] İbnu’s-Salâh, Fetâvâ İbn’s-Salâh, 23

    [13] Sehâvî, el-Mekâsıd, 8, 9; İbn Deybâ; Temyiz, 4; Beyrûtî, Esne’l-Metâlib, 145, (no: 423); Aclûnî, Keşf, I,25-28; Cârullâh es-Sa’diyyi’l-Yemenî, 15; Elbânî, Daîfu’l-Câmî, 334 (no: 2265, 2266); ed-Daîfe, III, 57.

    [14] Hatîb, Şerefu Ashâbı’l-Hadîs, 49, 50; Sehâvî, el-Mekâsıd, 10; Suyûtî, el-Haberu’d-Dâl, II, 471; İbn Tulûn, eş-Şezrâ, I, 24; Fettenî, Tezkira, 83.

    [15] Zehebî, Mizân, II, 609

    [16] İsmâil Çetin, Mesâfu’l-Ulemâ el-Etkıyâ el-Ahbâr el-Ahyâr fi’t-Tevhid ve’t-Tevekkül ve’t-Tevessül bi’l-Enbiyâ ve’l-Evliyâ el-Ebrâr, 223.

    [17] Taberânî, el-Mu’cemu’l-Kebîr, no: 290, 17/117. Heysemî, Mecma’u’z-Zevâid, no: 17103, 10/188.

    [18] İbn Hacer el-Askalâni, Muhtasar-u Zevâidi’l-Bezzâr, No: 2128, 2/420. Heysemî ricalinin sika olduğunu belirtir. Heysemî Mecmau’z- Zevaid X 132, Sehevi, İbtihac, s: 38.

    [19] Ali el-Muttaki, Kenzu-l Umm X11/190 Hadis no: 36613




  6. #5
    Alışıyorum
    Üyelik Tarihi
    Aug 2010
    Mesajlar
    99
    İbn Teymiyye (728/1328), “ebdâl” kelimesinin seleften nakle­dildiğinin altını çizerek,

    Ebdâl kırk kişidir ve Şam’da bulunurlar” şeklinde Ahmed b. Hanbel (241/856)’in rivâyet et­tiği Ali (Radıyallahu Anh) hadisi
    [8] için “munkatı” hük­münü vermiştir. [9]



    İbn Kayyim (751/1350) de, “ebdâl, aktâb, nukabâ, nucebâ, ğavs ve evtâd” gibi kelimelerin geçtiği hadislerin, hepsinin isnadlarının “bâtıl” olduklarını söyledikten sonra,

    bu konuda en kuvvetli haberin, yine

    İbn Teymiyye’nin de belirttiği gibi Amr b. Ubeyd aracılığı ile Hz. Ali’den rivâyet edilen Ahmed b. Hanbel hadisi oldu­ğuna [10] dikkat çekmiştir.
    ibni teymiyyenin görüşlerini iyi okuyun
    Kutup, gavs, ebdal, evtad, gibi tasavvufi çevrelerin dilinde dolaşan bu isimlerin din­den hiçbir delili yoktur. Bunlarla ilgili söylenen şeylerin tümü uydurmadır.
    Bu konu­da İbn Teymiyye şöyle demektedir:

    "Fasıkların ve halktan birçokların dilinde dolaşan Mekke'deki gavs, dört evtad, yedi kutup, kırk ebdal, üç nuceba isimleri ne Allah'ın kitabı Kur'an'da mevcuttur, ne de sahih, hatta ebdal lafzının hamledileceği zayıf bir senedle Rasulullah'dan rivayet edilmiştir.
    (ibn Teymiyye, Mecmuu'l Fetava 11/433, Hz. Ali'ye nisbet edilen ve senetli sahih olmayan bir ri­vayete göre Şam'da kırk ebdal varmış, onlardan biri Ölünce yerine yenisi geçermiş.
    Halbuki rivayet sahih değildir. Mecmuu'l Fetava -11/434. Bu sınıflarla ilgili söylenenlerin sahih olmadığını aynı şekilde Zehebi de belirtmektedir. Mizanu'l-İtidal ,1/ 187)

    "Bu kişilerin Rasulullah'dan sonra olduğu iddia edilirse, iddia sahiplerine şunu sormak gerekir; Bunlar ne zaman var oldular?

    Onların ilki kimdir?
    Kur'an'dan veya altı hadis kitabından hangi delile dayanmaktadırlar?
    İlk üç nesilde bu sınıflar iddia edi­len sayılarda hangi mütevatir icma ile sabit olmuştur ki bunların varlığına inanalım?
    Bilindiği gibi akaid konuları ancak kitap, sünnet ve ümmetin icmaı ile sabit olur. İd­dia sahiplerine "Doğru söylüyorsanız, delilinizi getirin" diyoruz. Bu seri dört çeşit delille ispat etmezlerse, şüphesiz yalancıdırlar ve yalanlanna da inanmıyoruz.

    "Kim yer yüzündekilerin sıkıntılarının giderilmesi ve üzerlerine rahmetin inmesi için ihtiyaçlarını önce üçyüz'e, onlar da yetmiş'e, onlar da kırk'a. onlar da yedi'ye, onlar da dörde, onlar da ğavs'a bildirdiklerini iddia ederse, yalancıdır, dalalettedir, müş­riktir.
    (İbn Teymiyye, Mecmuu'l Fetava; 11/437)

    "Bu mertebeleri iddia edenler bazı yönlerden Rafızileri taklit etmektedirler. Hatta bu sayılar ve bu sıralama bazı yönlerden İsmailiyye ve Nusayriyye'nin Sabık, Tali, Natık, Esas, Cesed gibi Allah'ın bildirmediği tasniflerine benzemektedir.
    (İbn Teymiyye, Mecmuu'l Fetava; 11/437 - 438)




  7. #6
    Alışıyorum
    Üyelik Tarihi
    May 2009
    Bulunduğu Yer
    istanbul
    Mesajlar
    37

    Abdallar vardır

    SELAMUN ALEYKUM KARDESLERİM

    EPEY ZAMANDIR YOKTUM ÖZÜR CEVABI ŞİMDİ YAZIYOM

    SABIR EHLİ ŞÖYLE DEMİŞTİ



    Kod:
    "Bu kişilerin Rasulullah'dan sonra olduğu iddia edilirse, iddia sahiplerine şunu sormak gerekir; Bunlar ne zaman var oldular?
     
     
    Onların ilki kimdir? 
     
    Kur'an'dan veya altı hadis kitabından hangi delile dayanmaktadırlar? 
     
     
    İlk üç nesilde bu sınıflar iddia edi­len sayılarda hangi mütevatir icma ile sabit olmuştur ki bunların varlığına inanalım? 
     
    Bilindiği gibi akaid konuları ancak kitap, sünnet ve ümmetin icmaı ile sabit olur. İd­dia sahiplerine "Doğru söylüyorsanız, delilinizi getirin" diyoruz. 
    Bu seri dört çeşit delille ispat etmezlerse, şüphesiz 
     
    yalancıdırlar ve yalanlanna da inanmıyoruz.


    CEVABIMIZ


    Tipik selefilerin vahhabilerin kıvrmalarından birini yapıyo sabır ehli

    selefiler , vahhabilerin kıvırma ve suyun üstüne cıkma metotlarından bazılarını yazım


    SONRA SABIR EHLİNİN YAZISINA CEVAB VERİM

    AŞAĞIDA SELEFİLER HAKKINDA İDDİALARIMA TEK TEK ÖRNEK VERİCEM



    1..cumhur alimleri bunu caiz görmez derler . sorsan kim bu cumhur dediğin

    teymiyye muhammed abdulvahhab elbani saysan 5 geçmez zaten geçmiş diğer alimlerin tümünü kafir kabul ettikleri için onları cumhurdan saymazlar


    2... mesheb imamlarından delil getirdiğin zaman cevab veremiyorlarsa

    imamın sözünü deyiştirirler. ilmi olmıyanları kandırırlar . ALLAH ı ve alimleri asla

    kandıramazlar


    ..........ÖRNEK VERELİM



    Bu Firka bütün Ulemalarda oldugu gibi Imam Safii Rahimullah hazretlerinin sözündede degisiklik yapmislardir.

    Neo Selefiyye ve Vehabiyye Firkasi Imam Safii Rahimullah hazretlerinin söyle dedigini iddia ederler :


    ''Sabah Tasavvuf'a giren, Ögleye Deli olmadan cikmaz.''


    Bu itham cok agir bir ithamdir. Hem Imam Safii hazretlerine hem bütün Ehli Sünnet Cel Cemaat'e.


    Simdi gelelim bu Sözün aslina. Imam Safii söyle der :


    حدثنا محمد بن عبد الرحمن حدثني أبو الحسن بن القتات, حدثنا محمد بن أبي يحيى, حدثنا يونس بن عبد الأعلى, قال: سمعت الشافعي يقول: لولا أن رجلا عاقلا تصوف لم يأت الظهر حتى يصير أح


    Ebu Nu'aym ''Hilyat al Avliya'' isimli Risalesinde


    Imam Safii Rahimullah hazretlerinin söyle dedigini nakleder :



    ''Kim ki Sabahleyn Tasavvuf'a GIRMEZ ise, Ögleye ancak DELI olarak cikar''
    Abu Nu'aym bunu Muhammad ibn Abd al-Rahmân ibn al-Fadl,oda bunu Abu al-Hasan [Ahmad ibn Muhammad ibn al-Harith] ibn al-Qattât [al-Misrî], oda bunu Muhammad ibn Abi Yahyâ, oda bunu Imam Yunus ibn `Abdal-Ala'dan rivayet etmislerdir. Rivayet Silsilesi budur.




    Imam Acluni Rahimullah Imam Safii Rahimullah hazretlerinin söyle dedigini nakleder :

    حببإليمندنياكمثلاث: تركالتكلف, وعشرةالخلقبالتلطف, والاقتداءبطريقأهلالتص




    Dünyada bana üc şeyi sevdirdiler. Degiştirmeyi terk, Insanlara güler yüzlü ve iyi muamele ve Tasavvuf Yolunda ilerleme.


    [Kaşful Hafa va Mzil al albas / Cild 1 / Sayfa 341 / No: 1089]




    Imam Safii hazretlerinin ''Hem Fakih Hem Sufi ol, sadece birisini yapma....'' sözünün arapcasinin tamami :


    فقيهاوصوفيافكنليسواحدافإنيوحقاللهإياكأنصح

    فذلكقاسلميذققلبهتقىوهذاجهولكيفذوالجهليصلح



    İbn Teymiye, İktidau's-Sırati'l-Mustakim Muhalefete Ashabi'l- Cahiym (s. 182)'de şunları söylemektedir:

    Bizatihi Şafiî'den “Kabirde Kur’ân okuma hakkında herhangi bir söz söylediği

    bilinmemektedir.


    BİLİNİYO KARDESİM BİLİNİYOOO



    hemde bunu diyen kim ibn teymiyyenin talebesi ibn kayyım



    İbn Kayyım el Cevziyye (Ruh kitabının sayfa 19’)da Ha-san b. Sabbah Zaferani der ki:

    İmâm Şafi’ye sor-dum. O da: “Kabirde Kur’ân okumanın hiçbir sakın-cası yoktur”,

    sözünü naklediyor. Ayrıca Nevevî, İmâm Şafi’nin şu sözlerini naklediyor: “Mezarın başında Kur’ân-dan âyet ve sûreler okumak müstehabdır”.[1]

    [1]
    Nevevî Riyazu’s-Salihin s.293



    Onun için onların her söylediğine inanmayın




    2.ÖRNEK



    Ebû Hanîfe’nin teves­sülü kabul etmediğini söylüyorlar.


    Ama hürmetine veya hatırına” şeklindeki teves­sülü inkar ettiğini söylüyorlar




    .......CEVAB

    “hürmetine veya hatırına” şeklindeki teves­sülü inkar ettiğine dair

    Mezhebinden hiçbir kimse İmâm Azam’dan böyle bir haber nakletmemiştir.


    Ebû Hanîfe “Hakkı için” yapı­lan duâyı kerih görür. Doğrudur.

    Ebû Hanîfe bu sözünü kişinin yaptığı iyi bir işten dolayı Allah (celle celâluhu) o ki­şiye sevap vermeye mecburdur, düşüncesinde olan Mute­zile’nin önünü kesmek için sedd-i zerîa kabilinden söylemiş­tir.


    Hanefî âlimlerin­den ve muhaddislerinden İmam Aliyyü’l Kârî, bu mekruhluğun hakk sözüne vaciplik (mecbûriyet) mânâsı yüklendiği takdirde olacağını, zira vaciplik veya mecburi­yet mânâsında kimsenin,
    Allah (celle celâluhu) üzerinde hakkı olmadığını, ancak hürmek ve tazîm mânâsında kullanıl­dığı zaman bunun tevessül babından olacağını, Allah’ın (c.c.)

    O’na varmaya vesile arayın” buyurdu­ğunu ve bunu el-Hısnu’l-Hasîn’de de yazdığına göre duâ­nın âdaplarından kabul edildiğini ve bu hususta yukarı­daki hadisin geldiğini söylüyor. [1]

    Bazı alimler, Peygamber hakkı için veya ölü veya diri bir Velî hakkı için dua etmek tahrimen mekruhdur şeklinde ictihad etmişlerdir. Çünkü, kimsenin Allahü teâlâ üzerinde hakkı yokdur.

    Burada yazılı olandan anlaşılıyor ki, böyle dua etmek,

    (Yâ Rabbî, onlara vermiş olduğun hak için) niyyeti ile câiz olur. Çünkü,

    (Üzerimize hak oldu ki, mü’minlere yardım ederiz)dir. Rum sûresinin 47.


    merhamet ve ihsân ederek, sevdiklerine haklar verdiğini göstermekdedir. ……..


    Yine Hanefî âlimlerinden İbn Âbidîn, Reddü’l-Muh­târ’ında bunu ondan kabullenerek naklediyor. [2]
    Bunlardan da önce, “Falancanın hakkı için” ifâdesi­nin hürmetine demek olduğunu, vâciplik demek olmadığını ve bunun hadislerle sâbit olduğunu, bu ifâdeyi câiz görmeyenlerin vâcibliğe mecbûriyet mânâsı yükledi­ğini, ama burada mânânın bu olmadığını daha önceleri İmâm Sübkî de söylemiştir. [3]

    [1] Aliyyü’l-Kârî, Fethu Bâbi’l-İnâye, 3/30.

    [2] İbn Âbidîn, Reddü’l-Muhtâr, 5/540.

    [3] İmâm Sübkî, Şifâu’s-Sikâm, 138.





    Ahmed b. Hanbelî (ö.241/855) tevessülü kabul ediyor; mezhebinin görüşü de bu yönde­dir. Elbânî’nin Tevesseül adlı eserinin 62. sayfasında Ahmet b. Hanbel’in tevessülü kabul ettiğini yazıyor.

    Ahmed b. Hanbelî mezarlıkta ölüye kuran okunmaz görüşünden vaz geçip ölüye mezarlıkta kuran okunur diye fetvasında

    laf ebeliği yapıp önceki görüşünü savunmaya kalkarlar



    DAHA ÇOK ÖRNEKLER VAR ŞİMDİLİK BU KADAR YAZALIM




    2... mesheb ten delil getirdiğimizde bize ayet hadis getir derler.

    hadis delil getirirsınız bir konuda zora düşünce

    hadisi zayıflatma takdiklerini kullanıp yorum, zan yalanlarla bilmeyen insanlara yontulmuş budanmış çevrilmiş bilgi leri

    doğru diye pazarlama takdiği kullanırlar

    insan lar ın bazıları bilmediği için onların verdiği bilgiye inanırlar




    BİR ÖRNEK VERİM

    SELEFİLERİN ZAMANIN MUHADDİSİ DEDİKLERİ ELBANİDEN



    Mâlik ed-Dâr ın rivayet ettiği : Resulullahın kabrine bir sahabi gelip ya resulullah rabbine dua et rabbim bize yağmur versin .....diye devam eden hadis için


    ELBANİ BU HADİSİN TAHRİÇİNDE ŞÖYLE DİYOR:

    Râvî Mâlik ed-Dâr’ın zabt ve adaleti maruf değil-dir; o meçhul bir râvîdir.





    ............CEVAB



    Bakalım öylemi


    İbn Sa’d, onu şöyle tanıtmaktadır: “Mâlik ed-Dâr, Ömer b. el-Hattab’ın azatlısıdır. Hımyer kabilesinden ve Cüblanlıdır.

    Ebû Bekir ve Ömer’den hadis rivâyet etmiştir. Kendisinden de Ebû Salih es-Semman rivâyette bulunmuş-tur. O maruf idi”.[1]

    İmâm Buhârî, Tarihi Ke-bir’inde onu zikrettiği halde aleyhine bir şey dememiştir.
    İbn Hibban (ö.354/965) onu es-Sikat’ında zikret-mekte ve hak-kında menfi bir söz söylememektedir.

    İbn Hacer ise bunlara ilaveten şu bilgileri vermekte-dir: “Mâlik ed-Dâr diye bilinen zat, Mâlik b. Iyad’dır ve (asr-ı saadet’e) yetişmiştir.

    Muaz ve Ebû Ubeyde’den rivâyet-leri vardır. Kendisinden iki oğlu; Avn ve Abdullah rivâyette bulunmuştur. Buhârî, Târîh’inde[2] Ebû Salih Zekvan tarikiyle Mâlik ed-Dâr’dan Hz. Ömer (Radıyallahu Anh)’ın kıtlık senesin-deki sözünü (muhtasar olarak) rivâyet etmiştir.

    Aynı rivâyeti tafsilatlı olarak İbn Ebî Hayseme de tahric etmiştir…

    İbn Sa’d onu Medineli tabiilerin ilk taba-kası içinde zikretmiştir. Hz. Ömer(Radıyallahu Anh) ve Hz. Osman (Radıyallahu Anh) onu mali iş-lerde görevlendirmiş ve bu yüzden de ona Mâlik ed-Dâr adı verilmiştir.

    Ali İbnu’l-Medini’den rivâyet edildiğine göre o, Hz. Ömer’in haznedarı idi”.[3]

    Ebû Ya’la el-Halili el-Kazvînî de, Mâlik ed-Dâr’ın sika oluşunda ittifak edilen kadim bir tabii olduğunu ve tabii-nin ondan övgüyle bahsettiklerini ifâde etmektedir.


    Hatırlanacağı üzere Elbânî, bahse konu olan rivâyet hak-kında ibn Hacer’in “Ebû Salih es-Semman’ın Mâlik ed-Dâr’dan sahih bir isnad ile…” diyerek kullandığı ifâde-den onun, râvî Mâlik ed-Dâr’ın meçhul olduğuna işâret ettiği şeklinde yorumlamıştı.

    Halbuki İbn Hacer’in Mâlik ed-Dâr’ı tanıtıcı mahiyette verdiği bilgiler, böyle bir yo-ruma mahal bırakmayacak kadar açıktır.

    Şüphesiz İbn Hacer’in söz konusu açıklaması, Elbânî’nin yaptığı yo-rumu anlamsız kılmaktadır.

    Hz. Ömer (Radıyallahu Anh) gibi, rivâyet konusunda tesebbüt ve ihtiyat sa-hibi bir zatın, resmi veya özel mali işlerde onu istihdam et-mesi, râvî Mâlik ed-Dâr’ın zabt ve adaletinin bir göster-gesi sayılmalıdır.

    Bu tesbit bizi Elbânî’nin, Mâlik ed-Dâr hakkında İbn Hacer’in verdiği bi-yografik bilgiyi görmediği veya görmezlik-ten geldiği kana-atine götürmektedir.

    Bu detaylı bilgiden sonra,

    Elbânî’nin Mâlik ed-Dâr hakkında Münzirî (ö.656/1258) ile Hey-semî’den (ö.807/1404) naklettiği, “onu tanımıyorum” sözü-nün artık bir kıymet ifâde etmediği de anlaşılmakta-dır.


    [1] İbn Sa’d, Tabakat, V, 12

    [2] Bkz. Buhârî, et-Tarihu’l-kebir, VII, 304-305

    [3] İbn Hacer, İsabe, Iıı, 484



    .............................DURUM BÖYLE OLUNCA


    YUKARID DAKİ ÖRNEKLERDE DE GÖRDÜĞÜNÜZ GİBİ SELEFİLERİN ZAYIF

    DEDİKLERİ HADİSLER, RAVİLER ASLINDA ÖYLE OLMADIĞI


    ALİMLERİN GÖRÜŞLERİNDEKİ SAPTIRMALARI


    AYETLERİ KENDİ KAFALARINA GÖRE YORUMLAMALARI

    VS GİBİ NEDENLERDEN DOLAYI ONLARI SÖZLERİNE İTİBAR EDİLMEZ
    İNANDIRICI OLABİLİR SÖZLERİ KAFANIZ KARIŞABİLİR


    AMA BU KONULARI İYİ BİLEN MUNAZARA İLMİNE SAHİP BİR ALİME DANIŞTIĞINIZ ZAMAN
    KESİNLİKLE ONLARIN SÖZLERININ YANLIŞ OLDUĞUNU GÖRECEKSİNİZ


    sorun bu zaten munazara ilmine sahib ehlisünnet alimleri internette bu selefilerle munazara etmiyo bunu bilen selefiler bizim gibi cahillerle munazara ediyo

    bir coğumuzda onların bu oyunua geliyoz


    geride gecen hadisin tahriçinde göreceğiniz gibi



    BÜTÜN BUNLARI BİLDİKTEN SONRA



    SABIR EHLİNİN YAZISINA CEVAB VERELİM




    1.....abdalların olduğuna dair ...biz size sahih ama zayıf deliller olduğunu gösterdık



    SİZDE OLMADIKLARINA DAİR ZAYIF VEYA UYDURMA BİR SÖZ SÖYLEYIN


    HADİS VARKEN


    ŞÖYLE DİYEN İBN TEYMİYYE NİN SÖZÜNÜMÜ KABUL EDİCEZ


    1...-Cehennemin fani olacağına ve Cehennemin içerisindeki kâfirlerin azabının sona ereceğini iddia etmesidir.

    2....Ibn-i Kayyim El Cevziyye burada hocası Ibn-i Teymiyye’nin çok feraset sahibi olduğunu anlatıyor ve buna iki misal getiriyor.


    Birincisinde Tatarların Sam’a saldıracaklarını önceden haber veriyor. Ve dediği gibi oluyor. Ama en önemlisi ikinci misal. Burada Ibn-i Teymiyye Tatarların kesinlikle maglub olacaklarını, Müslümanların muzaffer olacaklarını anlatıyor.

    Ve bu konuda 70’den fazla yemin ediyor.

    Ona diyorlar ki : « Insaallâh de ! » O da cevap veriyor : « Tahkik için insaAllâh diyeyim ama buna bağlamıyorum » yani kesin olacağını biliyorum. Ve öğrencisi diyor ki : sonra söyle dedi :

    « Beni zorladıklarında dedim ki : çok konuşmayın, Allâh Levh-i Mahfuz’da onların bu toprakta mağlup olacaklarını yazdı ! ».

    Ve dediği gibi oluyor. Ibn-i Kayyim bu tür ferasetlerin hocasında yağmur kadar çok olduğunu anlatıyor. (6)


    Bu sözü bir Sûfî dese ne der bu azgın selefiler?




    SABIR EHLİ NE DEMİŞTİ



    Kod:
     
    ."Bu kişilerin Rasulullah'dan sonra olduğu iddia edilirse, iddia sahiplerine şunu sormak gerekir; Bunlar ne zaman var oldular?
     
     
    Onların ilki kimdir? 
     
     
    Kur'an'dan veya altı hadis kitabından hangi delile dayanmaktadırlar? 
     
     
    İlk üç nesilde bu sınıflar iddia edi­len sayılarda hangi mütevatir icma ile sabit olmuştur ki bunların varlığına inanalım? 
     
     
    Bilindiği gibi akaid konuları ancak kitap, sünnet ve ümmetin icmaı ile sabit olur. İd­dia sahiplerine "Doğru söylüyorsanız, delilinizi getirin" diyoruz. 
    Bu seri dört çeşit delille ispat etmezlerse, şüphesiz 
     
    yalancıdırlar ve yalanlanna da inanmıyoruz.



    1.......bunlar ne zaman var oldular


    Abdullah b. Züreyr el-Gâfikî’nin Hz. Ali’den rivâyet etti­ğine göre Rasûlüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

    “Şamlılar’a lânet okumayınız çünkü içlerinde ebdâl vardır. Sadece zulümlerine lânet okuyunuz”.

    Hâkim hadisin isnadının sahih olduğunu söylemiş, Zehebî de bu hükme katılmıştır.[1] Suyuti de hadisi risalesine almıştır.[2]
    Şurayh b. Ubeyd anlatıyor:

    Hz. Ali (radıyallahu anh) Irak’ta iken ya­nında Şam ehlinden bahsedildi ve “Ey mü­minlerin emiri! Onlara lânet oku, denildi.

    Hz. Ali: Hayır! Ben Hazret-i Peygamber’in şöyle buyurduğunu işittim:


    “Ebdâllar Şam’da bulunurlar. Onlar kırk kişidirler, on­lardan biri ölürse Allah (Celle Celalühü) onun yerine bir baş­kasını getirir. Onların sebebi ile yağmura kavuşulur ve düşmana karşı yardım gelir. Şam ehlinden azap onların sebebi ile kaldırılır.”

    Şurayh’dan başka bir rivâyet de bu son kısım “yer ehlinden belâ ve boğulma onlar sebebi ile kaldırılır” şeklindedir.

    Ahmed bin Hanbel, Şurayh bin Ubeyd’den (Müsned 1. 112) Benzeri Abdurrezzak, Musannef, XI, 249 (hadis no: 20455) Suyûtî hadisi hasen kabul etmiştir.

    Suyûtî, el-Câmiu’s-Sağir, 1, 470,(h. no: 30035)’de bu ha­dis için

    İbn Teymiyye’nin talebesi İbn Kayyım bu hu­susta sahihe en yakın olan rivâyet Ahmet bin Hanbel’in Şurayh b. Ubeyd’den munkatı olarak yaptığı rivâyet oldu­ğunu söylemiştir.[3]

    Aclûnî: Ricâlü’l gaybla ilgili hadislerin tariklerinin çok ol­ması sebebiyle kuvvet kazandığını ve bunların mevzu olmaması gerektiğini savunmuştur.[4] Kettânî bu rivâyetlerin tariklerinin çokluğu nedeniyle manevî mütevâtir derece­sine çıktığını belirtmiştir.[5]

    [1] Hâkim, Müstedrek. IV. 553

    [2] Suyuti el-Câmiu’s-Sağir II. Cilt s.457

    [3] İbn Kayyım, el-Menâru’l-Münif, s.136

    [4] Aclûnî, I-25 İsmail Bin Muhammed Keşfu’l Hafa ve Muzilu’l-İlbas I-11 Beyrut 1351

    [5] Ketlani Nazmu’l Mutenasir Mînel- Hadisi’l Mutevâtır, s.232 Beyrut






    HZ ALİYE GÖRE O ZAMAN ŞAMDA OLANLAR VARMIŞ


    2......Kur'an'dan veya altı hadis kitabından hangi delile dayanmaktadırlar?


    Bu hususu te­yit eden delillerin başında, Buhârî (256/870), Ahmed b. Hanbel (241/856), Yezid b. Harun (206/821), Şafiî (204/819) ve Ebû Hâtim er-Râzî (277/890) gibi, ilk dönemlerde yaşa­mış ve rivâyet ilimleri yönünden güçlü birçok hadisçi ve âlimin beyanları gelmektedir.

    Nitekim Buhârî ve Şâfii’den “Falan kişi ebdâldendir” şeklinde sözler nakledilmiştir.

    Yine Yezid b. Hârun, “ebdal”in “hadisçiler” olduğunu söylerken, Ahmed b. Hanbel, “Onlar hadisçiler değilse, kimler?” diye sormuştur. [1]

    Yine Ebû Hâtim er-Râzî, Abdurrezzâk b. Ömer ed-Dımeşkî hakkında, (يعد من الابدال = Ebdâlden ka­bul edilir) ifâdesini kullanmıştır. [2] Katâde de (118/736), Hasan el-Basrî’nin ebdâlden olduğunu söylemiştir. [3]

    Sonuçta İbnu’l-Cevzî dışında, hadis tenkidinde çok sıkı ölçüleriyle tanınanlar da dahil, hemen bütün ilim ehli, “ebdâl”’in varlığı konusuyla ilgili haberlerin “mevzû” oldu­ğunu söylememişlerdir.

    Ebdâllar ile ilgili birçok hadisi zayıf kabul edilse dahi on­ların var olduğuna görüşü ile amel edilir. Çünkü bu hadislerde haramlığın ispatı veya haram olan bir şeyin helal olduğu olma ihtimali olan bir şeyin helalliğini ispat­lama gibi bir mesele yoktur. Farz, Vacip mevzusu da değil­dir.

    Böylece bu hadislerle zayıf dahi olsa amel edilir.

    [1] Hatîb, Şerefu Ashâbı’l-Hadîs, 49, 50; Sehâvî, el-Mekâsıd, 10; Suyûtî, el-Haberu’d-Dâl, II, 471; İbn Tulûn, eş-Şezrâ, I, 24; Fettenî, Tezkira, 83.

    [2] Zehebî, Mizân, II, 609

    [3] İsmâil Çetin, Mesâfu’l-Ulemâ el-Etkıyâ el-Ahbâr el-Ahyâr fi’t-Tevhid ve’t-Tevekkül ve’t-Tevessül bi’l-Enbiyâ ve’l-Evliyâ el-Ebrâr, 223.




    2.......İlk üç nesilde bu sınıflar iddia edi­len sayılarda hangi mütevatir icma ile sabit olmuştur ki bunların varlığına inanalım?


    ..............CEVAB


    Bu hususu te­yit eden delillerin başında, Buhârî (256/870), Ahmed b. Hanbel (241/856), Yezid b. Harun (206/821), Şafiî (204/819) ve Ebû Hâtim er-Râzî (277/890) gibi, ilk dönemlerde yaşa­mış ve rivâyet ilimleri yönünden güçlü birçok hadisçi ve âlimin beyanları gelmektedir.
    Nitekim Buhârî ve Şâfii’den “Falan kişi ebdâldendir” şeklinde sözler nakledilmiştir.

    Yine Yezid b. Hârun, “ebdal”in “hadisçiler” olduğunu söylerken, Ahmed b. Hanbel, “Onlar hadisçiler değilse, kimler?” diye sormuştur. [1]

    Yine Ebû Hâtim er-Râzî, Abdurrezzâk b. Ömer ed-Dımeşkî hakkında, (يعد من الابدال = Ebdâlden ka­bul edilir) ifâdesini kullanmıştır. [2]

    Katâde de (118/736), Hasan el-Basrî’nin ebdâlden olduğunu söylemiştir. [3]

    Sonuçta İbnu’l-Cevzî dışında, hadis tenkidinde çok sıkı ölçüleriyle tanınanlar da dahil, hemen bütün ilim ehli, “ebdâl”’in varlığı konusuyla ilgili haberlerin “mevzû” oldu­ğunu söylememişlerdir.

    Ebdâllar ile ilgili birçok hadisi zayıf kabul edilse dahi on­ların var olduğuna görüşü ile amel edilir.

    Çünkü bu hadislerde haramlığın ispatı veya haram olan bir şeyin helal olduğu olma ihtimali olan bir şeyin helalliğini ispat­lama gibi bir mesele yoktur. Farz, Vacip mevzusu da değil­dir.


    Böylece bu hadislerle zayıf dahi olsa amel edilir.

    [1] Hatîb, Şerefu Ashâbı’l-Hadîs, 49, 50; Sehâvî, el-Mekâsıd, 10; Suyûtî, el-Haberu’d-Dâl, II, 471; İbn Tulûn, eş-Şezrâ, I, 24; Fettenî, Tezkira, 83.

    [2] Zehebî, Mizân, II, 609

    [3] İsmâil Çetin, Mesâfu’l-Ulemâ el-Etkıyâ el-Ahbâr el-Ahyâr fi’t-Tevhid ve’t-Tevekkül ve’t-Tevessül bi’l-Enbiyâ ve’l-Evliyâ el-Ebrâr, 223.




    Allah’ın (Celle Celalühü) yer yüzünde hafaza melek­leri dışında melek­ler vardır. Bunlar ağaçtan düşen yaprak­ları yazarlar. Sizden birisi çölde yolunu kaybederse “Ey Allah’ın kulları bana yardım edin” diye bağırsın.[1]

    Ubade bin es-Sâmit’in (Radıyallahu Anh) rivâyetine göre Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) veliler hakkında:

    “Yeryüzü onlarla durur, onlar sebebiyle size yağmur yağdırılıyor ve onlar hürmetine yardım olunuyorsunuz,” buyurmuştur.[2]

    [1] İbn Hacer el-Askalâni, Muhtasar-u Zevâidi’l-Bezzâr, No: 2128, 2/420. Heysemî ricalinin sika olduğunu belirtir. Heysemî Mecmau’z- Zevaid X 132, Sehevi, İbtihac, s: 38.

    [2] Ali el-Muttaki, Kenzu-l Umm X11/190 Hadis no: 36613






    ANLIYANA BU KADAR YETERLİ

    SAYGILARLA




  8. #7
    Alışıyorum
    Üyelik Tarihi
    Aug 2010
    Mesajlar
    99
    Şiilik ve Tasavvuf

    İslâm’ın ilk asrında Araplar arasında tasavvuf diye bir olayın bulunmadığı, böyle bir şeyin ikinci asrın ortalarına doğru başladığı ve ilk temsilcilerinin acemler olduğu bir gerçektir.

    Nitekim İslâm tarihinde tasavvuf akımının bariz temsilcileri olan mesela Kuşeyri, Kelabazi, Suhreverdi, Gazali, Bistami, et-Tûsi, Tebrizi, Celaleddin-i Rûmi ve Muhasibi gibi kişiler de acem (İranlı) olduğu bir vakıadır.



    İLK TASAVVUFÇULAR VE ŞİİLİKLE İLİŞKİLERİ


    Dr. Kâmil Mustafa eş-Şeybî “es-Sılatu Beyne’t-Tasavvuf ve’t-Teşeyyu’” adlı kitabında İslâm’da sofu adını alan ilk üç kişinin Cabir İbn Hayyan, Ebu Haşim el-Kûfî ve Abduk es-Sûfî olduğunu belirtmektedir.

    Cabir İbn Hayyan, Caferi Sadık’ın öğrencisi veya kölesiydi. Şia Cabir İbn Hayyan’ın Şia’nın büyüklerinden ve imam adına konuşan anlamında Bab olduğunu kabul ederler. Şiilikle ilgili kitaplar yazdığını söylerler.

    Zühdde özel bir ekolü olmuştur. İhbaru’l-Ulema bi Ahbari’l-Ulema kitabının yazarı el-Kıftî Cabir İbn Hayyan’ın bir çok felsefi bilgilere sahip bulunduğunu, Haris el-Muhasibi, Sehl İbn Abdullah et-Tusteri gibi tasavvufçuların yolu olan batın ilmi yolundan gittiğini söyler. Bu adam kimya ilminde çok mahirdi.

    İkinci adam olan Ebu Haşim el-Kûfi ise Remle’de tasavvufçular için ilk defa tekke inşa eden kişidir. Rahipler gibi yünden uzun elbise giyer, hıristiyanlar gibi hulul ve ittihadı savunurdu. Ne varki hıristiyanlar hulul ve ittihadı sadece Hz. İsa için kabul ederken Ebu Haşim el-Kûfi bunu kendisi için iddia etmiştir.

    Ebu Haşim’le ilgili söylenenlerden anlaşılıyor ki hakkında haberler azdır. Bununla beraber bu haberler, Cabir İbn Hayyan’a dair haberler kadar yekun oluşturmaktadır. Ebu Haşim, Cafer es-Sadıkın, yani Cabir İbn Hayyan’ın çağdaşıydı.

    Şia onu tasavvufun mucidi (babası) olarak adlandırır. Cafer es-Sadık’ın onun hakkında şöyle dediğini naklederler: “Akidesi gerçekten bozuktur. Tasavvuf adında bir mezhep uydurmuş ve çirkin akidesi için yol yapmıştır.” Tabii ki bu söylenenler, tasavvufun bir Şii’nin eseri olduğunu nefyetmek içindir.

    Üçüncü adam olan Abduk es-Sûfi ise, Kûfe’de kurulmuş yarı Şii yarı tasavvufi bir fırkanın kurucusu olduğu kaydedilmektedir. “Sufiyye” kelimesi Muhasibi ve Hafız’ın eserlerinde bu fırkanın adı olarak kullanılmıştır. Abduk es-Sufi zahid ve münzevi bir kişi olup hicri 210 yılında Bağdad’da ölmüştür. Sofu adı verilen ilk kişi olarak bilinir.


    ŞİİLİKLE TASAVVUFUN ORTAK YÖNLERİ (2)

    Tasavvuf akımlarına ve Şia mezhebinin gerçeklerine vakıf olan bir insan ikisinin yaklaşık olarak aynı kaynaktan kaynaklandığına, neticede aynı gayeyi güttüklerine ve her iki taraf mensuplarının taşıdığı inanç ve hükümlerin genelde ortak olduğuna şahit olur. İşte bunlardan bazıları:

    a- Özel ilimler iddiası:

    Şia’nın diğer müslümanlardan farklı olduğunu iddia ettiği şeylerin başında kendilerine mahsus ve diğer insanlarda bulunmıyan birtakım ilimlere sahip olduklarını söylemeleri gelmektedir. Bu ilimleri bazan Hz. Ali’ye nisbet ederler. Çünkü onlara göre Hz. Ali dinin sırlarına sahiptir ve diğer müslümanlara açmadığı bilgileri Hz. Peygamber ona açmıştır.

    Bazan Hz. Fatıma ve Hz. Ali’nin çocukları imamların ilimlerine sahip olduklarını, bu imamların gaybı bildiklerini, hata ve unutmaktan masum bulunduklarını, İslâm’ı imamların yolu dışında kimsenin anlıyamayacağını, Kur’ân sırlarının ve din hakikatinin sadece imamlarda bulunduğunu iddia ederler.

    Bazan da “Fatıma Kur’ân’ı” adını verdikleri özel bir Kur’ân’a sahip bulunduklarını ve bunun müslümanların elindeki Kur’ân’ın üç katı kadar olduğunu (1), bugün müslümanların elinde bulunan Kur’ân’dan onda bir tek harfin bulunmadığını ileri sürerler. Bazan da bütün ilimlerin içinde yazıldığını iddia ettikleri bir deri olan Cefr’e (2) sahip olduklarını iddia ederler.

    Bazan da sadece kendilerinin sahip olduğu ve başka hiçbir kimsede bulunmıyan dini bilgilere sahip olduklarını iddia ettikleri gibi, Kur’ân âyetlerinin gerçek tefsirine kendilerinin sahip olduklarını söylerler. Hatta yüce Allah’ın Hz. Muhammed’i tenzil (Kur’ân harfleri) ile Hz. Ali’yi de te’vil (yani tefsir) ile gönderdiğini ileri sürerler.

    (3)Tasavvufçular da aynı yolu izlemişlerdir. Başka insanlara karşı övündükleri ve dillerine doladıkları şeylerin başında, ancak kendilerinin muttali oldukları ve tarikata mensup olmıyan başka insanların elde edemiyeceği ledunnî birtakım bilgilere sahip olduklarını iddia etmeleri gelir.

    Diğer müslümanların, hatta ilimleri yanında bizzat peygamberlerin ilimlerini hor görürler. Mesela meşhurlarından Ebu Yezid el-Bistami şöyle diyor: “Peygamberlerin sahilinde bekledikleri bir denize daldık.” Yine şöyle devam ediyor:

    “İlminizi ölülerden aldınız, biz ise ilmimizi ölmiyen diri (Allah)’dan aldık. Biriniz, falan bize filandan nakletti, der. Hani falan filan derseniz, öldü derler. Biz ise kalbim bana rabbimden nakletti,deriz.” (1)
    Bu şekilde tasavvufçular kendilerinin keşf ve ledunni ilim sahibi olduklarını, peşlerinden gidenlerin onlardan alıp yararlandığını iddia ederler. Hatta şeyhten ledunni ilmi alması için müridin kalbini şeyhin kalbine bağladıklarını, şeyhin de ledunni ilimleri Rasûlullah’tan alması için müridin kalbini Rasûlullah’a bağladığını söylerler.
    (2)
    Tasavvufçular, Kur’ân ve hadisin batınî tevillerini özel ilimlerinin kaynağı yapmışlardır. Çünkü bazan bu te’vili Allah’tan aldıklarını, bazan melekten aldıklarını, bazan da ilham olduğunu iddia ederler. Aynı şekilde batın ilimlerini Kur’ân’daki mukattaa harflerin sırlarını bilmeye, yahut Hızır’dan almaya, hatta bazan doğrudan doğruya levhi mahfuzdan telakki etmeye nisbet ederler.

    Şia da imamları için aynı şeyleri iddia etmiştir. Onların gaybı bildiklerini, bilgileri dışında bir yaprak bile düşmediğini, ezelden ebede kadar bütün olayların bilgileri dahilinde meydana geldiğini iddia ederler.

    Tasavvufçular da aynı şeyleri kendileri için söylerler. Aktab ve Ebdal’in görevlerinin başında da bunların geldiği bilinmektedir.Bu şekilde batın İlmi konusunda Şia akidesi ile tasavvuf akidesi ortak olmakta, hatta-

    Şia’nın

    Onun için unutmaz ve hata etmezler. Hak ederek, vehbi, ihtisas ve ictiba yolu ile elde ederek Allah nezdinde makamlara sahiptirler.

    Bu imamlar hakkında aşırılığa giderek bütün anlamlarıyla ilah kelimesinin taşıdığı mânâda ilahlar ve rabler sayarlar. Kainatın bütün zerrelerinde tasarruf ederler, dilediklerini cennete, dilediklerini de cehenneme sokarlar.

    İsmailiyye ve Nusayriyye’de olduğu gibi kimi Rafiziler Allah’ın ruhunun imamlara hulul ettiğini söylerler. Kimileri de onların mertebesini peygamberler ve bütün meleklerin mertebesinden üstün tutarlar.

    Mesela kitabında Humeyni şöyle der: “İmamlarımız öyle bir makamdadırlar ki ona ne mukarreb melek ne de gönderilen peygamber ulaşabilir. İmamlar bu kainat hakkında kararlar verirler.”


    ŞİİLİKLE TASAVVUFUN ORTAK YÖNLERİ:



    Mesela kitabında Humeyni şöyle der: “İmamlarımız öyle bir makamdadırlar ki ona ne

    mukarreb melek ne de gönderilen peygamber ulaşabilir. İmamlar bu kainat hakkında kararlar verirler.” (1)

    Aynı inançları tasavvufçular almış ve veli dedikleri kişiler hakkında kullanmışlardır. Rafiziler imamlara uluhiyyet ve rububiyyet sıfatlarını giydirdiği gibi tasavvufçular da veli olduklarını iddia ettikleri kişilere uluhiyyet ve rububiyyet sıfatlarını giydirmişlerdir.

    Tepeden tırnağa kadar kainatta tasarruf ettiklerini, gaybı tümüyle bildiklerini, dünya işlerinden büyük küçük herşeyin bilgi ve iradeleri dahilinde olduğunu, makamlarına melekler ve peygamberlerin ulaşamadığını, aleminde Allah’ın vekilleri ve yaratıklarının işlerinde tasarruf sahibi oldukları, dilediklerini ateşe ve dilediklerini de cennete soktuklarını kabul ederler. (2)

    Rafıziler, imamet makamından sonra gelen ve onların vekilleri olan nakipler makamını kabul etmişlerse, tasavvufçular aynı inancı alarak veliyyi a’zam makamını kabul etmiş ve ona ğavs, kutup adını vermişlerdir.

    Bunu da üç kutup izler, onları da yedi ebdal, onları da yetmiş nuceba’ izler ve bu silsile böyle devam eder. Bütün bunları şianın imam ve velileri için yaptıkları tertipten almışlardır. Bu şekilde imamet konusunda Şii itikad ile velayet konusunda tasavvufu inanç aynı çizgide birleşmektedir.

    Mukaddime’sinde İbn Haldun şöyle der: “Keşf ve duyarlar ötesinden söz eden müteahhir tasavvufçular bu işe çok dalmışlardır. Birçoğu hulul inancına sapmış ve duyular ötesi işlerde buna dalmışlardır.

    Yine birçokları hulul ve vahdet (vahdeti vücud) inancına gitmiştir. el-Makamat kitabında el-Herevi’nin yaptığı gibi, bu işlerle sayfalar doldurmuşlardır. İbn Arabi, İbn Seb’in ve onun talebesi İbn Ebi Vâsıl, sonra İbn el-Afif, İbn el-Farid ve en-Necm el-İsrailî kasidelerinde onları izlemişlerdir.

    Bunların selefi (eskileri) de hulul ve imamların ilahlığına inanan müteahhir Rafıziler’den İsmailiyye (batınıyye) mensuplarına karışmışlardır. Her iki mezhep birbirine karışmış, sözleri ve inançları birbirine benzemiştir.

    Tasavvufçuların sözlerinde kutup inancı ortaya çıkmıştır ki ariflerin başı anlamındadır. Ölünceye kadar marifette kimsenin ona denk olamıyacağını iddi aderler. Ölünce makamına irfan ehlinden biri varis olur.

    İbn Sina İşarât kitabının tasavvuf bölümünde buna işaret etmiş ve şöyle demiştir: “Hak (Allah) öyle yücedir ki şeriatı ancak bir kişiye olur ve ona ancak bu bir kişiden sonra gelen bir kişi muttali olur.” (Yani şeriatta söz sahibi herkes değil, bir kişi olur ve bu da imamın kendisidir.)

    Halbuki böyle bir söz ne akli bir delile, ne de şerî bir hüccete dayanır. Sadece ileri sürülen bir iddia ve lafızdır. Bu inanç Rafıziler’in, imamların verasetle olacaklarına dair inançlarının aynısıdır.


    ŞİİLİKLE TASAVVUFUN ORTAK YÖNLERİ


    Tasavvufcularin Rafıziler’in inançlarını nasıl çaldıklarını ve benimsediklerini görüyorsunuz. Sonra Şia’nın nakipler hakkındaki inancı gibi kutuptan sonra sıra ile ebdalın olduğunu söylüyorlar.

    Hatta tarikatlarına ve inançlarına temel yapmak için tasavvuf hırkasını Hz. Ali’ye giydirmeleri de bunun içindir. Yoksa ashab arasında Hz. Ali’nin elbisede veya şahıslarda kendine mahsus ne bir mezhebi, ne de bir tarikatı olmuştur.

    Belki Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer insanlar arasında Rasûlullah’tan sonra en zahid ve abid kişilerdir. Dinde de sadece kendilerine mahsus ve onlardan nakledilen hiçbir şey yoktur. Aksine bütün ashap dindarlıkta, zühd ve mücehedede örnektir.

    İsmailiyye fırkasının imamet konusundaki inançları ortaya çıkınca, Irak’ta tasavvufçular bunu onlardan iktibas ederek zahir ile batın arasında denge şeklinde kabul etmiş, imameti de ahlakta ve şeriata bağlılıkta yarışma saymışlardır. Şeriatta ihtilaf meydana gelmemesi (1) için bunu ayrı mütalaa etmişlerdir.

    Allah marifetini öğretmesi için de kutup inancını kabul etmişlerdir. Çünkü kutup ariflerin başıdır. Zahirde onu imama benzetmiş ve batında onun ayarında sayarak bu yetkiyi ona tanımışlardır.

    Marifetin ekseni saydıkları için ona kutup adını vermişlerdir. Benzerliğin tam olması için Şia’daki nakiplere paralel; tasavvufçular ebdali kabul etmişlerdir.

    El-Fatımî konusunda söyledikleri ve önceki tasavvufçuların hakkında müsbet veya menfi bir sözü bulunmadığı halde, kitaplarını onun hakkında doldurmaları bunun şahididir. Bütün bunları Şia’dan, Rafiziler’den ve kitaplarındaki bilgilerdenalmışlardır.” (2)
    Bu şekilde İbn Haldun gizli ilim, velayet mertebeleri, hulul ve ittihad konusunda Şia ile tasavvufun benzerliğini kaydetmektedir.

    Dr. Mustafa Kamil eş-Şeybi “es-Sılatu Beyne’t-Tasavvuf ve’t-Teşeyyu’” kitabında şöyle devam ediyor: Tasavvufa ismaili başka bir inanç daha girmiştir.

    O da nukaba (nakipler) inancıdır. Bunlar on iki adamdır. Huccece (huccetler) diye adlandırılır. İmamın varlığı veya yokluğunda daveti yayarlar. Bunlar mukaddestir ve sayıları sabittir. Bir zincirde yedi imamın sayısını desteklediği gibi alemin doğal yapısı da onları desteklemektedir.

    El-Makrizi, iddialarına göre, bunların yeryüzüne dağıldıklarını ve yeryüzünü bunların idare ettiğini, sayılarının daima on iki olduğunu belirtir. (1) Bu şekilde ilimde, davette ve ilahi destekte hüccet (ebdal) imama ortaktır.

    Ebdal ve kutup inancı buradan tasavvufa girmiştir. İşte İbn Arabi, Futuhatı Mekkiye’de İsmailiyye hakkında Makrizi’nin söylediğinin aynısını tasavvufçu olarak söylüyor. Mesela nakipler hakkında “Her zaman on iki nakiptirler. On iki burç sayısınca ne azalır, ne artarlar” (2) diyor.

    Tasavvufçuların kutsal saydıkları bu makamları İsmailiyye mezhebinden aldığını göstermeye İbn Arabi’nin tek bu sözü yeterlidir.

    Daha önce İbn Teymiyye, tasavvufçuların bu terimleri ve isimleri İsmailiyye mezhebinden aldıklarını belirterek bu isimlerin Rasûlullah’tan gelen isimler olmadığını söyler.

    İbn Haldun da, bilhassa İbn Arabi olmak üzere İbn Kıssî, Abdulhak İbn Sebîn ve onun öğrencisi İbn Ebi Vasıl gibi tasavvufçuların kutup, ebdal ve nakipler inancını İsmailiyye fırkasından aldıklarını belirtir.


    ŞİİLİKLE TASAVVUFUN ORTAK YÖNLERİ


    Dinin zahiri ve batını vardır inancı:


    Dinin bir zahiri bir de batını olduğu konusunda Şia ile tasavvufçuların inancı aynıdır.

    Zahir, avam halkın nasların zahirinden hemen anladığı manadır.
    Batın ise, naslardan kastedilen ve hakiki ilim kabul edilendir ki, onu da ancak imamlar ve veliler bilir.

    Mesela Allah’ın “Namazı kılınız ve zekatı veriniz” sözündeki zekattan maksat, seri ölçü ve şartları belirtilen zekatı mallarınızdan verinizdir. Âyetin zahiri anlamı budur.

    Ama Şia ve tasavvufçular Kur’ân ve hadisin zahirinden avam halkın (Şii ve tasavvufçu olmıyan diğer müslümanların) anladığı mananın imamları ve velileri ilzam edemiyeceği, çünkü imam ve velilere kastedilen manaların nazil olduğu inancındadır.

    Zaten Şia Muhammed’in Kur’ân’ın lafzını, Ali’nin ise tefsirini getirdiğini söylemektedir.
    Ondan sonra da Kur’ân’ın manasını ancak imamların bildiğini iddia ederler.

    Bunu mantıklı göstermek için de Kur’ân’ın bir zahiri, bir de batını olduğunu, zahirini avamın, batın manasını ise ancak imamların ve velilerin bildiğini söylerler.

    Mesela yukarıda geçen “Namaz kılınız” sözünden maksadın masum imama biat etmek, “Zekatı veriniz” sözünden maksat da imama karşı samimi ve itaatkâr olmak demektir” derler.

    Her iki tarafın iddia ettiği ve inandığı şeylere uygun düşmesi için de Kur’ân âyetlerini heva ve heveslerine göre açıklamışlardır.

    Tasavvufçular nasların bu şekilde batınî tarzda açıklanmasına hakikat, diğer zahiri tarzda açıklanmasına da şeriat adını vermiş, hakikatin velilere, şeriatın avam halka olduğunu söylemişlerdir.

    Bu yolla Kur’ân ve hadis naslarını oyunacağa çevirmiş ve sapık inançlarına uyması için canları istediği şekilde açıklamışlardır.


    İnsafla söyliyelim, “tîn”in Rasûlullah, “zeytun”un Hz. Ali, “Tûrisinîn”in Hz. Hasan, “Hâze’l-Beledi’l-Emîn”in Hz. Hüseyin olmasıyla ne ilgisi vardır?

    Yine “Meraca’l-Bahrayni Yeltakiyan” âyetinden maksadın Hz. Ali ve Hz. Fatıma, “Yahrucu Minhuma el-Lu’luu ve’l-Mercan” âyetinden maksadın Hz. Hasan ve Hüseyin olması nasıl makul olabilir?


    ŞİİLİKLE TASAVVUFUN ORTAK YÖNLERİ


    Nasların zahir ve batın anlamları olduğu inancına dair Dr. Ebu’l-Ala’ el-Afîfî şöyle demektedir:

    “Kaynağı itibariyle şeriat-hakikat ikilemi, şeriatın zahiri ve batını ikilemine racidir. İslâm’ın başında müslümanlar bu ayırımı yapmadıkları gibi böyle bir şeyi yapanları tekfir etme de sözkonusu olmamıştır.

    Bu ayırım her şeyin zahir ve batını olduğu gibi Kur’ân’ın, hatta Kur’ân’dan her âyetin ve her kelimenin bir zahiri bir de batını olduğunu söyliyen Şia ile başlamıştır.

    Batın (gizli) Kur’ân’ın sırlarını kendilerine açtığı ve bu lütfula mükafatlandırdığı Allah’ın kullarından havassa ancak açık olur. Onun için Kur’ân’ın tefsir ve te’vilinde Şia’nın özel bir yolu olmuştur.

    Bu yol Kur’ân âyetlerinin ve din hükümlerinin batıni tarzda te’villerinden ve başka yollarla saliklere görünen gaybi manalarda oluşmaktadır. Şia buna batın ilmi adını vermiş ve iddialarına göre Rasûlullah onu Hz. Ali’ye, o da kendilerine varisler adını verdikleri batın ilim ehline miras bırakmıştır.

    Tasavvufçular da bu tarz te’vil yolunu izlemiş ve Şia’nın terim ve yollarını büyük ölçüde kullanmışlardır. Bütün bunlardan Şia ile tasavvuf arasındaki sıkı bağlar ve büyük benzerlik anlaşılmaktadır.” (1)

    Tasavvuftaki Allah’ta fena bulmak ve onunla ittihad inancı da tümüyle İsmailiyye-Batınıyye inancına dayanmaktadır.

    İmamlarının Allah’ın görünen tezahürü ve temsilcisi olduğunu batıniler söylediği gibi tasavvufçular da açıkça Allah olduklarını söylemektedir. Bu inancın Gulatı Şia’dan başladığı, İsmailiyye fırkasının bunu düzenleyip felsefesini yaptığı ve tasavvufçuların bunu onlardan iktibas ettiği açık bir gerçektir.


    Kabirlerin kutsallaştırılması ve ziyaretgâh edinilmesi:
    İslâm âleminde görülen, kabirleri kutsallaştırma ve ziyaret etme de Şia’yı taklitten başka bir şey değildir.

    Şirke araç ve yol olmaması için İslâm, kabirler üzerine yapılan tapınakları ve binaları yıktığı halde, onlar üzerine bina ve mescid yapmayı ilk defa Şia başlatmıştır. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

    “Allah yahudi ve hıristiyanlara lanet etsin, peygamberlerinin ve salih kişilerinin kabirlerini mescid yaptılar” (muttefekun aleyh).

    Sahih-i Müslim’de şu olay kaydedilmektedir: “Hz. Ali, Ebu’l-Hiyac el-Esedî’yi Yemen’e gönderir ve kendisine şöyle der: Rasûlullah’ın beni gönderdiği bir iş için seni gönderiyorum. Yerden yüksek ne kadar kabir varsa yık ve ne kadar heykel varsa yerle bir et.”

    Ancak Şia Hz. Ali, Hz. Hüseyin ve ehl-i beytten imam diye adlandırdıkları kişilerin kabirlerini yükseltmiş ve üzerinde binalar yapmışlardır. Onlar üzerine yüksek kubbeler ve sandukalar yaparak ziyaret ve anıt haline getirmişlerdir.

    Nitekim İhvan-ı Safa risalelerinde, Şia’dan kıssacı ve bekçi gibi birtakım kişiler bunu bir kazanç yolu yaptıkları, türbedarlık ve kabir ziyaretini kendilerine şiar edindikleri anlatılmaktadır. (1)

    Kabirler üzerine bina yapmak, kabirleri kutsallaştırmak ve bunu şiar edinmek hicri üçüncü asrın başlarında olmuştur. Ancak Abbasi halifelerinden bazıları Şia’nın uydurduğu ve yükselttiği, bu kabirleri yıkmaya başlamış ve karşı çıkmıştır.

    İbn Kesir el-Bidaye ve’n-Nihayede Abbasi halifesi el-Mutevekkil’in hicri 236 yılında Hz. Hüseyin’e nisbet edilen kabri ve etrafındaki ona bağlı bütün yapıları yıktırdığı ve üç günden sonra orada kimi bulursa öldürüp kabre koyacağını ilan ettiği, sonunda orada kimsenin kalmadığı ve tarlaya dönüştürüldüğü kaydedilir.


    ŞİİLİKLE TASAVVUFUN ORTAK YÖNLERİ


    Kabirler üzerine bina yapmak, kabirleri kutsallaştırmak ve bunu şiar edinmek hicri üçüncü asrın başlarında olmuştur. Ancak Abbasi halifelerinden bazıları Şia’nın uydurduğu ve yükselttiği, bu kabirleri yıkmaya başlamış ve karşı çıkmıştır.

    İbn Kesir el-Bidaye ve’n-Nihayede Abbasi halifesi el-Mutevekkil’in hicri 236 yılında Hz. Hüseyin’e nisbet edilen kabri ve etrafındaki ona bağlı bütün yapıları yıktırdığı ve üç günden sonra orada kimi bulursa öldürüp kabre koyacağını ilan ettiği, sonunda orada kimsenin kalmadığı ve tarlaya dönüştürüldüğü kaydedilir.

    Bu kabir Şia-İsmailiyye fırkasından Mirza’nın kabri olup onu sık sık ziyaret eder, daha sonra imamlarının kabirlerini ziyaret için Selemiyye’ye (1) giderlerdi. (2)

    Ondan sonra tasavvufçular aynı yolu izliyerek kabir ve yatırları ziyaret etmeyi, etrafını tavaf edip taşı, toprağıyla teberruk etmeyi, içinde yatan ölülerden yardım istemeyi kendilerine şiar edindiler.

    Tasavvufun meşhurlarından Maruf el-Kerhi’nin kabrini kendilerine ziyaretgâh yaparak, “Maruf’un kabri denenmiş bir panzehirdir” dediler. (3)

    Hatta tasavvufçular bu kabirleri bina etme ve yükseltmeyi, onları kutsallaştırıp yüceltmeyi, onları ziyaret etmesi için insanları teşvik etmeyi, etrafında tavaf yapmayı, sandukalarla kaplamayı ve türlü örtülerle örtmeyi, taşı toprağıyla teberruk etmeyi ve Allah yerine onlara dua edip medet ve yardımı onlardan istemeyi, dinlerinin bir temeli ve görevi yapmışlardır.

    Denilebilir ki taraftarları ve izleyicileri bulunan hiçbir tasavvuf şeyhi ve meşhuru yoktur ki kabri üzerine bir kubbe, bir sanduka yaptırmış ve orayı bir makam haline getirmiş olmasın. Bu şekilde İslâm’ın savaş açtığı ve kökünü kuruttuğu eski cahiliyye şirkini tekrar diriltmişlerdir.


    ŞİİLİKLE TASAVVUFUN ORTAK YÖNLERİ


    İslâm devletini yıkma ve Şii bir devlet kurma:

    Bu çabalar için tasavvufun meşhurlarından Hallacı Mansur’u örnek vereceğiz. Ondan sonra çağımızdan da bir örnek arzedeceğiz.

    es-Sılatu Beyne’t-Tasavvuf ve’t-Teşeyyu’ kitabında Dr. Kamil eş-Şeybi şöyle diyor:
    “Hallac ile Şia arasındaki bağ, kendi sözlerinin Şia imamlarının sözlerine benzer olmakla kalmamış, bu bağ bütün Şia mezheplerinin boyasını taşımıştır.

    Yeni hulul akımında bütün Şia’nın boyasını taşımış ve hicri dördüncü asrın başlarında yeni bir gulat (aşırı) akımın öncülüğünü yapmıştır. Şöyle diyor Hallac:

    “Hiçbir zaman imamlardan birinin mezhebini tam olarak almadım. Ancak her mezhebin en zor ve en çetin yanlarını aldım. Şimdi de aynı durumdayım.”

    Hallâc, hicri 138 yılında Kûfe’de öldürülen ve gulatı Şia’dan olan lider Ebu’l-Hattâb’ın bir kopyasıdır. İsna Aşeriyye ile ilişkisini de et-Tûsi’nin, eski Kum şehrine Hallac’ın gittiğini ifade etmesi göstermektedir.

    Şii Ebu’l-Hasan en-Nevbahti ile Hallac arasındaki akrabalık da oraya gitmesine bir vesile olduğu gibi, Ebu’l-Hasan’ı da kendisi davet ediyor ve “Ben imamın elçisi ve vekiliyim” diyordu.” (1)

    Eş-Şeybi şöyle devam ediyor: “Öldürüldüğü zaman Hallac’a yöneltilen suçlamalardan biri de Hallac’ın hac için fiilen Mekke’ye gitmeyi inkar etmesi ve onun yerine kişinin halis bir niyetle evinde kalbi ile ona yönelmesi yolundaki çağrısıdır.

    Yolculuğun sıkıntılarına katlanmadan kişinin evinde bu işi niyetle yapacağını söylüyordu. Kadı et-Tenuhi bunun Hallac ekolünde meşhur birşey olduğunu söylüyor.

    Doğrusu, metod ve yol olarak te’vili ve batın ilmini kendine seçen Batıniyye-İsmailiyye fırkası için bu anlayış ve inanç uzak görülmemektedir.

    Hallac ile Şia arasındaki bu sıkı ilişkiyi şu olay doğrulamaktadır: Karmatiler hicri 318 yılında Mekke’ye saldırmış ve Hallac’ın öldürülmesinden dokuz sene sonra Mekke’yi yağmalıyarak Haceri Esved’i alıp götürmüşlerdir.

    Böylece Hallac’ın mezhebini uygulamışlardır. Belki de bu onların mezhebiydi ve Hallac bunu erken bir zamanda açığa vurmuştu.”




  9. #8
    Administrators Turka - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Nov 2010
    Mesajlar
    259
    Benim bildiğim ve islam dinimize göre 4 hak mezhep vardır.
    Şafi
    Hanefi
    Hanbeli
    MAliki

    Siz şii diyorsunuz, şii ile de şafi bir olmadığına göre
    bu kadar yazdığınız şii lkendinizce inandığınız ve namus bacak arasında değil dudak arasıdır dedirten bu mezhebiniz beni tatmin etmediği gibi,
    hak din mezheplerine göre paylaşım yapılmasını rica ederim.

    Bunun yanısıra kim hangi mezhebi doğru yapıyor, kötüyle kötü olunmaz, alkol alan alsın o onun kesesine girer onun ameli ile alakalıdır.
    Müslüman olup zina yapan da var yapmayan da var.
    Yukarda bir çok kıyaslama yaparak yaptığınız paylaşımlar mantıken bilmeyene göre ters gelecektir.

    İslam Fıkıhı
    İslam Hukuku
    İhyayi Ulumiddin gibi kaynaklarla hareket etmenizi ve açıp okumanızı tavsiye ederim.

    Şunu da belirteyim ki yanlış bilgi ile doğmuş, yanlış bilgi sonucu yanlış kaynaklarla yaşamış ve kendi bildiğiniz öğrendiğinizi güdüyorsunuz.
    Gerçekten şii doğru ve hak mezhep olmuş olsaydı, diyanet işleri Hanefi mezhep yerine şii ye göre hareket ederdi.
    Yine hac vazifesi yapan hacı adayları daha çok şafi ve hanefi yerine şii çoğunlukta olurdu.

    Puta tapanlar yanlış sapkınlıklar ve bilgilendirme ile hareket etmişlerse bu yukarda ki bir çok bana göre saçmalık olmuş.
    Sert bir dilde ifade ettiğim için özür dilerim ama siz halen hayatta ve yaşamaktasınız halen geç kalmış da sayılmazsınız.
    İnşallah cennetin kapısını açarsınız. Şu teknoloji ve tonlarca kaynak ile bildiğiniz yanlışlarla açmayacağınızı ve açamayacağınızı söylerim.
    Sorgu mehaline gelince " ben böyle öğrendim yaşadım " derseniz, o kadar kaynak vardı niye bakmadın demeyecekler mi?




  10. #9
    Cezalı Üye
    Üyelik Tarihi
    Mar 2009
    Mesajlar
    50
    Elimizde Kur'an ve bir de O'nu yasayan Hz.Peygamber var. Bunlara uyan, hak yolu bulmustur diye düsünüyorum...




  11. #10
    Kıdemli Üye
    Üyelik Tarihi
    Feb 2011
    Bulunduğu Yer
    istanbul-eyüp
    Mesajlar
    659
    Blog Başlıkları
    42
    Teşekkür ederim emeğinize sağlık aeo




Konu Bilgisi

Users Browsing this Thread

Şu anda 1 üyemiz bu konuya göz atıyor. (0 kayıtlı üye ve 1 misafir.)

Benzer Konular

  1. gavs,kutup kime denir...?
    Konuyu Açan: Figann, Forum: Tasavvuf ve Tarikat.
    Cevaplar: 20
    Son Mesaj : 10-09-2010, 03:38 PM
  2. seyyid kutup
    Konuyu Açan: ugur_, Forum: Dini Sözler.
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj : 08-09-2010, 08:20 PM
  3. Çin Seddi Yapıldıktan Sonra Söylenenler :)
    Konuyu Açan: Nefer34, Forum: Muhabbet & Komedi.
    Cevaplar: 6
    Son Mesaj : 01-15-2009, 01:08 PM
  4. Çin Seddi Yapıldıktan Sonra Söylenenler :)
    Konuyu Açan: Nefer34, Forum: Muhabbet & Komedi.
    Cevaplar: 2
    Son Mesaj : 11-11-2008, 10:02 PM
  5. Türkler Hakkinda Söylenenler
    Konuyu Açan: Acizkull, Forum: Güzel Sözler.
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj : 01-17-2007, 08:56 PM

Bu Konu İçin Etiketler

Bu Konuyu Paylaşın !

Bu Konuyu Paylaşın !

Yetkileriniz

  • Konu açma yetkiniz yok.
  • Cevap yazma yetkiniz yok.
  • Eklenti yükleme yetkiniz yok.
  • Mesajınızı değiştirme yetkiniz yok.
  •